Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Pazartesi, Kasım 21, 2011

| Otomobil uçar gider, gönlüm gibi coşar gider (mi?)

Eylül ayında bir iş ziyareti için Atina’daydık. Bir taksi şoföründen bizi otantik Yunan yemekleri yiyebileceğimiz bir yere götürmesini istedik. “Çok iyi bir yer biliyorum, götüreyim.” dedi şoför... Orada neler yiyebileceğimizi sorduğumuzda aldığımız cevap “Musakka, cacıki, baklava!” şeklinde oldu. Gittik, ama musakka değil, balık yedik, çünkü diğer yemekler bizim için hiç de ilginç değildi. Yemeklerin ilginç olmaması, tabii ki menüde yer alan “Traditional Ekmek Katayifi” olgusunun ilginç olmadığını göstermiyordu.


Yunanistan’la Türkiye arasında “Adamlar bizim Karagöz’le Hacıvat’ı bile çaldılar!” cümlesiyle özetlenecek böyle bir çekişme var. Doğrusunu isterseniz, bunların birçoğu ortak kültürün ürünleridir ve kim hakkıyla sahip çıkarsa ona yazar, bunu kabul edelim.

Geçen ay Köln’deki Anuga Gıda Fuarı’nda Türk şirketlerinin ve ziyaretçilerinin baskınlığı gözden kaçmıyordu. Ancak, Türk pavyonunun görsel kimlik açısından fuar komşusu Tunus’un bile epeyce gerisinde kaldığını üzülerek gözlemledik. Nerden icap ettiyse, soluk mavi, turuncu ve yeşil renklerle ve Türkiye’nin laleli turizm logosunun deformasyonuyla oluşturulmuş pavyonun genel görünümü Yunanistan’ın da epeyce gerisindeydi. Yunanlılar ise nazar boncuğu renkleriyle oldukça göz dolduruyordu. Üstelik nazar boncuğunu amblem olarak kullanmışlar ve bunu da tescil ettirmişlerdi.

Otomobil başlıklı bir yazıya niye bu anekdotlarla başladığıma gelince... Türkiye’nin her alanda bugüne kadarki markalama performansı, beni, yerli otomobil konusunda da ümitsizliğe sevkettiği için, meselenin bu yanının gözden kaçırılmaması gerektiği uyarısında bulunmak istiyorum. Bu, dış pazarlar için zaten kaçınılmaz bir zaruret olarak karşımıza çıkmakla birlikte, iç pazarda da, öncelikle “yerli otomobil” ibaresindeki kekreliği gidermek, daha da ötesi yabancı rakipler karşısında varlık gösterebilmek için yine kaçınılmaz bir hedef olarak tartışmaların içinde yer almalıydı/almalıdır. Ben, yine Türkiye’nin bu konulardaki performansına baktığımda daha marka ismi aşamasında bile çuvallayacağımız kuşkusunu zihnimden atamıyorum. Oysa, hep birlikte izlediğimiz gibi, tartışmalarda bu zaruretin esamisi bile görünmüyor. Bu durumda ümitli olabilmek için sözü edilen milyar dolarlık devlet desteklerinden medet ummak mümkün mü? Mümkün değil, çünkü böyle bir vizyonun ilk ihtiyacı para değil, akıl ve fikirdir.

Peki, Türkiye kendi otomobilini üretmeli mi? Öncelikle “kendi” otomobili ne demek, bu sorunun cevabını vermek gerekiyor. Birkaç yıl önce Konya Sanayi Odası’nın düzenlediği “kümeleşme” programında verdiğim seminer vesilesiyle Türkiye’nin zaten otomotiv sektörünün önemli bir tedarikçisi olduğunu öğrenmiştim. Yani Türkiye, sadece otomobil değil, parça parça da olsa otobüs de, kamyon da, traktör de üretiyordu zaten.

Bu öngörümü bu yazının arasına sıkıştırmak doğru değil, fakat yeri geldiği için kısaca söz edeyim: Bana göre yakın gelecekte şirketler, pazarlama, üretim ve finans şirketleri olarak daha net çizgilerle ayrışacaklar. Finans zaten tamamen ayrı, ama onların da diğer şirketlerle çalışma ve işbirliği dinamikleri değişecektir. Üretim ve tedarik konusunda bu değişimi otomotiv sektöründe zaten görmekteyiz. Hatta öyle ki, üretim kapasitesi olan şirketler rakiplerinin bile tedarikçisi olabiliyorlar sektörde.

Öyleyse “kendi” otomobili demek, öncelikle işe akıl ve fikir akıtmak demektir. Üretimin önemli bir kısmını zaten başkalarına yaptıracaksınız. Konuşulanlara bakılırsa finansmanının önemli bir kısmını da devletin teşvikleriyle oluşturulması mümkün olacaktır.

TP’nin ay yıldızlı pompaları gibi ay yıldızlı jantlar yaparak ve “milli otomobilimiz” sloganını dağa taşa yazarak bu işin tutmayacağını, hamasetin ancak bedava konularda işe yaradığını söylemeye gerek var mı? Günümüz tüketicisinin bunları yemediğini/yemeyeceğini bilerek başlarsak önümüzdeki aşılması gereken en önemli dağın inovasyon, markalama ve pazarlama olduğunu fark etmekte geçikmeyiz.

Otomotiv sektörü aslında bir ülkenin bayrak taşıyıcısıdır. İtibarlı bir otomobil markası Türkiye’nin dünya markalamasında gücünü arttıracaktır. Fakat bunu Türkiye’nin Samand’ını ya da Lada’sını üreterek yapmak elbette mümkün değildir.

Prof. Dr. Tevfik Dalgıç, 3 Ağustos 2009 tarihli Referans gazetesindeki köşesinde şöyle yazıyordu: “Önce konuya ülke imajı ile ulusal otomobil markası arasındaki ilişkileri ele alarak girmek istiyorum. Bu konuda bilimsel nitelikli değişik çalışmalar yapıldı. Ülke spesifik imaj konusu ile otomobil markası arasındaki ilişkileri inceleyen bilimsel çalışmalarda elde edilen sonuç, ulusal otomobil markası olan ülkelerin imajının güçlendiğini ortaya çıkarıyor. Yani otomobil markası olan ülkeler ve ülke imajı arasında doğru orantılı bir ilişki mevcut. Ülke imajının artması ise ülkenin diğer ürünlerine ve markalarına karşı duyulan talebi de artırdığını ortaya koydu. Bu sonuç daha önce yapılan ve kaynak ülke sendromu (country of origin phenomenon) konusu ile de doğrudan ilgili.”

Tabii Türkiye bu konuda çok geç kalmış durumda. Bu ciddi bir dezavantaj oluşturuyor. Belki de ilk yapılması gereken şey, geç kalmanın dezavantajını avantaja dönüştürebilme konusunda aklımızı ve fikrimizi işin içine sokmaktır ve pazar(lar)a bir sıçrama gerçekleştirerek girmektir. Takdir edersiniz ki işin bu yanı “Hadi yerli otomobilimizi üretelim.” temennisinin epeyce ötesindedir. Farklı bir paradigma her şeyi değiştirebilir, ama bu paradigma değişimini sağlayabilmek için işe “otomobil üretmek” kıskacının dışından bakabilmek şarttır.

Dünyadaki arz fazlasını, pazarın doygunluğunu ne ölçüde bir sorun olarak görüp görmeyeceğimiz de bu paradigma değişimine ve sıçramaya bağlıdır. Eğer meseleye “otomobil üretmek” diye bakmaktan kendimizi kurtaramazsak, elbette pazar doygunluğu ciddiye alınması gereken önemli bir sorundur. Eğer ürettiğimiz sadece bir otomobil olursa, bunu bırakın kendi hinterlandımızı oluşturan Arap dostlarımıza ve Türk kardeşlerimize satmayı, kendi vatandaşlarımıza bile zor satarız.

Tabii, Prof. Dalgıç’ın işaret ettiği gibi pazarlama ve markalama, öncelikle pazarı doğru okumakla başlar: Amerika’nın ünlü danışmanlık kuruluşu Booz&Co. tarafından yayımlanan “Strategy&Business Exclusive” isimli internet dergisinde dünya otomobil sanayiinin geleceğine yönelik bir araştırma yayımlandı. “Oto Sanayiinin En Güzel Yılları Henüz Gelmedi” başlıklı, Ronald Haddock ve John Jullens tarafından yapılan bu araştırma 29 Temmuz günü abonelere iletildi.

Rapor, ülkeleri üç gruba ayırıyor: (1) Çok hızlı gelişen ekonomiler... Bunlar arasında Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Malezya, Arjantin, Meksika, Türkiye, Tayland, İran ve Endonezya var. Bu ülkelerde milyonlarca aile alacakları ilk otomobilin hesaplarını yapmakla meşguller. (2) Düşük hızla gelişen ekonomiler... Bu ülkelerin hükümetleri orta sınıf yaratmak için çalışıyorlar ve 2020 yılından itibaren bu ülkelerde de otomobile yönelik talepler birdenbire patlayacak. (3) Gelişmiş ekonomiler... Bu ülkeler bugünkü Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya’dan oluşuyor. Buralarda otomobile olan talebi ekonomik kalkınma değil, nüfus artışı ve otomobil yenileme eğilimleri belirleyecek.

Öyleyse belki de pazar var, ama yalın gerçek şu ki pazarlama yoksa pazar da yok. Üretmek yetmez.

THE BRAND AGE DERGİSİNİN KASIM 2011 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

Çarşamba, Kasım 16, 2011

| Bu gidişle Ankara’ya daha çoook amblem gerekecek!

Geçen sayımızda Ankara’nın yılan hikayesine dönen amblem konusuna değinmiş ve yazımızı “Teknik ve estetik değerler açısından üç bin yıllık Hitit uygarlığı mirasının yanına bile yaklaşamayan bir simge yaratamadıktan sonra neyi tartışıyoruz, ne için ısrar ediyoruz ki?” cümlesiyle bitirmiştik.

Aslında o yazıda bu meseleyle ilgili söylenmedik bir şey bıraktığımı düşünmüyorum, ama bu yılan hikayesi öylesine hızlı akıyor ki, Melih Gökçek’in bir iki rötuşla Belediye Meclisi’nden geçirttiği Atakuleli amblem yeniden mahkeme kapısından dönüverince, yine Gökçek’in icadı olan ve ortaya çıktığından bu yana unutulmaya yüz tutan kedi gözlü amblem bize bir kez daha göz kırptı ve tartışma yeniden açıldı. E, madem öyle, biz de tartışmaya devam edelim.

Sayın Gökçek’in elinde Hitit güneşine alternatif iki tane amblem var, bir Atakuleli, camili amblem, diğeri de Cats müzikalinin afişinden, FİBA’nın kedisinden veya başkanımızın evine giderken her gün önünden geçtiği bir halı dükkanının tabelasından esinlenildiği söylenen kedili amblem... Sanıyorum bir üçüncüsüne de ihtiyaç duyulabilir, çünkü her amblem mahkemeden döndüğünde Ankara Belediyesi iskambil kağıdı gibi bir diğerini sürüyor masaya... Şimdi de öyle oldu ve Belediye Meclisi kedili amblemi Ankara’nın amblemi olarak ilan etti. Yeni bir mahkeme reddi, Ankara keçisi veya Ankara tavşanını önümüze getirebilir diye düşünüyorum.

Geçen yazıda da söylemiştim; benim baktığım yerden öncelikli mesele ne cami ne kedi ne keçi ne de Hitit güneşi... Mesele şu ki, Melih Gökçek hiç de uzmanı olmadığı bir konuda uyduruk bir amblem yaptırıyor, kendisi kararını veriyor, Belediye Meclisinden geçiriyor ve bunu da koca şehre dayatıyor.

Mahkeme çok mu anlıyor bu işten? Tabii ki hayır. Mahkeme acaba hangi bilirkişiden uzman görüşü alıp kararını verdi, o da belli değil. Bir uzmanlık konusu Belediye Başkanı’yla mahkeme arasında gidip gidip geliyor. Gökçek konuyla ilgili bir de fetva veriyor, “Bizimki amblem değil, logo.” diye. “Mahkeme logoyla amblemi birbirine karıştırıyor.” diye de ekliyor. İyi de, üstünde tartışılan şey amblemler. Bunları logo yapan, üstünden kamyon geçmiş, bu nedenle de anatomisi bozulmuş Ankara yazıları... Bu muhteşem amblemden sıra tipografi tartışmaya gelemedi ki henüz.

Ardan Ergüven, konuyla ilgili yazısında Gökçek’in bu fetvasına karşı şöyle cevap veriyordu: “Logo bir kurumu, organizasyonu veya kişiyi temsil eden grafik bir şekil ya da amblemdir. Yani Sayın Gökçek’in belirttiğinin aksine logo da bir amblemdir. Günümüzde ürün veya hizmet üreten kuruluşlara kimlik oluşturan, sözcük özelliği göstermeyen, soyut ya da nesnel görüntülerle oluşturulan logolar, firma ya da ürüne kişilik kazandırır ve benzerleri arasında fark edilmesini sağlar. Logonun görevi, olabilecek en basit şekilde işaret etmek ve göstermektir.”

Ergüven, aynı yazısının şu paragrafla bitirmişti: “Bilgisayar teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte grafik tasarım, çok hızlı ve kolay uygulanan bir alana dönüşmüştür. Bu nedenle kısa bir süre içinde harika logolar tasarlanabileceği düşünülmektedir. Başarılı logolar ve kurumsal kimlikler yetenekli, bilgili ve deneyimli ekiplerin uzun süreli çalışmalarının ürünüdür. Gülen Ankara Kedisi deneyimi Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin marka ve tasarım uzmanlarına ihtiyacı olduğunu göstermektedir. Unutmayalım; bilmemek değil, öğrenmemek ayıptır. Doğru yönetilen bir tasarım süreci Ankara’nın hak ettiği logoya kavuşmasını sağlayacaktır.”

Kedili amblemin ortaya çıkış sürecini bizzat tasarımcısının ağzından dinlediğimizde meseleye nasıl bir ciddiyetle yaklaşıldığı da ortaya çıkıyor. Ramazan Türkmen anlatıyor: “Ankara, Büyük Avrupa Ödülü’nü aldığında ödül töreni için şehri tanıtan kitap hazırlanacaktı, bu kitapları hazırlayan firma kitap kapaklarını benim yapmamı istedi. Yani bana direkt olarak Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden böyle bir talep gelmedi. Ankara’yı tanıtan bir sembol hazırlanacaktı, ben de Ankara kedisini seçtim. Ankara keçisi daha önce kullanıldığı için tercih etmedim. Hazırlamam yaklaşık bir ay sürdü. Kedi asil, temiz bir hayvandır. Ben tasarımı hazırladıktan sonra Melih başkan çok beğenmiş ve son bir ay içerisinde bunu logo olarak kullanmaya karar vermiş.”

Bu kedinin ortaya çıktığı günlerde Milliyet gazetesinden Ece Emre’nin haber-röportajında grafik tasarımcı Bülent Erkmen şunları söylüyordu:

“Ankara’nın yeni logosu, tasarım değeri olarak ciddiye alınmayacak kötülükte bir ‘şey’. Adeta bir internet şakası... Bir kent ya da o kentin yerel yönetimini temsil edecek logo, o kentin sahip olduğu değerler ve özellikler arasından tercih edilenin logolaştırılmasıyla ortaya çıkar. Bu, ismi kent ismini taşıyan bir ürün (İzmit pişmaniyesi) ya da gece kulübü (Ankara taverna) logosu gibi olmamalı. Logo, şu an, şimdi, bugün yapılmış, yarın da değişebilirmiş gibi olmamalı. Geleceğe kalabilecek, değişen yerel yönetimlerin değiştirmeye çekineceği ‘ağırlıkta’ olmalı. Yerel yönetimin logosu olduğu kadar kentin de logosu olmalı.

Mevcut kent logolarının genel olarak şu kriterler üstüne kurulduğunu görüyoruz: Kentsel değere ve önem sahip yapı ve anıtlar (Berlin, Beyoğlu), kentin coğrafi ve doğal özellikleri (Nice, Santa Monica), tarihsel önemi olan kentsel armalar (Venedik, Lyon) ve iletişim değeri olan, kent isminden yola çıkan ya da kentsel özellikleri simgeleyen soyut formlar (Londra, Prag, Hong Kong, Barcelona).
Bana soracak olsalardı; bu bilgiler ışığında çeşitli mesleklere mensup, Ankaralı, Ankara’da yaşayan 20-25 kişilik bir ‘âkil insanlar topluluğu’ oluşturmalarını, onlarla bir ‘workshop’ çalışması yapmalarını ve Ankara’nın sahip olduğu değerler/özellikler arasından bir tercihte bulunmalarını, bu topluluğun onayıyla seçilecek ‘simge konusu’nun iyi bir tasarımcı tarafından logolaştırılmasını ve mutlaka Ankara için bir Kurum Kimliği Rehberi tasarlatmalarını önerirdim. Ve onlara ısrarla hatırlatmak isterdim: Logo ‘bir şey’dir, kurumsal kimlik ‘her şey’! (...) Logo niyetiyle yapılan bu ‘şey’ o kadar kötü ki ‘Cats’ müzikaline benziyor demek ‘Cats’ tasarımına ve ‘Cats’in tasarımcılarına haksızlık olur.”

Benim de Sayın Gökçek’e tavsiyem öncelikle bu işin bir uzmanlık alanına girdiğini kavraması, “Bu bir amblem değil, logo!” derken kimlerden akıl alarak konuşuyorsa onların uzmanlık derecelerini hemen sorgulaması, “Valla benim çok hoşuma gitti, çok sempatik buldum.” gibi öznel yargılarla tek başına amblem-logo değerlendirmeleri yapmaması, üç bin küsur yıllık Hitit güneşinin kendi siparişleri sonucu ortaya çıkan şeylerden teknik ve estetik açıdan fersah fersah önde olduğunu anlaması ve eğer bunu değiştirecekse en azından bu çıtayı aşması gerektiğini bilmesidir.

Umuyorum ki, ilerleyen zamanlarda bu konuyla ilgili bir de keçi ya da tavşan yazısı yazmayız.

GRAFİK TASARIM’IN EYLÜL-EKİM 2011 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

Pazar, Kasım 13, 2011

| Kelimelerin macerası ve sogan dolma

Aşağıdaki fotoğrafı bir Bosna-Hersek gezisi sırasında Mostar’da çekmiştim. Šadrvan isimli restoranın menüsü... Menüdeki “Sogan Dolma” ve “Japrak” isimleri dikkatinizi çekmiştir. Bunda pek şaşılacak bir şey yok tabii, çünkü Boşnak diline Osmanlı döneminde bazı Türkçe kelimelerin geçmiş olması doğal. Benim dikkat çekmek istediğim şey ise kelimelerin yaşadığı farklı maceralarla ilgili.



Boşnak dilinde ne “sogan” ne de “dolma” kelimeleri var, fakat bir yemek adı olarak “sogan dolma” var. “Japrak” da “yaprak” anlamına gelmiyor, sadece “yaprak dolma” demek.

Evet, birçok dilde başka dillerden geçmiş kelimelerin benzer maceralarını izlemek mümkündür, bunlar da öyle. Sadece canlı örnekler olarak aktarmak istedim.