Yirmi yıl kadar önce Anadolu’da bir ayçiçek yağı üreticisini ziyaret etmiştik. Yetkililer yeni ve ileri teknolojiyle donanmış pırıl pırıl bir fabrikada bize yağ tanklarını, rafinerizasyon ve deodorizasyon ünitelerini, şişeleme ve etiketleme bantlarını gezdirerek tesislerinin teknolojik üstünlüklerini anlatıyorlar, şu anda Türkiye’de en kaliteli ayçiçek yağını kendilerinin üretebileceklerini iddia ediyorlardı.
Anladığım kadarıyla gerçekten de iddialarının arkası boş değildi. Çünkü ülkenin en itibarlı ayçiçek yağı markasının üretim tesisleri bu kadar yeni bir teknolojiye sahip olamazdı. Hammaddede de aynı hassasiyeti göstermeleri halinde sahip oldukları teknoloji en iyi yağı üretmeleri için yeterliydi. Nitekim deneme üretimlerine de başlamışlardı. Marka adı, şişe dizaynı ve etiket tasarımları tamamlanmıştı. Biz ise markanın lansman kampanyasını yapmak için görüşüyorduk.
Hiç uygun olmayan bir marka isminde karar kılmışlar, alelade bir şişe ve etiket tasarımına razı olmuşlardı. Kendilerine bu halde lansman yapmalarının yanlış olacağını, her şeyin yeniden ele alınması gerektiğini anlatmaya çalıştık. İkna edemedik. Aşırı ısrarımız nedeniyle de işi alamadık. Nitekim sonradan biz haklı çıktık, marka tutmadı, şimdi o tesisler bir başka marka adı altında üretimine devam ediyor.
Onlar, birçok üreticinin yaptığı gibi ürün kalitesinin her şeye yeteceğini düşünmüşlerdi. Hatta, kullanmamız ve diğer yağlarla arasındaki kalite farkını görebilmemiz için bize birer koli litrelik aşçiçek yağı hediye ettiler.
Kalite kontrolünü ise ancak eşim yapabilirdi, yağları eve getirdim ve kendisine durumu anlattım, bugünlerde birkaç farklı çeşit kızartma yaparak yağın kalitesini ölçmesi ve sonucu bana bildirmesini söyledim. Dediğimi yaptı ve yağdan çok memnun kaldığını, piyasaya çıktığında satın alabileceğini ve kullanabileceğini belirtti. Adamlar gerçekten haklı çıkmıştı, ürünleri iyiydi.
Bir gün mutfağa girdiğimde yağımızı tezgahın üstünde etiketi soyulmuş bir vaziyette gördüm. Eşime yağ şişesinin etiketini neden söktüğünü sorduğumda şu cevabı aldım: “Yağ gerçekten çok iyi, kullanmaya da devam ediyorum. Fakat gelen komşular ya da arkadaşlarımın bazen mutfağa girdikleri oluyor, kusura bakma, böyle bir marka ve böyle bir etiketle gördükleri yağın kalitesini onlara kırk dereden su getirirerek anlatamam. Uğraşamam yani!”
Aslında mesele şuydu: Marka bir meşruiyet algısına sahip değildi, hatta öyle ki, mevcut durumuyla ileride de sahip olacak gibi görünmüyordu. E, bunun yükünü ve kasıntısını kim, niye taşısın ki?
Meşruiyet (legitimacy), temel olarak bir hukuk ve siyaset bilimi terimi olmakla birlikte farklı alanlarda da kullanılabilmektedir. Bu bakımdan, benim burada yaptığımın yadırganacak bir yanı yoktur. Yani, markanın meşruiyet durumunu da tartışabiliriz.
Devlet ve siyasal iktidar, toplum üzerinde otorite kurabilmek için meşru olmak zorundadır. Siyasal meşruiyetin kaynağı ve kriterleri konusunda birçok kuram olmakla birlikte, teokratik ve demokratik meşruiyet olarak iki ana meşruiyet alanından söz edebiliriz. Teokratik meşruiyet dini bir temele dayanır, halk egemenliğine dayanan demokratik meşruiyet ise toplum çoğunluğunun oyunu esas alır. Maurice Duverger, “İktidarın tek kaynağı, tek kökeni, o iktidarın uygulandığı topluluğun norm ve değerler sistemince saptanan meşruiyet şemasına uygun olması ve bu şema konusunda da o toplulukta bir görüş birliğinin bulunmasıdır.” der. Duverger’nin sözünü ettiği “topluluğun norm ve değerler sistemince saptanan meşruiyet şeması”, çoğunluğu bir araya getiren şeye vurgu yapar.
Meşruiyet; fiillerin, ilişkilerin ve iddiaların haklılığını toplumsal kabul görecek hukuki, rasyonel, ahlaki, makul, doğal gerekçelere dayandırmak anlamına gelir. Aynı zamanda, bir fiilin hangi ilkeye göre onaylanacağının referans kaynağına işaret eder.
Buradan, bir sosyoloji terimi olarak kabul edilebilecek olan “toplumsal meşruiyet”e evrilebiliriz. Toplumsal meşruiyet de Duverger’nin işaret ettiği “topluluğun norm ve değerler sistemi” üzerinde varlık bulur. Siyasal meşruiyet, devlet ve iktidarın toplumdan aldığı meşruiyeti tanımlarken, toplumsal meşruiyet, her türlü nesne, söz, kavram, davranış, ilişki, olay ve olguyu meşrulaştırma ya da gayri meşrulaştırma kriteri olarak işlev görür. Bu, bireysel kabul ve redlerin üstünde bir durumdur. Birey, bir şeyi kabul veya reddeder, fakat tek başına meşru ya da gayri meşru ilan edemez. Yani, meşruiyetin arkasında bir kitlesel kabulün olması ön koşuldur.
Elbette siyasal meşruiyet de toplumsaldır, bu bakımdan “toplumsal meşruiyet” olarak ayrı bir başlık açmak anlamsız görülebilir. Ancak, siyasal meşruiyet, hem yöneten ve yönetilen ilişkilerine vurgu yapar hem de daha başlangıçta yazılı bir biçime kavuşur. Bu bakımdan meşruiyet için “biçimsel” ve “toplumsal” ayrımlarına da başvurulmuştur. Biçimsel meşruiyetle toplumsal meşruiyet arasında süreç içinde ayrışmalar da olabilir. Sonuç olarak siyasal meşruiyet hiyerarşik bir toplum düzenini kurgularken, toplumsal meşruiyet eşdüzeyli toplumsal ilişkiler üzerinde, belki de çok daha karmaşık eğilimler, zorunluluklar ve uzlaşmalarla şekillenir.
Marka meşruiyeti de (brand legitimacy), kaynağını işte bu toplumsal normlar, değerler, inançlar, onaylar ve tüm sosyokültürel ilişkiler üzerinden sağlar. Siyasal meşruiyette olduğu gibi marka meşruiyeti için de kitlesel bir kabul ve onay gerekir. “Meşruiyet”le “meşhuriyet“ arasında kopmaz bir bağ vardır yani... Bu, markanın toplumun geniş bir kesimi tarafından beğenildiği, benimsendiği ve kullanıldığı anlamlarına gelmez, sadece beğenenlere, benimseyenlere ve kullananlara bir alan açar; beğenebilir, benimseyebilir ve kullanabilirsiniz onayı verir.
Her zaman söylediğimi burada tekrarlamam gerekiyor; markanın hedef kitlesi tek değildir ve bunlardan biri meşruiyet arayışına girişeceğimiz geniş kitlelerdedir. Tabii ki bu arayış, marka için segmentasyon ihtiyaç ve gerekliliğini ortadan kaldırmaz. Sadece şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki, hedef kitle segmentinde de marka için bu toplumsal meşruiyet talep edilecektir. Öyleyse markanın bu meşruiyeti sağlaması, odak hedef kitlesinde başarı elde edebilmesi için gereklidir. (Markanın mesajını hem geniş kitlelere hem de dar segmentlere aynı anda iletebilme yöntemi olarak tartıştığımız “çifte kodlama” konulu yazılarımı The Brand Age’in Ekim, Kasım, Aralık 2012 tarihli sayılarından inceleyebilirsiniz.)
Daha önceki bir yazıda konuya kısaca değinmiştim: Markanın gerçekten marka olabilmesi için önemli koşullardan biri, sadece Ali Bey’in o markayı biliyor, beğeniyor ve kullanıyor olması değil, aynı zamanda Kerim Bey tarafından da biliniyor ve onaylanıyor olduğundan emin olmasıdır. Tüketicide “meşruiyet algısı”nı sağlayan, “markanın herkes tarafından onaylanıyor ve biliniyor olmasının bilinmesi” durumudur.
Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir.
THE BRAND AGE DERGİSİNİN ŞUBAT 2013 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.
Geçen yılın Eylül ayında bazı özel işlerim nedeniyle birkaç haftalığına ABD’deydim. Bu arada Bülent Fidan, benden hem mutat yazımı hem de 50’inci sayı için bir şeyler yazmamı istedi. O günlerde fırsat bulup Kaliforniya’daki Napa Vadisi’ni gezmiş, güzergah boyunca her birkaç yüz metrede gördüğüm ünlü şarap üreticileri ve üzüm çiftliklerinin grafik tasarım adına imrenilecek panolarını ilgiyle izlemiştim.
Her kategori kendi kültürünü yaratıyor. Gördüklerim, işte bu kültürün, grafik tasarım ürünleri olarak birer tezahürüydüler. Evet, bu deneyimden Grafik Tasarım için güzel bir yazı çıkabilirdi, fakat birkaç kez yazıya başlamama rağmen devamını getiremedim. Çünkü iş, “Bakın, ABD’de her şey güzel, bizim memlekette kötü!” şeklinde bir yargıya dönüşebilme ihtimali taşıyordu. Oysa kazın ayağı hiç de öyle değildi tabii; genellemeler yapmak, karmaşık meseleleri kolaycı şablonlara oturtmak doğru olmazdı. Daha derin analizlerle konuyu genişletmek gerekiyordu. Onu yapacak halim de olmadığı için yazının devamı gelemedi bir türlü.
Böylece bu sayı için yazımı veremeyeceğimi bildirdim, affımı rica ettim, fakat 50’inci sayıyla ilgili duygularımı ifade edecek bir şeyler yazmaya çalıştım ve gönderdim. Geciktirdiğim için yayımlanamadı. Şöyle yazmıştım:
“Eğer bir basın-yayın organının odağı siyaset ya da ekonomi ise gönül rahatlığıyla ‘memleketi kurtarmak’ misyonuna sahip olabilir. Çünkü memleket, çoğuna göre ancak siyaset ve ekonomi marifetiyle kurtarılabilir. Bu anlayışta, ne bilimin ne sanatın ne mimarinin bir yeri ve işlevi vardır. Grafik tasarımın ise adı bile geçmez. Oysa birer kültürel yansıma olarak, Resmi Gazete’den Şen Bakkal tabelasına, yönlendirme levhalarından ders kitaplarına, toplu taşıma biletlerinden fiyat etiketlerine, kapı numaralarından mezar taşlarına kadar hayatımızın her anında yüz yüze, göz göze geldiğimiz grafik tasarım ürünleri o ‘memleket’in estetik düzeyini, dünya görüşünü, olguları anlama ve algılama biçimini, kısacası hayat karşısındaki duruşunu ele verir. Ne dersiniz, belki de memleket grafik tasarımla kurtulur! Ya da kurtulup kurtulmayacağının emarelerini görürüz onda… Yani çok önemli, hatta yaşamsal bir iş yapıyorsun Grafik Tasarım dergisi! Ömrün uzun olsun.”
Ben döndükten bir süre sonra iktidar partisinin kongresi yapıldı. Kongreyle ve Başbakan’ın kongre konuşmasıyla ilgili birçok yorum okuduk. Bu yorumlardan sadece bir tanesi diğerlerine göre farklılık taşıyordu. Hilmi Yavuz, 7 Ekim 2012 tarihli bir yazısında, hükümetin on yıl boyunca gerçekleştirdiği bazı atılımları övdükten sonra şöyle devam ediyordu:
“Müslümanca hassasiyetleri olduğunu bildiğimiz bir siyasi partinin, kültür ve medeniyet meseleleri konusunda son derece duyarsız, kayıtsız, ilgisiz oluşunun affedilir bir yanı yoktur. [Dikkat ettiyseniz, ‘meseleleri’ diyorum!]. Türkiye’nin bütün meselelerini siyaset ve ekonomiden ibâret gören, entelektüel meseleleri ancak siyasi bir mesele olarak idrak edildiğinde üzerinde durulmaya değer gören sakîm bir yaklaşım! Yıllardır yazıp durduğum gibi, büyük bir estetik medeniyet inşâ etmiş olan İslam dininin, bu medeniyetin yeniden üretilmesiyle, her alanda neyin güzel neyin çirkin, neyin iyi neyin kötü olduğu konusundaki referanslarını ve kriterlerini kaybetmiş, şaşkın ve bencil insanımıza neler kazandıracağının farkında olunmalıydı! Olunmadı! Müslümanca hassasiyetin müslümanca bir şuura dönüşmesi, ancak, bu medeniyetin bir ahlak ve estetik medeniyet olduğunun idrakiyle mümkün olabilirdi! Olmadı! AK Parti ve onun başkanı bu meselelere bigâne kaldı! AK Parti’nin 2071 ‘vizyonu’nda medeniyet meseleleri de olmalı mıydı, evet olmalıydı;-olmadı! Yazık!”
Tabii ki ben de reel-politikten iyi kötü anlayabiliyorum. Fakat memleketin bütün siyasetçilerinin, bütün entelektüellerinin, bütün eli kalem tutan insanlarının reel-politiğe mahkum olmaları beklenmemelidir. Birileri de bunları yazmalı, evet!
Grafik tasarım, meselenin elbette sadece bir boyutu... Fakat o da, kesinlikle “medeniyet” dairesinin dışında değildir ve olamaz. Eğer grafik tasarımı matbaacı çıraklarının on beş dakikada broşür tasarlamalarıyla eş tutarsanız, her şeyden önce, mesela tipografiyi tablolaştırabilme başarısı göstermiş hat sanatımıza haksızlık edersiniz.
Hasan Bülent Kahraman, 18 Haziran 2008 tarihli Sabah’taki köşesinde, estetik açıdan yaşanan toplumsal çalkantıya değinmişti. Kahraman, “Estetik sağırlık” başlıklı yazısına “Öyle seçkincilik falan olarak görülmesin ve kimse kusura bakmasın ama ben Türkiye'de bir yolculuk yaparken veya herhangi bir kentte bir yerden bir yere giderken çevremde gördüğüm, insan eliyle yapılmış şeyler arasındaki düzensizlik ve uyumsuzluk karşısında bir iç sıkıntısına kapılıyorum.” diyerek başlıyor ve konuyla ilgili analizine devam ediyordu: “Osmanlı’nın kendine özgü, kendi içinde uyumlu, her düzeyde belli bir bütünlük sunan estetiğinden bu derecede vahşi, ham ve uyumsuz bir sıradanlığa Türkiye nasıl düştü, sorusunun cevabı üstünde düşünmediğimiz içindir ki, bugün Türkiye’de sadece estetik planda değil toplumsal ve siyasal planda da derin bir çalkantının içinde yaşıyoruz. Galiba bu tespitimle yukarıda sorduğum soruya da bir yanıt vermiş oluyorum: Bugünkü bu ters, biçimsiz ve çarpık estetik büyük ölçüde bizim toplum içinde yaşadığımız uyumsuzluğun, uyuşmazlığın bir yansıması. (...) Eğer toplumsal veya siyasal planda uzlaşmaya, karşıdakinin değerlerini benimsemeye dönük bir anlayışın içinde olsaydık estetik planda da arkadan gelen bir öncekinin ne yapmak istediğini anlamaya çalışır, onunla uyumlu bir estetik inşa ederdi . Kendinden öncekini veya yanı başında duranı hiçe sayarak kendi önceliğini öne çıkarmak gibi yapay ve akıl dışı bir tutum içinde olmazdı. Birbirini yok etmeye çalışan ama gerçekleşmediği için de birbirine sağır ve kör davranan bu kadar uyumsuz unsur bir arada olmazdı. Etrafınıza bir de bu gözle bakın bakalım, estetikle toplumsallık birbirini etkiler miymiş?”
Türk modernleşmesinin, farklı alanlarda, iyi kötü, doğru yanlış bir yol aldığını söylemek mümkünse de, hem yüksek sanatla kendini ifade eden hem de günlük yaşamla bütünleşen bir estetik sentez üretme konusunda çok ciddi zaaflar taşıdığını görmek zor değildir. İlginç olan şu ki, bugün bu estetik yozlaşmanın öncülüğü konusunda toplumun en alt katmanlarıyla kamu iradesi el ele vermiş durumdadır.
Bizim kamu kurumlarımızın amblem ve logolarının kendilerine özgü bir tarzı olduğunu daha önce yazmıştım. Bir zamanlar İhap Hulusi’nin tasarladığı birçok naif çalışmadan sonra; İhap Hulusi ve çağdaşlarının henüz olgunlaşmamış eserleri, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemi Fransa esintileri, Osmanlı dönemi hat ve halk sanatı etkileri, mahallemizdeki Şen Kasap ve Karadeniz Pidecisi yorumları, Bektaşi figürleri ve kilim desenleri, Avrupa ve Amerika’dan 60-70 yıl önceki örnekler, yine dışarıdan gelen askeri ve dini görsel üretimlerin etkileri, yeni bilgisayar teknolojilerinin yarattığı pejmürdelik, bir türlü özümseyemediğimiz yeni alfabemiz ve bunlar gibi birbiriyle ilgisiz birçok yerden gayri iradi, bilinçsiz ve ilginç bir biçimde beslenen, daha da önemlisi bu karmaşık yapının sürekli birbirine öykünerek geliştirdiği kötü alışkanlıklarla oluşan bir tuhaflıklar karmaşası... Hani “Şöyle tuhaf bir çalışma yapalım.” dense becerilemeyecek türden... “Kitch” bile demeye dilim varmıyor, o da ayrı bir kategori çünkü... Bu amblem ve logoların, sanki “ilkokuldayken resmi iyi olan” kurum memurlarına yaptırılıyormuş gibi bir havaları vardır. Ve daha da vahimi, bu üretim ortamı o kadar özgür ki, ülkedeki başka hiçbir meslek erbabının bu kadar ilkesiz, kuralsız, kıstassız ve pervasızca “icra-yı faaliyet”te bulunabileceğini sanmam. Hatta “meslek”ten olmayanların da “içeri”ye sızabilecekleri ve bu kadar cüretkar olabilecekleri bir başka “disiplin” herhalde yoktur.
Bir de, Ankara’nın yeni ambleminde olduğu gibi “çirkin”i savunmak için yapmadığımız manevra kalmıyor. Daha önce de bu sütunlarda yazmıştım; estetik değerler açısından üç bin yıllık Hitit uygarlığı mirasının yanına bile yaklaşamayan bir simge ile neyin kavgasını yapıyoruz, gerçekten anlamak güç!
Yanlış anlaşılmamalı, bu olguyu tek bir iktidara bağlamak büyük haksızlık olur. Nitekim Taraf’ta Sivilay Abla müstear adıyla yazan yazar, 2 Ağustos 2012 tarihli ve “Logolardan yansıyan şehir” başlıklı yazısına “Türkiye çirkin logolar ülkesiydi, bir süredir çok çirkin logolar ülkesi oldu.” cümlesiyle giriş yapıyor. Evet, “çok çirkin logolar ülkesi” bugünün realitesidir ve bunun birtakım sosyolojik gerekçeleri vardır, ama bu, elbette geçmişi temize çıkarmaya yetmez.
Yazar, aynı yazısında “Yıllar içinde yaşanan zihniyet dönüşümünün logolara düşen izdüşümü çıplak gözle izlenebilecek kadar açıkken, yeni logolarda görülen gerçeklik kaygısı yeni iktidarın soyutlama yeteneği kazandıran lise matematik derslerinde arka sırada toto oynadığının da bir göstergesi.” diyor ve devam niteliğindeki bir başka yazısında ise bazı bakanlıkların yeni logolarını mizahi bir dille eleştirdikten sonra Türkiye’de bir Güzellik ve Estetik Bakanlığı’nın kurulmasını öneriyordu. Bu öneri karşısında ise maalesef içimden şunu geçirmiştim: “Türkiye’de gerçekten Güzellik ve Estetik Bakanlığı kurulsa, asıl eğlence onun logosunu görmek olurdu.”
Osmanlı uygarlığının üç temel üzerinde inşa edildiği söylenir; akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim. Yani, kısaca doğruluk, iyilik ve güzellik. Aslında bütün uygarlıkların, değerler felsefesi aksiyolojinin iştigal alanı ve insanlığın en temel terazileri olan olan bu üç unsur üzerinde yükseldiğini söylemek yanlış olmaz. “Bir zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür.” denir, bence de bu üç unsurdan sadece biri zayıfladığında bile o uygarlık çöker. İbn Haldun’un işaret ettiği gibi “küllerimizden yeni bir uygarlık canlandırmak” istiyorsak bunu “güzellik”siz yapamayız. İşte grafik tasarım da, çok açık ki bu kapsamın en önemli alanlarından biridir.
İyi ve kötü kavramları, aslında etik felsefesinin konusudur. Estetik bilimi de, felsefe tarihi boyunca, güzellik ve iyilik arasında bir ilişki kurmuştur. Baumgarten’in, “estetik”i “güzel üzerine düşünme” bilimi olarak tanımlayışından bu yana iki yüz elli yıldan fazla bir süre geçti. Kant’a kadar da filozoflar için “iyi, doğru, güzel” kavramları eş anlamlı sayılıyordu.
İdeal insanın “iyi insan” olduğunu düşünen Eski Yunanlar için, “güzellik” ve “iyilik” aynı şeydi; “tokalon” hem iyilik hem güzellik demekti. Schiller’e göre “güzellik”, hem akla hem de ahlaka dayanıyordu. Kant için “güzel”, ahlaki iyiliğin dünyadaki sembolüydü. “Güzellik” ile “iyilik” arasında sıkı ilişki kuran filozofların kaygısı, sadece estetik alanına değil, etik alanına da dâhildir. Her ikisinin de kaynağındaki değerlerimiz, güzellik ve iyilik algımızı belirliyor. “Doğru” olmayan bir şey de “iyi” olamaz.
Nur Demirok, birkaç yıl önce Referans gazetesindeki yazısında “Bugün Belçika’dan İsviçre’ye Avrupalı ulusların neredeyse hepsinin yapı harcında ‘değer teorisi’ ve ‘aksiyoloji’nin birleştirici kimyası gizlidir. Etik ve estetik birbirinden ayrılmaz. Her ulusun kendine özgü bir estetiği ve felsefi estetik anlayışı vardır. Hatta dinler bile kendi dinamiği içinde yalnız inanç temalarıyla değil, estetik değer anlayışıyla sistemleşir.” diyor ve şöyle devam diyordu: “Beğenmediğimiz Çin bile ‘güzellik üzerine düşünebilmek’ adına vatandaşlarını eğitiyor, estetik eğitimi veriyor. Çin’de kurulan ‘Estetik Eğitim Fonu’ şimdi hem şirketleri hem de finans kurumlarında çalışan insanları eğitiyor.”
Konuya grafik tasarımdan girmemize bakmayın, ülkemizdeki bütün uygarlık göstergelerinin yoksulluğu birleşik kaplar modelini işaret eder. Romalı yazar, mimar ve mühendis Marcus Vitruvius Pollio, bundan tam 2 bin yıl önce “De Architectura” adlı kitabında başarılı bir mimarlık için “utilitas (kullanışlılık), firmitas (sağlamlık), venustas (güzellik) unsurlarının şart olduğunu ileri sürmüştü. Rönesans’ta buna, “comodita (kullanışlılık), perpetuita (kalıcılık) ve bellezza (güzellik) dendi, ama ilke değişmedi. F. L. Wright’a göre ise “mimarlık, biçim haline gelmiş yaşamdır.”
Bugün, TOKİ’nin özel sektör işbirliğiyle ürettiği konut projelerinin de, evet, maalesef “biçim haline gelmiş yaşam” olarak betimlenmesi mümkündür. Çamlıca’ya cami projesi olarak ortaya çıkan ve taklit bile denemeyecek şeyler ise, günümüzdeki dinî yaşamın nasıl bir “biçim” halinde donduğunun çok açık örneklerini oluşturdular.
Yine logoya dönelim: Türkiye’yi on yıldır yöneten partinin miting meydanlarında binlercesi mavi turuncu bayrak olarak dalgalandırılan amblemine belki de artık gözünüz alıştı! Bence alışmamalı. Çünkü, piktogram düzeyinde bile olmayan o ampül kırılıp yerini bir uygarlık arayışını ifade eden ideografik bir simgeye bırakmadığı sürece ne toplumsal çatışmadan ne çirkinlikler ülkesinde yaşamaktan ne düzensizlik ve uyumsuzluklardan ne “orta gelir tuzağı”ndan ne de yeryüzünde iddiasız ve itibarsız bir toplum olmaktan kurtulabiliriz. Bugünkü jeopolitik konumumuzdan, konjonktürel pozisyonumuzdan ve (tabii ki hakkını yemeyelim) hükümetimizin performansından kaynaklanan avantajlarımız da bir anda canlı bir balık gibi bir iki çırpınışla elimizden kayar gider.
Yazının başına dönecek olursak, evet, memleket grafik tasarımla kurtulacak. Bunun için de Grafik Tasarım şart!
AMPÜL İLE İLGİLİ KÜÇÜK BİR MALUMAT: Hem enerji verimliliğinin düşük olması hem de atmosfere salınan karbondioksit miktarını arttırarak küresel ısınmayı hızlandırdırması nedeniyle çevreye zararlı olarak değerlendirilen klasik tip telli şeffaf akkor ampüllerin (incandescent light) üretimi, satışı ve ithalatı 1 Eylül 2012 tarihinden itibaren Avrupa Birliği ülkelerinde tamamen yasaklandı. Bu yasakla birlikte 40 milyar kilovatsaat enerji tasarrufu yapılması, ayrıca karbondioksit emisyonunun yılda 15 milyon ton azaltılması amaçlanmaktadır. Acaba bu yasak, Red Kid’in sigarasının saman parçasına dönüşmesi gibi, çizgi romanlarda parlak fikir olarak kafada beliren ampülün değişmesine de yol açacak mı?
GRAFİK TASARIM’IN 50. SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.