9 Şubat 2011 Çarşamba

| Tıp göstergeleri ve ayırıcı tanı

Önceleri Michel Foucault’nun üstünde çalıştığı, sonra da Roland Barthes’ın kafa yorduğu tıp göstergeleri, aslında bir hastalığı teşhis etmek için kullanılan bedensel semptomları işaret eder.


Barthes, Göstergebilimsel Serüven adlı kitabında şunları yazar: “Tıpta göstergeyi, eğer bir özelliğin eksikliği ya da yokluğuyla belirlemek istiyorsak, bu durumda, söz konusu göstergenin bir anlam belirtmek için, kendi yerine gereksinimi vardır, yani bedensel bir uzama gereksinimi vardır. Bedendeki yeri belirli olmayan yani sözgelimi hastalık ateşi gibi, yeri bütün bedenin kendisi olan tıp göstergeleri sınıfı tasarlamak söz konusu olsa bile, gösterge bedenin belli bir yerine göre bir anlam belirtir. Görülüyor ki, göstergenin kendi anlamıyla işlevini yerine getirebilmesi için, tıp göstergebiliminin bir çeşit bedensel dayanağa, belirlenmiş bir yere gereksinimi vardır. Dilin düzeneğinden ayrıldığı nokta da işte budur, çünkü dilde böyle bir şey söz konusu değildir. Dilde, sesbilimin inceleme konusu olan ses, kendisinden bağımsız olan bir özdek üstünde yer almaz.”

Barthes, bu paragrafta dil göstergeleriyle tıp göstergeleri arasındaki farka dikkat çekiyor. Yine o, şimdi hangisi olduğunu hatırlayamadığım bir kitabında dil göstergesinin ayırıcı özelliklerine dikkat çekiyordu. Mesela, “tüzük”le “yüzük” arasındaki bir tek ses farkı göstergeyi birbirinden tamamen kopararak bütünüyle ayrıştırır. Nitekim yazıya aktarılan bazı göstergelerde, mesela “c” ve “ç”de bu ayırıcı unsur bir noktaya kadar iner.

Ateş, halsizlik, bulantı, şişkinlik, semptomun bedendeki yeri gibi birçok gösterge, aslında birçok hastalığın ortak gösterenleridir. Yani bunlar, sayılamayacak kadar çok hastalığın belirtileri olabilir. Hekim, bir hastalığı diğer hastalıklar arasından ayırabilmesi için bir ayırıcı tanıya ihtiyaç duyar. Bu, uzman olmayan birinin fark edemeyeceği ölçüde küçük bir belirti olabilir. Hatta bu ayırıcı belirtiler ancak birtakım cihazlar marifetiyle görülebilir.

Nerden çıktı bu konu derseniz, birkaç gündür zorunlu olarak bu göstergelerle uğraşıyorum. Varacağım nokta ise şu: Bir kategori, birçok ortak özelliği bünyesinde barındırır, o kategorinin ürünleri de bu özelliklere ve ortak teamüllere kayıtsız kalamaz. Oysa farklılaşmayı sağlayan şey, belki de küçücük bir emareden ibarettir. Ama o küçük emare bütün yapıyı bambaşka bir şeye dönüştürür.

Aslında küçük bir fark, büyük bir farklılığın temeli olabilir.

8 Şubat 2011 Salı

| Şifrenin şifresinin şifresi!

Melih Altınok, bugün Taraf gazetesindeki köşesinde, Karl Marx’ın, “Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i” isimli kitabında farklı bir bağlamın örneği olarak yazdığı bir paragrafı alıntılayınca uzun süredir notlarım arasında yer alan, fakat elimin değmediği bir konuyu hatırlattı bana... Hazır Marx’ın bu isabetli örneği önümüze düşmüşken biz de konuya kısa bir giriş yapabiliriz diye düşündüm.


Alıntının bir bölümü şu: “Yeni bir dil öğrenen kişi de acemiliğinde her sözü önce anadiline çevirir; oysa ancak hafızasında anadilini yoklamaksızın yeni dilin içinde devindiğinde, o dilin içindeyken, içine doğmuş olduğu dili unuttuğunda, yeni dilin ruhunu ele geçirebilecek, o dilin içinde özgürce söz üretebilecektir.”

Yeni bir dili gerçekten öğrenmenin anadilden çeviriler yapmak şeklinde konuşarak mümkün olmadığı zaten bilinen bir gerçek. Fakat, dilbilimci olmayan bir düşünürün konuyu anlatırkenki üslubu çok daha güzel geldi bana. Hatta, onun asıl meselesini biz bu konunun örneği olarak bile kullanabiliriz: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve, onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar.” (a.g.e.)

Bir dil sistemi kavramlara açılan şifrelerden (code) oluşur. Eğer kullandığınız anahtarla doğrudan o kavramın şifresini çözemiyorsanız ister istemez kendi bildiğiniz bir anahtara yönelirsiniz. Elinizdeki anahtar ise kendi anahtarınızı açan bir araca dönüşür. Yani, bir kod sizi kendi kavramına yöneltemeyince sizdeki başka bir koda yöneltir.

Örnek: “Apple” sözcüğü sizin zihnininzdeki “apple” kavramını açamaz, çünkü sizde bu kavram yoktur. Bu nedenle “apple”ı duyduğunuzda onu önce sizdeki "elma” koduna çevirirsiniz, “elma” kodu da sizi "elma” kavramına götürür.

Dolambaçlı bir yol değil mi? Evet, ama daha kötüsü, “elma” kavramıyla “apple” kavramı da birebir aynı değildir ve asıl büyük sorun da buradadır.

4 Şubat 2011 Cuma

| Yeter ki adaletin terazisi şaşmasın!

İstanbul Adalet Sarayı “Avrupa’nın en büyük, dünyanın ise en modern adliyesi” olarak tanımlanıyor. Yaklaşık 250 milyon lira keşif bedeliyle ihale edilen yeni adliye binası, 343 bin metrekare (nerdeyse 60 futbol sahası büyüklüğünde) inşaat alanından oluşuyor.


Hadi birkaç rakam daha aktaralım: Yeni adliye binasında 457 adet tuvalet, 48 yürüyen merdiven, 450 kişilik bir konferans salonu, 93 asansör, 450 yangın çıkışı ve 83 bin metrekare otopark yer alıyor. Adalet Sarayı’nın içinde ise 350 duruşma salonunun dışında, yemekhane, kafeterya, kütüphane, kreş, konferans salonu, postane, banka şubeleri, nüfus memurluğu, lostra, kuaför salonu, jimnastik salonu ve sağlık ünitesi gibi bölümlerin de yer alması planlanıyormuş. İnşaatında ise 37 bin ton demir, 260 bin metreküp beton kullanılmış.

Türk mimarisi ve modern mimarinin bir sentezi olduğu iddia edilen İstanbul Adalet Sarayı’yla ilgili aktardığım bu kadarlık veriyle gerisini hayal edebilirsiniz artık. İstanbul’da yaşayanlar, tamamlanmasına az kaldığını sandığım inşaatı birkaç yıldır görüyorlardır zaten.

Roma’daki Coliseum’u hatırlatan binanın önünden ben de zaman zaman geçiyorum. Yukarıdaki fotoğrafı da dün çektim.

Dikkatinizi çekmek istediğimi husus, fotoğraf cep telefonuyla çekildiği için okumakta güçlük çekeceğinizi düşündüğüm, kırmızı çember içine alınmış olan “İstanbul Adalet Sarayı” yazısı... Pirinç kutu harflerle doğrudan taş kaplama yüzeyin üzerine uygulanmış bu yazıyla ne alıp veremediğim olabilir ki? İzah etmeden önce, fotoğrafta iyi algılanmadığı için binanın dijital perspektifi üzerine simüle ettiğim yazıya bir kez daha bakalım.


1.
Bu persektiften de çok iyi anlayabileceğiniz gibi, belli ki, bu devasa binanın mimari tasarımı aşamasında üzerine bir şey yazılacağı hiç düşünülmemiş.
2.
Binanın tamamlanmasına yaklaşınca, “E, koca bina yaptık, yazısız olur mu?” sorusu kafaya dank ettiğinde, E-5’ten de rahatlıkla görülebileceği hesap edilerek ana giriş kapısının sağ tarafına düşen dik yüzeyin özellikle üst tarafı yazı için uygun görülmüş.
3.
Diyelim ki, bu da tamam. Fakat, bir “saray” için seçilip uygulanacak font bu mu olmalıdır?
4.
Onu da geçtik, peki, “beyaz boşluk” ve “grafik eleman” bütünlüğü böyle mi kurgulanır? Mahkeme ilamlarını yazarken kağıdın sağ ve sol marjlarını böyle farenin bile geçemeyeceği kadar dar mı tutuyorsunuz? Bu işin kararı tabelacıya bırakılır mı?


Birkaç yıl önce Grafik Tasarım dergisinde “Mimari, endüstriyel tasarım, basın, sinema ve... Disiplinler arasında yalpalayan grafik tasarımı!” başlıklı bir yazı da yazmıştım. Bu tür sorunlarla çok yerde karşılaşıyoruz, fakat çeyrek milyarlık bir “saray” tasarlanırken bu konunun nasıl atlanabildiğini şahsen benim aklım almıyor. Her şeyden önce tartışılması gereken şey de budur. Sonradan bir tabelacıya sipariş edildiği çok belli olan bir imalatın üzerinde daha fazla çene yormaya gerek yok. Yüzyıllar öncesinin mimarlarının bile yazının mimari tasarım içindeki yerini ihmal etmediklerini gördükçe, bu “Türk ve modern mimarinin sentezi”ndeki aculluğu anlayabilmek insana daha da zor geliyor.

Grafik tasarımda simetrik ve asimetrik dengeden söz edilir. Benzer kurallar mimari tasarım içinde geçerlidir. Nitekim, resmi bir binada, hele hele bir adalet sarayında, terazi gibi simetrik dengeyi gözetmiş olmak doğru bir yaklaşımdır elbette. İnsan, daha sonra benim simetrik tasarımımı bozarlar kaygısıyla hassasiyet gösterir hiç olmazsa!


İşim mimarlık olmadığı için haddimi aştığımın farkındayım, ama belki bir açılım sağlamak açısından burnumu sokmakta yarar olabilir düşüncesiyle küçük bir öneride bulundum yukarıdaki uygulamayla... Kapının üstüne aynı malzemeyle eklenecek birkaç metrelik bir alnın yazı için kullanılmasıyla simetrik denge kurtarılabilir mesela. Aynı zamanda bu uygulama, yazı yerinin mimari tasarım aşamasında düşünüldüğünü zannettirir, yazının yama gibi durmasının önüne geçer. Doğru font seçimi de ayrı bir avantaj... (Resimlere tıkladığınızda daha büyüğünü göreceksiniz.)

Telif falan da istemiyorum, yeter ki adaletin terazisi şaşmasın!