Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Perşembe, Aralık 29, 2011

| İkizler takkesiz mi kalacak?

Tokyo’da geniş bir süpermarketi dolaşırken bir köşeden gelen yoğun gürültülü sesler dikkatimi çekmişti. Tencere tavaya vuruluyor gibi sesler arasına melodisi pek de anlaşılmayan insan sesleri karışıyordu. Merakımı gidermek için sesin geldiği tarafa doğru yürüdüm. Raflar arasından geçerek ulaştığım yer, süpermarketin geniş balık reyonuydu. [RESİM: ASUMAN DOGAN]


Tahmin edebileceğiniz gibi, okyanusta bir ada olan Japonya’da balık kültürü epeyce gelişmiştir. Marketlerde envayi çeşit balıklar yanında yine çeşit çeşit midyeler, deniz salyangozları, deniz kestaneleri, yosunlar gibi her türlü deniz canlısını ilgili reyonlarda bulabilirsiniz.

Sese dönersek, İngilizce bilen bir Japon’a sorduk. Öğrendik ki, bu sesler Japon balıkçılarının sabah balığa çıkarken av bereketli olsun diye yaptıkları ayinimsi törenlerin kayıtlarıymış. Süpermarket, balık reyonuna otantik bir hava kazandırmak ve tabii ki alışveriş coşkusunu kabartmak için yüksek sesle bu kayıtları yayımlıyordu hoperlörlerden. Bizim marketlerde de fonda “Heyamola” şarkısını çalsalar fena mı olur yani?

Bu anıyı paylaşmamın nedeni 1 Ocak 2012’de yürürlüğe girecek olan yeni Hal Yasası. Bu yasaya göre artık pazarlarda satış için bağırmak yasaklanıyormuş. Dayatmacı modernleşme serüvenimizin son tezahürlerinden biri bence... Acaba bir AB kriterleri baskısı mı diyeceğim, ama geçen yaz Barselona’da gezdiğim bir pazaryerinde de pazarcı esnafının benzer davetlerine tanık olmuştum. Oysa bu bağırışlar geleneksel pazar kültürümüzün önemli bir yansımasıdır bana göre. Öyle ki, geleneksel alışveriş yerlerinin nabzını çok iyi tutmayı beceren Carrefour’da bile benzer manzaralarla karşılaşmanız mümkündür. Acaba onlar da mı yasaklanacak?

Bana kalsa, bir özgüven sorununun sonucu olarak ayıplanmaktan korktuğumuz bu gibi kültürel yansımaları pırasa gibi acımasızca doğruyoruz. “İkizlere takke” deyince, özgüven sorunumuzla ilgili olarak “Bu sutyen ve külotlar İtalya’nın bayraklarıdır!” başlıklı yazım geldi aklıma. Orada bir kıssa aktarmıştım. Kıssa gerçek mi bilmiyorum, ama hissesi çok sağlam: Amerikalı bir karı koca Venedik’te gondolla kanal/sokaklarda dolaşıyorlar. Sokaklarda bazı evlerin pencerelerinden karşıdan karşıya gerilmiş iplerde kurutulmak üzere gömlek, pijama, külot, sutyen gibi çamaşırların asılmış olduğunu gören Amerikalı turistler gondol sürücüsüne “Bunlar da ne böyle?” diye sorarlar. Verilen cevap: “Bunlar İtalya’nın bayraklarıdır.”

Donları gömlekleri pencerelerden sallandıralım anlamında söylemiyorum bunu, ama bizde benzer bir durum olsa, turistler görüp bizi ayıplarlar ezikliğiyle belediye zabıtamız en sert önlemleri alır, yukarıdakine benzer bir laf etmeye yeltenen taksi şoförü ise soluğu karakolda alırdı, değil mi?

Artık klasikler arasına yerleşmiş olan “İkizlere takke” gibi yaratıcılıkta zirve yapmış sloganlar ve bunların yüzlercesi, halk kültürünün önemli ve değerli yansımalarıdır. Yazık etmeyin.

Pazar, Aralık 25, 2011

| Jean Baudrillard’a külahı ters giydirmek!

Marx’ın değer kuramına göre metanın “kullanım değeri” ve “değişim değeri” olmak üzere iki değeri vardır. Jean Baudrillard, buna bir üçüncüsünü ekler: “gösterge değeri”. Ona göre metanın kültürel olarak gösterdiği, işaret ettiği şey ona fazladan anlamlar yükler. Hatta öyle ki, bu durum, onun “değişim değeri”ni de etkiler. Tamam, bu, bir paragrafa sıkıştırılacak bir konu değil, ama şimdilik bize bu kadarı yeter.


Geçenlerde Pelin Özkan, “Yeni bir tüketim modeli: Akıllı tüketicilerin satın aldıkları ürünleri bir süre kullandıktan sonra satması” başlıklı bir yazı yazdı bloğunda... Ben, konunun “satan”lardan çok “satın alanlar” tarafıyla ilgilendiğim için Twitter’da Özkan’a cevaben “Bunlar antika olmadığına göre, eski bir eşyanın eskimeyen başka bir değeri var demektir.” diye yazmıştım.

Pelin Özkan’ın da belirttiği gibi, bu zamana kadar daha çok ev ve otomobil alışverişinde kullanılan ikinci el satış olgusu, yeni bir gelişme değil tabii. Yeni olan, internet gibi yeni bir teknolojinin de devreye girmesiyle, lüks kategorisindeki markaların ikinci elde daha yaygın bir biçimde tedavüle sokulması... Çok var, ama ben incelemeniz için sadece iki örnekle yetineceğim: Bunlardan biri 200 bin liralara kadar varan değerlerde ikinci el saatler bulacağınız Chrono24 sitesi, diğeri ise Hermes, Louis Vuitton, Chanel, Gucci, Prada, Burberry gibi markaların ikinci el ürünlerini satın alabileceğiniz Berna Butik.

Lüks markaların bir statü göstergesi, bir iktidar simgesi olduğu yolundaki tanımlama, bence meselenin karmaşık yapısını tam olarak açıklayabilmekten epeyce uzaktır. Mesela, Golden Rose dergisinde Berna Butik’le ilgili yapılan bir haberde yer alan “Ünlü markalara dünya kadar para ödeyemiyorsunuz, ama onlardan en az bir parça sahibi olmak istiyorsunuz. Bu özlemi gidermek amacıyla açılan bir mağaza...” ibareleri bile “gösterge değeri”nin sadece statü ihtiyacına değil, başka “özlem”lere de deva olduğunu gösteriyor.

Gördüğünüz gibi, ürün kullanılmış, hatta bir miktar eskimiş, “kullanım değeri” azalmış olsa da “gösterge değeri” ikinci elde de varlığını sürdürüyor. Toprağı bol olsun, neredeyse Baudrillard’a bile külahını ters giydirecek bir gelişme değil mi bu?

Perşembe, Aralık 22, 2011

| Protesto zekası

Fransa’da ilk ve orta öğretimde başörtüsü yasağının tartışıldığı günlerde bu yasağa karşı çıkan iki eski tüfek sosyalist milletvekili ilginç bir protestoya imza atmışlardı. Basında yer alan fotoğraflarından milletvekili amcaların yetmişli yaşlarında oldukları anlaşılıyordu. Milletvekilleri, yasak yasası Fransa parlamentosunda oylanacağı günlerde başlarına eşarp takıp oylamaya katılmışlardı.


Evet, yetmiş yaşlarında iki erkek milletvekilinin eşarplı görüntüleri bir hayli komikti, ama gördüğünüz gibi bugün dahi hafızamdan silinmediğine göre ortaya koydukları performansın klasik protesto yöntemlerine göre hayli etkili olduğu ortada. Yani “kahrolsun filanca” demenin bir görüş beyan etme ötesinde ve yandaşlara mesaj iletme dışında pek bir etkisi olduğu söylenemez. Oysa protesto, ortadakilerin kalp ve beyinlerine işlemeli, sergilediği zekayla da karşıtlarına parmaklarını yedirtebilmeli.

Geçenlerde AB Bakanı Egemen Bağış, yumurtalı bir protestoya uğradı. Evet, bunda bir zeka yok, hatta yumurta saldırılarının biraz cılkı da çıkmış durumda, fakat devamındaki karşılıklı mesajlaşmalar fena değildi.

Bağış’a Ege Üniversitesi’nde yumurta atan ve hakkında dava açılıp tutuksuz yargılanan öğrencilerden on dokuz yaşındaki Esin Çalışkan “Kötü espriler yaptığı için proteine ihtiyacı var deyip iki yumurtayı onunla paylaştık. Keşke onlar da cop ve bibergazı yerine bize yumurta atsalar.” demiş. Öğrencinin kötü espri dediği Bağış’ın Twitter’da paylaştığı “Geçen gün kamyon sürdüm, Leonardo Da Vinci” türünden şeyler olsa gerek.

Bakan, bu yumurtalı protesto üzerine bir dahaki sefer sucuk da atmalarını istemiş öğrencilerden. Bu da güzel. Öğrenci yine cevabı yapıştırmış: “Harçları indirirlerse bir dahakine sucuklu yumurta atarız.”

Atışma böyle güzel güzel giderken Bağış’ın şu lafı her şeyi bozmuş maalesef: “O saldırıyı gerçekleştiren genç kardeşlerime kızmıyorum, acıyorum. Onları tetikçi gibi kullananların piyonu oldukları için acıyorum.”

Olmamış Sayın Bakanım, sizden daha esprili bir final cümlesi beklerdik.

Pazartesi, Aralık 19, 2011

| Kod ayarlaması mı kavramsal deformasyon mu?

Herhalde bizim millet tavuğu çok seviyor olmalı ki, Turkcell’in tavuğundan sonra şimdi de Garanti Bankası’nın tavuğuyla tanıştık. Olabilir, kültürel kodlara uygun düşen, ilgi gören her şey, kısa yoldan sonuç almak isteyen reklamlar için elverişli malzemelerdir. Ancak, hem etkisi yüksek hem de markanın mevcut kimliği içinde birden bir çıkıntı oluşturan reklamlar daha fazla eleştiri oklarına hedef oluyorlar.


Mesela Ali Atıf Bir, Bugün’de, 20 Kasım 2011 tarihli köşesinde şunları yazıyordu: “Garanti’nin C1C2’yi hedefleyen animasyonlu reklamlarının çok dikkat çektiğine, beğenildiğine şüphe yok. Hatta var olan, daha ‘üst’ imaja sahip Garanti müşterilerinin bu reklamları sevdiğinden şüphem yok. Reklamların var olan Garanti Bankası kimliğini desteklediği de ortada. Ancak hedef kitle kaymasının var olan Garanti müşterisinin ‘deneyimleme’ kısmını nasıl etkileyeceğini kestiremiyorum. Recep İvedik karakteri altında Şahan Gökbakar filmlerin birinde ‘Facebook amele doldu çıkıyorum’ diyerek bir üst yaşam standardının bir alt yaşam standardına bakışıyla dalga geçmişti. Eğer Garanti’nin var olan müşterileri C1C2 ağırlığı artınca ‘Burası amele doldu’ ruh haline girerlerse Garanti Bankası frene bastığında artık çok geç olur. Benimki sadece bir hissediş.”

Reklama tepkiler, Facebook’ta “Garanti Reklamında ‘Emekli Ali Amca!’ Diyen Tavuktan Nefret Edenler” grubunun açılmasına bile neden oldu, ama benim için bunlar bir analiz yapmak için sadece eldeki veriler sadedindedir. Yani tutup ben de reklam eleştirisi yapacak değilim.

Bu arada, Turkcell’in tavuklu Recep İvedik reklamlarını da hatırlayabiliriz. Üstünden çok zaman geçti, ama belki bizim için bazı işe yarar kırıntılar kalmıştır. Hani şu önceleri “tarife yumurtlayan tavuk”ken, herhalde yeterince yumurtlayamamış olacaktı ki sonrasında yumurtlatması için birden Recep’in güçlü ellerine teslim edilen tavuktan söz ediyorum.

O zamanlar ilk etkili tepki Ahmet Hakan’dan gelmişti: “Eğer müşterisi olduğum ‘cep telefonu’ şirketi... İmajını ‘Recep İvedik’ tiplemesine bağladıysa... ‘5 milyon kişi izlemiş kardeşim... Boru değil’ yaklaşımı, bu şirketin hareket noktası olabiliyorsa... ‘Kalitesiz mizah’ ya da ‘düşük beğeni düzeyi’ bu şirketin umurunda bile olmuyorsa... Bu şirket, mizah anlayışı ‘yellenene gülmek’ seviyesinde olanlar üzerine oynamayı kendine yakıştırıyorsa... Hedef kitleleri buysa... Ben bu hedef kitlenin içinde daha fazla yer alamam... Benim açımdan iş bitmiştir... Recep’ini de, tahammülsüz Şahan’ını da, Recep’in tavuğunu da, 5 milyon izleyicini de, gişeni de, Doğa’nı da, 0533'ünü de... Al ve git başımdan...”

Ali Saydam, Ahmet Hakan’ın bu tepkisini “Biz, kibarca iki markanın vaatlerinin birbirine uymadığından söz etmiştik, Ahmet Hakan ise bizim gibi lafı eğip bükmeden; tabanca sıkar gibi söylemiş protestosunu.” diyerek onaylıyordu.

Ali Atıf Bir ise “Ahmet Hakan’a Turkcell’den balans ayarı” başlıklı yazısında “Turkcell’in 35 milyon abonesi var ve bu 35 milyon içerisinde her yaştan, cinsten, SES’ten insan var. Turkcell artık Coca-Cola gibi ‘sınıfsız kaynaşmış’ bir marka... Recep İvedik varsayıldığı gibi Turkcell’e zarar veriyorsa öncelikle ‘hangi hedef kitlesine?” diye sormak, sonra da bu hedef kitlenin büyüklüğüne bakmak gerekir.” ifadeleriyle Recep İvedik tiplemesinin Turkcell’e zarar veremeyeceğini söylüyor, ama İvedik’in, bu kampanyanın temel mesajı olan “dakikası 8 kuruş” vaadini öttüğünü iddia ediyordu.

Bu arada Turkcell ilgilileri, Turkcell’i bırakacağını söyleyen Ahmet Hakan’a gidip Ali Atıf Hoca’nın ifadesiyle bir “balans ayarı” yapıyorlardı. Burayı da Hakan’dan dinleyelim: “Dedim ki: ‘Ben çakmam bu reklam falan işlerinden... Ama kanaatimce ‘Revep İvedik’ tiplemesi sizin markayı aşağı çekiyor.’ Anlayışla gülümsediler... Sonra da beni kırıp gücendirmemeye gayret ederek, yaptıkları düzenli araştırmaların sonuçlarını koydular masanın üstüne... Veriler, Tarhan Erdem’in seçim öncesi yaptığı ve herkese inanılmaz gelen seçim anketinin sonuçları gibiydi... Şöyle ki: ‘Recep İvedik’ reklamının ‘farkındalık eğrisi’ acayip yüksekmiş... Halkımız bayılıyormuş bu reklama... ‘Beğeni eğrisi’ ise zirvede imiş...”

Öncelikle tartışma konusu, tam da Ali Atıf Bir’in isabetle ifade ettiği gibi Turkcell’in 35 milyon abonesiyle her yaştan, her cinsten, her SES’ten kitleye sahip bir marka olmasıyla bağlantılı... Coca-Cola gibi... Yani Turkcell’in tavuğunun hedef kitlesi, Turkcell’in tek hedef kitlesi olsaydı, hiçbir tartışma yaşanmazdı. Ya da, eğer Turkcell, “kuruşun hesabını yapan” bu kitleye, diğer hedef kitle segmentlerinin göremeyeceği-duyamayacağı biçimde bir iletişim yapabilseydi yine herhangi bir sorun yaşanmazdı. Tabii konvansiyonel “kitlesel iletişim” yöntemleri içinde henüz hedef kitlenin birine değip öbürüne hiç görünmeyen bir iletişim tekniği icat edilmedi.

Tabii, iletişim odağınız neredeyse oranın dil kodlarıyla konuşursunuz. Dilbilimde, konuşan kişinin, muhatabının veya bağlamının değişmesi durumunda dil kodunu bu yeni duruma göre değiştirmesine kod ayarlaması (la commutation des code) denir. Turkcell de bu kampanyasıyla, evet, muhatabını değiştirdiği için bir kod ayarlaması yapmıştı. Ancak bu kod ayarlaması, dar da olsa hedef kitlenin başka bir segmentinde muhtemelen “yellenene gülmek” seviyesinde algılanmıştı. Çünkü “farkındalık eğrisi”, “reklam beğeni eğrisi” gibi “eğri”ler, her konuda “doğru”yu göstermez. Bu reklamı beğendiğini söyleyenlerin “Recep İvedik’le (Şahan’la değil) İstiklal Caddesi’nde kol kola yürümeyi kabul etme eğrisi” ne gösteriyor, ona bakmak daha “doğru” olur.

Olacak şey değil ya, dil, din, ırk, ülke, yaş, cinsiyet, SES farkı gözetmeden, tüm dünyanın hedef kitlemiz olduğunu kabul edelim. Bu hedef kitleyle iletişim kurmak için kullanabileceğimiz kodlar var mıdır? Evet, az da olsa bulabilirsiniz. E, bu kadar az sayıdaki iletişim koduyla, etkili ve sonuç getirici bir iletişim kreasyonu geliştirebilir misiniz? Teorik olarak mümkün, ama bunu hangi babayiğit reklamcının yapabileceğini bilemem. Ortak dili, ortak kültürü, ortak değer yargıları ve inançları, ortak yaşam biçimleri, ortak gelir düzeyleri olan, daraltıldıkça daraltılmış bir hedef kitleyle iletişim kurarken kullanabileceğiniz ortak kod sayısı da o kadar fazladır ki, bir profesyonel için böylesine verimli bir arazide etkili bir iletişim kreasyonu üretememek aculluk sayılabilir. Demek ki “bol kodlu” ve “kıt kodlu” hedef kitleler ve bu ikisinin arasında kalan skalada da binbir çeşit hedef kitle var.

Hedef kitle genişledikçe ortak kod sayısı azalmakta, daraldıkça artmaktadır. Ortak malzeme bol olduğu için dar hedef kitleyle iletişmek kolay, ortak malzeme kıtlığı nedeniyle ise geniş hedef kitleyle iletişmek zordur. Ama herhalde imkansız değildir. İşte tam da etkili yaratıcılığın lazım olacağı yer burasıdır: Kıt malzemeyle muhteşem bir eser yaratmak...

Garanti’nin tavuğuna dönecek olursak, elbette bu yaklaşım marka için Recep İvedik vakası kadar sarsıcı değildir. Fakat yine de Garanti markasının yanına koyduğumuzda çıkıntılı bir yanı yok değildir. Bu tür çıkıntıları, eğer kavramı (markayı) bir küre gibi tasavvur edecek olursak, yüzeyi deforme eden, oylumunu zorlayan tümörler olarak görebiliriz. Balon yapmış lastik gibi yani... Fakat markanın sahibi, konjonktürel ihtiyaçlara cevap ararken bu kavramsal deformasyonu sineye çekebilir, ileride başka bir operasyonla düzeltirim diye düşünürse bize de susmak düşer.

THE BRAND AGE DERGİSİNİN ARALIK 2011 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

Pazar, Aralık 18, 2011

| Velev ki “mış gibi” olsun!

Son zamanlarda PKK ile savaşan askerlerin yakaladıkları örgüt üyelerine yönelik insani davranışları basında fazla yer almaya başladı. Bu durum, askerdeki samimi bir tavır değişikliğinin göstergesi olabileceği gibi profesyonelce yönetilen bir halkla ilişkiler stratejisinin sonucu da olabilir. Nitekim, askerin bu tavrının bir imaj çalışmasından ibaret olduğunu söyleyenler var.


Buna döneriz. Şimdi Gülay Göktürk’ün dün Bugün’deki köşesinde yayımlanan “Dizdeki el” başlıklı yazısına göz atalım. Şöyle diyor Göktürk: “Son zamanlarda gördüğüm en etkili fotoğraftı. Ne sırta saplanmış bir bıçak görüntüsüydü, ne bir doğum mucizesi... Her zaman, her yerde rastlayabileceğiniz türden bir sahne... Bir dağ başında, alçakça bir taşın üstüne oturmuş gencecik bir delikanlı. Yaşı 18 ya var ya yok. Yaşadığı stresten kaskatı kesilmiş, bir tespih böceği gibi içe kapanmış ince bir bedeni var. Gözleriyle karşısındaki adamın gözbebeğinden girip içini okumaya çalışıyor; endişeyle, bilinmezden duyulan korkuyla... Omuzlarına alaca bulaca bir komando parkası koymuş birisi, üşümesin diye... Ve dizinde bir el... Karşısında duran yine komando giysili bir rütbelinin eli... Hani, doğumhane kapısında içeriden haber bekleyen babanın kankasının yaptığı gibi, çocuğunu sınav kapısına getiren annenin yaptığı gibi atmış elini delikanlının dizine, farkında bile olmadan, kendiliğinden bir şekilde... Bu ele güvenebilirsin, bu elden güç alabilirsin, bu el hep senin üzerinde olacak, seni o bilinmez çukurlardan çıkaracak demek ister gibi tutuyor delikanlının dizini. Adımını attığı yeni hayatta ona güven vermek, ‘her şey güzel olacak’ inancı aşılamak istiyor. Delikanlı, biraz önce saklandığı mağaradan -muhtemelen taranma korkusuyla- çıkıp güvenlik güçlerine teslim olmuş bir PKK'lı... Elini dizine koyan ise onu teslim alan komutan... Bu fotoğrafı görünce, ılık ılık bir şeyler doldu yüreğime. İşte ihtiyacımız olan bu fotoğraf diye düşündüm. Onları soğuktan ve açlıktan kıvrandıkları o deliklerden çıkarıp bize getirecek olan şey bu...”

Duygulu cümlelerinden anlaşılıyor ki Göktürk, komutanın bu tavrını kuru ve yapay bir halkla ilişkiler faaliyetinin sonucu olarak görmemiş. Öyle görmüş olsa bile olguyu güzel yanından okumayı yeğlemiş olmalı. Şöyle devam ediyor: “İşte o komutanın eli, devlette yaşandığı söylenen zihniyet değişikliğini binlerce siyasi demeçten, devlet adına verilen bütün teminatlardan daha iyi veriyor. Keşke o fotoğrafı on binlerce çoğaltıp dağlara taşlara atsak. Şu anda buz kesen dağlarda, ortasında çıtır çıtır yanan bir sobanın ılıttığı evinde olmayı, annesinin o sobanın üstüne pişirdiği mis gibi tarhana çorbasını kaşıklamayı düşleyen o gençlerin hepsi o fotoğraftaki müşfik eli görse. Hepsi o eli dizinde hissetse.”

Bu fotoğrafın, askerdeki ciddi bir strateji değişikliğinin samimi bir yansıması olmasını temenni etmekle birlikte, diyorum ki, velev ki “mış gibi” olsun. Çünkü, gerçekliği olmasa bile, pozitif bir imaj yansımasının çok ciddi birkaç tezahürü olur: (1) Bu imaj, zamanla içselleştirilir. (2) Kurumun tümü tarafından içselleştirilmese bile, üyelerinin önemli bir bölümü için bir iç PR faaliyeti olarak olumlu işlev görür. (3) Komutan ve askerlerin eski rol modelleri gündemden düşer, yeni rol modelleri onların yerini alır. (4) Bunların hiçbiri olmasa bile, pozitif imaj için harcanan çabanın boşa gitmemesi için gerekli hassasiyetin gösterilecek olması topyekun bir tutum değişikliğini sağlamış olur.

O nedenle, “mış gibi” olduğunu düşünsek bile, fotoğrafa Gülay Göktürk gibi bakmak her bakımdan hayırlıdır.

Çarşamba, Aralık 14, 2011

| Gözden ırak olan...

Jean Piaget’nin çocuk gelişim modelinde, nesnelerin zihinsel imajlarını oluşturma yetisi kazanmaya başlayan bir yaşlarındaki bebeğin bir nesneyi görmediği durumlarda bile onun varlığını koruduğunu bilmesi durumuna nesne kalıcılığı (object permanence) deniyor. Nitekim bebek, daha önceki aylarında, görmediği nesnelerle ilgili zihinsel bir imaja sahip olmadığı için, nesne gözünün önünden kaldırıldığında onun varlığının devam ettiğini akıl edemez. Bu evrede kavramlar zihinde henüz yapılandırılmamıştır.


İlk aylarında bebeğin oynadığı oyuncağı elinden alıp saklarsanız onun için artık o oyuncak yoktur. Çünkü bebek henüz kavramsal öğrenme sürecine girmemiştir ve sadece duyu organları aracılığıyla algıladığı uyaranların varlığını kabul eder. Kavramların zihinde yapılandırılabilmesi çocuğun bilişsel gelişiminin daha sonraki evrelerinde tamamlanabilmektedir. Kavramların sembolik taşıyıcısı olan dil de bu evrelerde yavaş yavaş kulanılmaya başlanacaktır.

Bu durumda, nesne kalıcılığı denilen olgu, aslında nesnelerle ilgili kavramların oluşmaya başlaması ve kalıcılık kazanmasıdır. Algı mı imaj mı tartışmalarına bu noktadan da bir katkıda bulunabiliriz; algı doğuştan itibaren (hatta doğuştan da önce) gerçekleşirken, imaj için bilişsel gelişimin tamamlanması şarttır.

Bebek için “gözden ırak olan, gönülden de ırak” olur. Bu söz yetişkinler için söylenmiştir, ama onlar için yine de “gözden ırak olan”ın kendi fiziki varlığıyla göz önüne gelmesine gerek yoktur, ilgili göstergeler zihindeki imajı açığa çıkararak “gözden ırak” olanı “gönüle yakın” hale getiriverir.

Konuyu bebeklerle açmış olsak bile, aslında biz yetişkinler için de her bir kavram, bebekteki gibi zihinsel bir nüve halinde oluşur ve geçirdiği bilişsel süreçler sonucu gittikçe olgunlaşır. Sonra zaman içinde büyür de büyür.

Daha uzatmayalım, bu yazının nereye varacağını anladınız siz.



Pazartesi, Aralık 12, 2011

| “Sözde” haber dili!

Bu tuhaflık TRT haber bültenleriyle sınırlı kalsa biraz olsun anlamaya çalışacağım, ama nedense tüm medyayı esir almış durumda. Propaganda dilinin en azından muhatabını ikna edeceği öngörülür, ama bundan acı bir mizah dışında başka bir sonuç çıkmıyor maalesef.


“Sözde Ermeni soykırımı”, “sözde Kürdistan bayrağı” diye diye iş “sözde terör örgütü” demeye kadar vardı. Nedir yani, terör örgütü değildir demeye mi getiriyorsunuz? Peki, “terör örgütünün sözde lideri”ne ne demeli? Bu sefer terör örgütü “özde”, lider “sözde” oluyor nedense! Sanki adam Kanarya Sevenler Derneği’nin başkanı da, boş zamanlarında diğer tarafa liderlik ediyor.

Bu “sözde” örgütün Terör Örgütleri Listesi’ne alınması için bazı ülkelerle müzakereler sürdürülürken adamlar bir hükümet bildirisini kendi dillerine çevirip sormuyorlar mıydı acaba siz bunun “özde” terör örgütü olmadığını kendiniz söylüyorsunuz diye?

Konuşmayı yeni öğrenmeye başlayan bir bebeğin öğrendiği sözcüğü yanlış yerlerde kullanması gibi bir şey bu. Bırakın bu “sözde” haber dilini. Biraz olgunlaşın artık, bu ne çocukluk?

Pazar, Aralık 11, 2011

| Kategorinin teamüllerine savaş açmak!

Öncelikle cesur arayışlarından dolayı Moova ve Elit’i kutlamak isterim. Farklılaşabilmek için bu cesarete her markanın ihtiyacı var. Fakat tek başına cesaretin bunun gerçekleşmesini sağlayamayacağını da akıldan çıkarmamak gerekir. Biz de, acaba aranan bulunmuş olabilir mi sorusuna bir cevap arayalım öyleyse.


Farklılaşmak ve bir orijinallik yakalamak markalaşmanın esasıdır. Fakat kategorinin tüm teamüllerine karşı savaş açarak onları tümden yok saymak da mümkün değildir. Çünkü kategori, her markanın filizlendiği, hayat bulduğu ve beslendiği bir vaha gibidir.

Yarattığı görsel göstergeler bakımından Moova, belki dışarıda örneklerini çokça gördüğümüz, fakat bu toprakların tüketicisinin yabancılayacağı, kategoriye uzak bir çizgi yaratmış görünüyor. Eğer yarattığı çizgiyi kategorinin kodları arasına yerleştirebilme direnci ve becerisi gösterebilirse sorun yok, ama tüketicin gözünde hep böyle yabancı kalırsa da işi zor.

Yapılması gereken, kategorinin içinde yer aldığımızı unutmamak ve dozu aşmadan farklılaşma unsurlarını hayata geçirmektir. Ben buna “aşina orijinallik” diyorum. Yani hem aşina hem orijinal. Eğer terazinin “aşina” kefesini fazla doldurursanız farklılaşamaz ve sıradanlaşır, “orijinallik” kefesine yüklenirseniz de kategorinin dışında bir marja düşüverirsiniz. Böyle olunca da mevcut kodları beceriksizce kopyalayanlar sizden daha avantajlı bir konuma sahip olabilirler. Yani mesele, bir denge meselesidir.


Elit’e gelince... Eğer adınız Elit’se hem çikolatada hem de reklamda usta olmak zorundasınız. Reklam demek, marka iletişimi demektir. Ama sadece markanın iletişimin yapmaz, onu zihinlerde bir kavram olarak inşa eder aynı zamanda. Ve bu kavramın içinde sizin reklam klişeleri olarak niteleyebileceğiniz şeyler de olmak durumundadır. Çünkü çikolota kavramı bunlarla birlikte çikolatadır, sadece kakao, süt ve şekerden ibaret değildir.

Şunu da söyleyeyim, bu ülkede sadece kakao, süt ve şeker karışımı kaliteli bir çikolotayı daha ucuz fiyatlara talep edecek geniş bir tüketici kitlesi de var mutlaka. Kalite ve uygun fiyatı sağlamanın ön koşulu ise ölçek ekonomisi ve “low cost” stratejisidir. Ayrıca o kitleye çikolata sunmak farklı bir konumlandırma gerektirir. İşte o zaman kategorinin teamülleriyle de reklamlarıyla da dalganızı geçebilir, istediğiniz anti-reklamı yaparsınız.

Şimdiye kadar pek reklam yapmayan Elite, “Reklamda zaten acemiyim, öyleyse bir daha da yapmayayım.” diye kendince bir bahane uydurma peşindeyse, biz onun reklam yapmamasına zaten alışmıştık ve iyi kötü gizemli bir havası vardı algılarımızda... Bu algıyı dağıtmaya gerek yoktu ki.

Güncelleme [ 26 ARALIK 2011 ]

Kendilerine nezaketlerinden dolayı teşekkür ederim; bugün Moova’dan birkaç kutu süt ve reklam filmlerindeki mesajları daha ayrıntılı bir şekilde aktaran bir basın bildirisi aldım. Ürün kalitesi konusunda söyledikleri ikna edici görünüyor. Bu konuda kendilerini tebrik ederim. Tabii yukarıdaki kritiğin odağını ürün kalitesi değil, görsel konumlandırma oluşturuyor. Bu arada marka görsel kimliğini Landor’ın tasarlamış olduğunu öğrenmiş oldum. Şimdi şu eski yazının bağlantısını burada vermekte yarar var: “Bonne pour l’orient!”


Cumartesi, Aralık 10, 2011

| Bilişsel pazarlama

Durmadan önüne sıfat getirilip arttıkça artan pazarlama çeşitleri konusunda neler düşündüğümü merak edenler Prof. Dr. İsmail Kaya’nın “Pazarlama Bi’Tanedir” adlı kitabı için yazdığım “Körün fil tarifi kaygısından üç boyutlu tomografi görüntüsüne” başlıklı yazıya ve oradaki bağlantılara göz atabilirler.


Aslında özetle dediğim şu: Gerilla gibi, WOM gibi, postmodern gibi, deneyimsel gibi, niş gibi, dijital gibi, viral gibi sıfatlarla biri gündeme girip diğeri gündemden düşen pazarlama çeşitleri aslında pazarlamanın her geçen gün genişleyen ve yeni olgulara yeni yeni çözümler üreten içeriğini oluştururlar. Hiçbiri, ne bir anda moda olup göklere çıkartılacak ve diğerlerini unutturacak ne de modası geçince unutulacak disiplinlerdir. Yani şimdi gerilla pazarlama tartışmalarının modası geçti diye hiçbir pazarlamacının, ihtiyacı olduğunda gerilla pazarlamayı unutması akıl kârı değildir.

Duyusal pazarlama da son zamanların modası... Doğrusu, bu konuda da değerli tartışmalar yapılıyor, araştırmacılar ve akademisyenler tarafından değerli içerikler üretiliyor.

Uzatmayayım, duyusal pazarlama (neuromarketing), İngilizce adından da anlaşılacağı gibi beyin ve sinir sistemiyle ilgilenen nörolojinin elde ettiği sonuçları pazarlamaya uyarlanmayı ve bu veriler doğrultusunda insanların satın alma davranışlarını etkilemeyi amaçlıyor. Bu yaklaşım, dilimize önceleri nöromarketing şeklinde çevrilmekle birlikte sonraları duyusal pazarlama olarak isimlendirildi. Niye duyusal pazarlama derseniz, nöromarketing yarım yamalak bir Türkçe olduğu, tam Türkçe karşılığının ise sinirsel pazarlama gibi sinir edici bir yanı bulunduğu için olsa gerek diye düşünüyorum. Evet, beyin faaliyetlerinin duyularla, duyuların da sinirlerle ilgisi olduğu muhakkak, ama yine de bunun yanlış anlamalara müsait bir isimlendirme olduğunu söylemeliyiz.

Yeniden pazarlama çeşitlerine dönecek olursak, bence duyusal pazarlamanın arkasından gelecek olan yaklaşımın bilişsel pazarlama (cognitive marketing) olacağını öngörmek mümkündür. Madem iş sinirbilime kadar dayandı, onu da içinde barındıran, ayrıca dilbilim, felsefe, psikoloji, antropoloji, eğitim gibi alanlarla ilişkili olan, bu anlamda, bu alanların karşılıklı ilişkisini de içeren ve disiplinler arası bir boyut taşıyan bilişsel bilim, pazarlamaya çok daha iyi ışık tutabilir.

Bu anlamda henüz memleketimizde bir ses yok, ama dışarıda epeyce işaret görüyorum. Şimdiden söylemiş olayım.

Pazar, Aralık 04, 2011

| Kavramsal döllenme

Uğur Özmen, geçen ay kaleme aldığı “Kavramak” başlıklı yazısında hem benim konuyla ilgili yazılarımdan söz etmiş hem de kavramın tanımını aktarmış: “Kavramak kelimesinin iki anlamı var. Bir tanesi hemen anlamak; diğeri ise sıkı sıkıya yakalamak, hapsetmek. Bu ikincisi insanın kendisini de hapsediyor. Bir düşünce ve anlama engeli oluşturuyor. Üzücü olan, ilkini (anlamayı) tuzak olarak kullanması…”


Uğur Hoca’nın kavramların düşünmeye engel oluşturabildiği şeklindeki yorumunda farklı bir niyet ya da ironi olabilir tabii. Fakat ben, yanlış anlama ihtimalini ortadan kaldırmak için demek isterim ki, kavram olmadan düşünemeyiz bile.

TDK, kavram için şöyle bir tanım yapıyor: 1. Bir nesnenin veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, mefhum, fehva, konsept, nosyon: “Erkeklik, yiğitlik kavramının ters yüz edilmesi irdelenmedi.” -A. Ağaoğlu. 2. fel. Nesnelerin veya olayların ortak özelliklerini kapsayan ve bir ortak ad altında toplayan genel tasarım, konsept, mefhum, nosyon. 3. hlk. Karın zarı, periton. 4. hlk. Tutam, avuç dolusu. (TDK, Güncel Türkçe Sözlük)

Bize metaforik bir anlatım imkanı veren İngilizcesine bakalım kavramın. Çoğumuz biliyoruz ki, ‘kavram’ sözcüğünün İngilizcesi ‘concept’. Aynı kökenden olan ‘conception’ ise “hamile kalmak, döllenme, fertilizasyon” anlamına gelir. Öyleyse beynin hamile kalması diyebiliriz 'concept' için. Beynin hamile kalması için bir döllenme gerekir. Beyinde döllenme ise insan zihnine açılan duyu kapıları üzerinden gerçekleşen girdi(ler) sayesinde olur.

İster soyut ister somut olsun, kavramların her durumda zihinsel bir tasavvur olduğu gerçeği değişmez. Kavramlar insan zihninde döllenirler ve orada aynen anne karnındaki bir cenin gibi süreç içinde büyürler. Bu büyüme ve gelişme hiçbir zaman durmaz. Döllenme (ve beslenme) dışarıdan, gelişme ise içeridedir.

Herkes her kavramı kendi zihninde büyütür, bu nedenle kavramlar bir bütün olarak bir zihinden başka bir zihne taşınmazlar. Sadece kavramların üzerinde uzlaşılmış kodları (sözcükler) sayesinde zihinlerdeki kavramlar açılır.

Yani biz, sözcüklerle konuştuğumuzu sanırız, ama aslında kavramlarla konuşuruz. Hatta iç konuşmalarımızı da böyle yaparız; sözcükler vasıtasıyla, ama sonuçta kavramlarla düşünürüz.

| Zoraki doğruların mahkumu olmak

Türkiye’nin üç GSM operatöründen biri olan Avea’nın adının nereden geldiğini hatırlayanınız var mı? Lüzumsuz izleri saklamak konusunda pek acımasız olan beynimiz, Avea’yı doğuran iki GSM operatörü Aria ve Aycell’i çoktan belleğimizin en kuytu yerlerine atmıştı elbette. Şimdi ben hatırlatınca iki isim de uykudan uyanmış olmalı.


Avea ismi işte bu iki ismin ilk harfleri olan iki A’dan türetilmişti, iki GSM operatörünün birleşmesinden sonra. A ve A’dan Avea... Çok mu zekice buldunuz? Peki, bu kısa etimolojik bilgi bugün kimin umrunda? Tabii ki hiç kimsenin. Çünkü biz, isimleri (dil kodlarını) kullanırken etimolojik bilgiye ihtiyaç duymayız. Önemli olan, gösteren gösterilen ilişkisi içinde dil kodunun zihnimizdeki kavramı (markayı) açabilecek toplumsal uzlaşımın gerçekleşmiş olmasıdır. Gerisi boş.


Markaya Aria gibi jenerik bir isim vermek de, Aycell (Aysel) gibi hamasi ya da mizahi denilebilecek birleştirmeler yapmak da hep aynı arayışın sonucu... Çünkü marka ismi tasarlarken kendimizi, çevremizi, müşterimizi, müşterinin çevresini ikna edecek bazı argümanlara ihtiyaç duyarız. Eminim, bu ölçüde güçlü bir destek nedeniyle, dönemin ilgilileri önlerine gelen Avea ismine şehvetle sarılmışlardır. Aycell’e de... Oysa amaç, yepyeni ve kullanılmamış bir dil kodu yaratmak olmalıdır. Desteksiz sallamaktan söz etmiyorum elbette, bir marka isminin semantik, tipografik, fonetik, fonoestetik, fonosemantik ve çağrışımsal birçok rasyonel gerekçesi olmalıdır. [*]

Avea ismi, hem Türk toplumunun ses mahrecine ve fonetik alışkanlıklarına uygun değildi hem de logonun tipografik çözümü konusunda yeterli grafik tasarım uzmanlığı kullanılamamıştı. Buna bir de tuhaf bir amblem eklenince isminden logosuna rakipleriyle rekabet edemeyeceği bir simgeye sahip olmuştu Avea. Oysa göstergelerin toplamı; gösterilenin (markanın) kalitesi, duyarlılıkları, dünya görüşü, uzmanlığı ve başka bir sürü konudaki düzeyini ele verir. Veya çok iyi olsa bile bu gibi konulardaki algıyı aşağılara çeker. Gösteren-gösterilen ilişkisinin kritik sonuçlarından biridir bu.

Bugünlerde dikkatimi çekti, ne zamandan beridir bilmiyorum, Avea logoda yer alan amblemi iletişim enstrümanlarında kullanmamaya başlamış. Reklam ajansı, yukarıda sözünü ettiğim gereksiz ve olumsuz yüklerden hem markayı hem de kendi yaptığı işlerin düzeyini korumayı amaçlamış olmalı. Darısı Avea logotaypının başına diyelim.

İsmi değiştirmek mi? İşte o zor. Çünkü marka ismi bir kez dile düştü mü, onu değiştirmek görsel göstergeleri değiştirmek kadar kolay bir operasyon değildir. Marka ismini baştan yanlış koyarsanız, o “yanlış” artık “galat-ı meşhur” gibi bir “zoraki doğru” olur ve bağrınızda bir hançer yarası gibi ömür boyu taşımak zorunda kalabilirsiniz onu. Yani zoraki doğruların mahkumu olursunuz.

İster sonradan tashih edilebilir olsun ister olmasın, bazı şeyleri baştan düşüneceksiniz. İş işten geçmeden ya da çok ağır maliyetlerle karşı karşıya kalmadan!