27 Temmuz 2010 Salı

| Deleuze’ün izinde Proust göstergeleri ve marka

Göstergebilim, göstergeleri ve gösterge sistemlerini inceleyen bilimdir. Gösterge ise, kendi dışında bir şeyi gösteren her türlü nesne, varlık ya da olgulardır. İngilizce, Türkçe, Rusça, Fransızca vb. doğal diller, sağır ve dilsiz alfabeleri, çeşitli jest ve mimikler, trafik işaretleri, bayrak ve flamalar, reklam enstrümanları, moda yansımaları, bilim ve sanat terminolojileri, çeşitli sanatsal yaratımların tamamı birer göstergedir.


Bilgikuramsal dayanağını dilbilimden almasına karşın, çağdaş göstergebilim; anlambilim, fonetik, mimarlık, sosyoloji, psikanaliz, mimari, sanat, iletişim ve daha birçok bilim ve disiplinin oluşturduğu disiplinler arası bir bilim dalı haline gelmiştir. Gerçi, göstergebilimin kurucularından sayılan ünlü dilbilimci Ferdinand de Sassure, göstergebilimi, “göstergelerin toplum içindeki yaşamını inceleyecek bilim” olarak tasarlayarak tanımını epeyce geniş tutmuştur. “Dil, kavramları belirten bir göstergeler dizgesidir. Onun için de, yazıyla, sağır-dilsiz alfabesiyle, kutsal nitelikli simgesel törenlerle, bir toplumda incelik belirtisi sayılan davranış biçimleriyle, askerlerin bildirişim belirtgeleriyle vb. karşılaştırılabilirler. (...) Dilbilim, bu genel nitelikli bilimin bir bölümünden başka bir şey değil.” (Ferdinand de Sassure, Genel Dilbilim Dersleri, Çeviri: Berke Vardar, Multilingual Yabancı Dil Yayınları, 1998)

Yrd. Doç. Dr. Uğur Batı, reklam dilini göstergebilimsel perspektiften de incelediği yeni kitabı “Reklamın Dili”nde konuyla ilgili şunları yazıyor: “Sevgiliye uzatılan bir gül, tutkuyu, aşkı belirtir. Yani güle biz tutkuyu, aşkı anlattırmış oluruz. Bu ilişki içerisinde, bir gösteren, bir gösterilen, daha sonra tutku ve aşk vardır. Tutku, aşk ve güller birbirleriyle birleşerek göstergeyi oluşturur. Bu durumda, gösterilen, gösteren ve gösterge arasında ayrılmaz bir bağ vardır. (...) Aslında gösterge sisteminde yer alan tüm jest, gülüş, hareket vb., kendilerinin aracılık ettiği bir anlam ileticileridir. (...) Görüntüler, nesneler, sesler vb., anlam aktarımında kendi aracılığı ile söylenebilir şeydir. Korku filmlerinde havanın kararması veya fırtınalar kopması, kötü bir şeylerin olacağının ifadesidir. Burada aracılık görevini üstlenen, sadece fırtına ve havanın kararması değil, aynı zamanda bir söz parçasıdır. Gösterilenlerin anlamlandırılması kodlar, gelenekler ve bireysel farklılıklar nedeniyle farklı ‘derinliklerde’ olmaktadır.” (Reklamın Dili, Uğur Batı, Alfa Yayınları, 2010)

Marka konusuyla ilişkili olanların, marka, marka iletişimi, göstergeler ve göstergebilim arasındaki sıkı ilişki konusunda bir fikri vardır. Ben, Batı’nın “Gösterilenlerin anlamlandırılması kodlar, gelenekler ve bireysel farklılıklar nedeniyle farklı ‘derinliklerde’ olmaktadır.” cümlesinden hareketle devam etmek istiyorum. Evet, her ne kadar göstergeler, geniş bir uzlaşım gerektirirse de bireysel deneyimlerin öznelleşmesi çok doğaldır. Ortak deneyim alanının genişliği ise, bizi, gösterge değeri üzerinde düşünmeye iter.

Hepimiz çevremizi saran, açıldıkça açılan, biri açılınca içinden yenileri fışkıran şifreler dünyasında yaşıyoruz. Renkler, biçimler, sesler, tatlar, dokular ve kokular... Bu unsurlar, bazen eşyanın kendi nitelikleri arasında yer alarak nesnel gerçekliğin bir parçasını oluştururken, bazan da başka kavramlara, imgelere kapı açan göstergeler olarak tezahür ederler. Çoğu zaman da her iki niteliği birlikte taşırlar.

Ahmet Altan, 30 Ağustos 2009 tarihli Taraf gazetesindeki köşesinde şunları yazmıştı: “Marcel Proust’un çok yıllar önce keşfedip yazdığı gibi geçmişin anıları, kokular âleminin muhafızlığında saklanır ve her koku bir kapı açar o unutulmuş sandığınız zamanlara. Üstüne çörek otu serpilmiş pişkin pide kokusu, birçokları gibi beni de alır bir fırının kapısına götürüp bırakır. Vakit nedense sonbaharın son günleridir. Hava serincedir ve akşam inmeye hazırlanır. Kendine bir iş yaratmak isteyen yaşlı amcalarla çocukların biriktiği uzun kuyruktakiler, minare ışıkları yanmadan önce pideleri alıp iftara yetiştirebilmek için telaşlarını saklayan bir sabırla beklerler.”

Gerçekten de, bir pide kokusunun herkesin zihninde farklı farklı ne geniş dünyalar açabileceğini tahmin etmek zor değildir.

Marcel Proust, modern edebiyat klasikleri arasında yer alan “Kayıp Zamanın İzinde” adlı yedi ciltlik dev romanında, ısırılan bir madlen kurabiyenin kokusunu yüz sayfalık bir “anı”ya dönüştürerek bir “duyum”un nasıl sınırsız bir gösterge yeteneğine sahip olabileceğini göstermiştir.

Ekmeğin kokusu, ekmekle yapışıktır ve onun bir parçasıdır. Ama aynı zamanda o koku, bizim “kayıp zamanın izinde” yol almamızı sağlayan bir anahtardır. O koku, ruhumuzu bir zaman tünelinin içine çekerek zihinsel bir seyahate çıkarır bizi...

Ünlü Fransız filozofu Gilles Deleuze, Proust’un romanındaki göstergeleri “Proust ve Göstergeler” adlı kitabında incelemiştir: “Öğrenmek asıl olarak göstergelerle ilgilidir. Göstergeler soyut bir bilginin değil, zamansal bir çıraklığın konusudur. Öğrenmek bir maddeyi, nesneyi, varlığı her şeyden önce deşifre edilmesi, yorumlanması gereken göstergeler yayıyorlarmış gibi ele almaktır.” (Gilles Deleuze, Proust ve Göstergeler, Çeviren: Ayşe Meral, Kabalcı Yayınları, 2004)

Deleuze, deneyim konusunu ise şöyle açar: “İlk kez gördüğümüzde hayal kırıcı olmayan çok az şey vardır. Çünkü ilk kez denilen şey aslında deneyimsizlik halidir; henüz göstergeyi nesneden ayırt edecek durumda değilizdir, nesne araya girer ve göstergeleri karıştırır. (...) Her izlenimimizin iki tarafı vardır: ...yarısı nesnenin içine gömülüyken, sadece bizim bilebileceğimiz diğer yarısı da izlenimin benliğimizdeki uzantısı.”

Şimdi, aynı kitaptan arka arkaya birkaç paragraf alıntılayacağım. Marka konusuyla ilgili olanlar (ki hepiniz öyle olmalısınız), bu paragraflarda geçen “nesne”leri “ürün” olarak okuyabilirler:

“Göstergeler, kutular ya da kapalı kaplar gibi nesnelerden ortaya çıkar. Nesneler, mahpus bir ruhu, kapağı aralamaya çalışan başka bir şeyin ruhunu ellerinde tutar.”

“Maddi anlam, canlandırdığı ideal bir öz olmadan hiçbir şey değildir. Yanlış, hiyerogliflerin ‘sadece somut nesneleri’ temsil ettiğini sanmaktır.”

“İnançlarımızdan ilki, nesneye taşıyıcısı olduğu göstergeleri atfetmektir. Her şey bizi buna iter: Algı, tutku, akıl, alışkanlık ve özsaygı.”

“Göstergeyi, onu yayan nesneye mal etmek, göstergenin yararını nesneye atfetmek, algının ya da temsilin en doğal yönelimidir.”

“Kuşkusuz gösterge kendisini yayan nesneden daha derindir, ama gösterge yine de hâlâ nesneye bağlıdır, hâlâ yarı yarıya nesneye gömülmüş durumdadır.”

Deleuze’ün Proust’tan alıntıladığı şu paragrafı ise marka yaratımı açısından bir manifesto cümlesi olarak kabul edebilirsiniz:

“Hem bizim bahçedeki hem M. Swann’ın bahçesindeki bütün çiçekler, Vivonna Nehri’nin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün Cobray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanından dışarı fırladı [Swann, s. 53].”

Minik bir çay fincanından...

THE BRAND AGE DERGİSİNİN TEMMUZ 2010 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

23 Temmuz 2010 Cuma

| Akılcı kandırmaca!

“Modern sanayi toplumlarında nesne nadiren kusursuz bir fetiş niteliğine sahiptir. Genellikle nesneden çalışması, yani teknik bir işleve sahip olması beklenmektedir. Nesneler çalışır durumda olmalı ya da bir işe yaramalıdır. Bu nesnel bir amaca hizmet etmekten çok nesneye ek bir mana kazandırmak şeklinde olmalıdır. Çalışmayan bir nesne, prestij aracı olma özelliğini yitirebilmektedir. Burada da kullanım değerinin aslında gösterge değişim değerine yataklık yaptığı söylenebilir.” (Jean Baudrillard, Gösterge Ekonomi Politiği Hakkında Bir Eleştiri, Çeviren: Oğuz Adanır – Ali Bilgin, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2009)


Baudrillard, bir başka kitabında da (Jean Baudrillard, Nesneler Sistemi, Çeviren: Oğuz Adanır – Aslı Karamollaoğlu, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2010) şunları yazar: “Bu dekor ve ortamla ilgili değerler çözümlemesi bütün sistemin İŞLEVSELLİK kavramı üstüne oturduğunu göstermektedir. Renkler, biçimler, malzemeler, dekor ve mekan tamamıyla işlevseldir. Bütün rejimlerin demokratik olmaya çalışması gibi bütün nesneler işlevsel olmaya çalışmaktadır. Modernleşme sayesinde çok büyük bir saygınlık kazanan işlevsellik kesinlikle karmaşık bir terimdir. ‘İşlev’ sözcüğünden türetilen bu terim nesnenin kendini gerçek dünya ve insani gereksinimler arasında kurduğu doğru ilişkiler sayesinde var ettiği türden bir anlama sahiptir.”

Modernizmin bir çeşit rasyonel bahaneleri arasında yer alan işlevsellik, aslında sadece nesnelerle de sınırlı değildir. Modern ideolojiler de modern satıcılar gibi mutlaka akılcı ve bilimsel bir zemine oturturlar kendilerini...

“Tatile gitmeliyim, çünkü on bir aylık yorgunluğumu ancak böyle atabilirim ve gelecek on bir ay için kendimi böyle yenileyebilirim.”

“Evet, bu tişört çok pahalı, biliyorum. Fakat inanır mısın, çok kaliteli ve terletmiyor.”

“Harf devrimi zorunluydu, çünkü eski yazının okunması zordu. Bu nedenle toplumda okuma yazma oranı çok düşüktü.”

“Çamaşır makinemde Calgon kullanıyorum, çünkü kireçli su makinemde pahalı arızalara yol açabilir.”

“Avrupa’yı ezip yok etmeliyiz, çünkü onlar Almanya’yı yok etmeye yemin ettiler.”

“Çok çocuk yapmamalıyız, çünkü daha fazla yaparsak onları yararlı bir yurttaş olarak yetiştirmeye gücümüz yetmez.”

“Evet, lezzetsiz, ama çok sağlıklı!”

Örnekleri çoğaltabilirsiniz, uzatmayalım. Baudrillard’ın ilk alıntıdaki “Bu nesnel bir amaca hizmet etmekten çok nesneye ek bir mana kazandırmak şeklinde olmalıdır.” cümlesinden ilerlersek, aslında işlevsel değerlerin de simgesel değer hanesine yazıldığını söyleyebiliriz. Yani, “kullanım değeri gösterge değişim değerine yataklık yaparak” simgesel değeri büyütür.

Ve biz, hayatımız boyunca, kullandığımız nesnelerin, düşüncelerimizin, tutumlarımızın sağlam bir rasyonel zemine oturduğundan o kadar eminizdir ki, aksini iddia edenlere karşı savaş açarız. Çünkü inşa ettiğimiz “göstergeleri” kaybettiğimiz anda kendimizi de kaybedecek hale gelmişizdir. Ne kadar akılcı!

Buna “akılcı kandırmaca” diyelim mi?

18 Temmuz 2010 Pazar

| Eski defterlerde Türkiye’nin bankacılık fotoğrafı...

Eski defterlerimi karıştırırken 1999 yazında yaptığımız bir kampanyaya rastladım. Bugün, kampanyanın altında imzası bulunan bankalardan sadece birkaçı hayatta...


Tüm bankaların ATM noktalarındaki hizmetleri birleştiren “Ortak Nokta” projesinin altında imzası bulunan bankalar şunlarmış: A Bank, BanKapital, Denizbank, EGS Bank, Etibank, İktisat Bankası, Kentbank, MNG Bank, Sitebank, Şekerbank, Tarişbank, Yurtbank, Anadolu Bank, Citibank, Egebank, Esbank, Finansbank, İnterBank, Koçbank, OyakBank, Sümerbank, TEB, Tekstilbank.

Projenin başındaki isim ise İlhan Sungur’du. Hey gidi günler!...

16 Temmuz 2010 Cuma

| Görgü 2.0; notu sıfır olmasın!

BU YAZIYI YAZMAYA A. SELİM TUNCER’İN BLOĞUNDA YAZDIĞI DEĞERLİ YAZILARIN YORUMLARINI OKURKEN HAYRETLER İÇİNDE KALDIĞIMDA KARAR VERDİM. DAHA SONRA FARKLI SOSYAL MEDYA ORTAMLARINDA YAPILAN YORUMLARI VE HATALARI GÖRDÜKÇE YAZMANIN İSABETLİ OLACAĞINI GÖRDÜM. DİLERİM SİZ DE GERÇEK YAŞAMDAKİ GÖRGÜ KURALLARINA UYMAYA VERDİĞİNİZ ÖNEMİ SOSYAL MEDYA ORTAMLARINDA GÖSTERMEYE KARŞI DUYARLI OLURSUNUZ. [ YARD. DOÇ. DR. FERAH ONAT *]


Sosyal alemin her türlü nimetinden yararlanıyoruz. Arkadaşlarımızı buluyoruz, yazıyoruz, anında tepkiler alıyoruz, beğeniyoruz, beğeniliyoruz, paylaşıyoruz, aktarıyoruz. Hızlı bir tarfik sürüp gidiyor gün boyu. Akşam saatlerinde 23.00-24.00 arası en yoğun saatler olarak yerleşti gitti. Tüm bu heyecanlı trafiğin ötesinde günlük yaşamın stresi, ezikliği, yılgınlığı da taşınıyor sosyal aleme.

Blog yazıları, kişisel yorumlar, forumlara eklenen tartışma konuları içerisinde gün geçmiyor ki bir hakarete, kırıcı söze rastlanmasın. Özellikle entellektüel düzeyi yüksek, işinin ehli yazarlar tarafından yazılan blog yazılarının, friend feedde paylaşılan mesajların altına gelen yorumlardaki aşağılamalar, küçümsemeler, karşılıklı kaba atışmaların dozu inanılmaz boyutlara ulaşmış durumda. Web 3.0 gelmeden, lokasyon paylaşımı ve sataşmaları başlamadan Web 2.0’ın sosyal yaşamını nasıl çekilir hale getireceğimizi düşünmenin zamanı geldi de geçti bile.

Etiket kelimesi Türkçe’de fiyatlandırmanın veya ürün özelliklerinin tüketiciye gösterilmesi için kullanılıyor. Ancak Fransızca’da ve diğer dillerde etiquette kelimesi sosyal yaşamdaki görgü kurallarını anlatıyor ve ticket- yani bilet kelimesinden geliyor. Bir sosyal ortama biletiniz ya da davetiyeniz varsa ancak o zaman giriş yapabilirsiniz. Bunun için de resmi kuralları bilmeniz ve diğer gereklilikleri yerine getirmeniz gerekiyor. Netiket (netiquette) kelimesi ise internet üzerindeki görgü kurallarını anlatıyor. Sosyal medyanın içindeki trafiğe ilişkin de belirli düzenlemeler sürekli tartışılıyor. Görgü kurallarının içinde ağızdan ağıza pazarlamanın da ayrı bir etiketi ve etiği var onun da sınırları ayrı bir tartışma konusu aslında.

Genel olarak etiketin altın kuralı, “size nasıl davranılmasını istiyorsanız siz de öyle davranın”dır. Etiketin olduğu yerde etik kurallar da daha iyi uygulandığı için daha “görgülü” davranmaya çalışmakta yarar var.

İnternetteki görgü kullarının en belirgin olanlarını çuvaldızı kendimize batırarak sıralarsak:

Blog için: (http://bloggingwithoutablog.com/)
1.
Bir blog yazısını ve diğer yorumları tam okumadan yorum yapmayın
2.
Hiç bir blog yazısında yazarı ve yazılanları aşağılamayın
3.
Birisi sizin bloğunuzu ziyaret ettiyse ve yorum yazdıysa en kısa zamanda siz de onunkini ziyaret edin.
4.
Birisi sizin bloğunuza olumsuz bir yorum yazdıysa onu silmekte tereddüt etmeyin

Facebook için: (http://www.pcworld.com/businesscenter/)
1.
Sizi siz gibi gösteren bir profil resmi mutlaka olsun. Olduğunuzdan farklı gözükerek insanları hayal kırıklığına uğratmayın.
2.
Profil bilgilerinizde kendinizi çok abartmayın, yalan yanlış yazmayın, istediğiniz kadar bilgiyi koyabilme, istediklerinize gösterebilme özelliği bulunuyor. Özel yaşamınızı mümkün olduğunca gizleyin (evli olduğunuzu yazın ve çocukların isimlerini vermeyin, doğum gününüzü verin ama yılını yazmayın)
3.
Çoklu mesaj gönderimlerine cevap verirken sadece mesajı gönderen kişiye cevap verin. Çoklu cevap verdiğinizde “spam” yapmış durumuna düşersiniz.
4.
Duvar yazılarınızla haberleşerek program yapmayın, tüm arkadaşlarınızı davet etmiş oluyorsunuz. (Saat 7’de içmeye gidelim diye yazmayın.)
5.
Çok az arkadaşınızın anlayabileceği şakalar yapmayın, duvar yazınıza mesajlar atmayın.
6.
Facebook’un kendi gerçek yaşamımızın bir uzantısı olduğunu unutmayın ve her zaman kibar ve saygılı bir tonda yazışın.

Ekleme yaparsak;
- Bir kimsenin haberi olmadan onun resmini etiketlemeyin.
- Profil sayfasına gereksiz link atmayın.
- Sohbet ederken mutlaka zamanı olup olmadığını sorun ve kimseyi gerekmedikçe sohbet için rahatsız etmeyin.
- Gerçek yaşamda iyi tanımadığınız birisini sadece ortak arkadaşlarınız olduğu için “arkadaş” olarak eklemeyin, eklerseniz de saygılı bir şekilde nedenini yazın.
- Karşı cinsten tanımadığınız insanları rahatsız etmekten kaçının.

Friendfeed için: (http://www.davidrisley.com/)

- Aynı mesajı birden fazla yayınlamayın.
- İnsanlardan friendfeedde sizi izlemeleri için yalvarmayın. (Bloğunuza ff butonu koyarak bunu halledebilirsiniz.)
- Gereksiz yorumlarla ff’de gürültü yaratmayın.

Twitter için: (http://www.themorningnews.org/)

- Çok kişiyi izliyorsanız ve çok az izleyiciniz varsa siz bir spamcısınız, kimse sizi istemeyecek.
- Çok sık twit yazarsanız insanlar sizden bıkar.
- Küçük ve özel diyalogları gizli tutun, başkaları okumasın.
- Herkes özel günlerinizi ve kutlamalarınıza davetli olmadığı için bunları gizli tutun.
- Size doğrudan gelen mesajları cevaplamak zorunda değilsiniz, ancak bunun da bir bedeli olabilir- siz yine cevaplandırmaya çalışın.
- Bir soru sorduysanız mutlaka cevaplandırın.
- Twitter’da kaba olan gerçek yaşamda da kabadır.

Forumlar için: (http://www.wisegeek.com/)

- Güvenlik için kendi kimliğinizle forumlara yazmayın
- Forumlarda asla BÜYÜK HARF kullanmayın
- Görüşleri beğenmeyebilirsiniz ama görüş sahibini asla “Aptallıkla” veya daha kırıcı bir sözle rencide etmeyin.
- Aynı görüşü tekrar tekrar yazmayın. Forumun kapasitesini harcamış oluyorsunuz
- Forum ortamının huzurunu kaçıracak şekilde yazılar yazmayın, bu internet şiddetidir.
- Forum ortamı çok çatışmalı hale geldiğinde moderatöre yazışmaları kopyalayıp gönderin.

E-postalarla ilgili görgü kuralları uzun zamandır yazılıp çiziliyor ama tekrarlamakta yarar var.

E-postalar için: (http://www.emailreplies.com/)

- Sadece yazacağınız konuya odaklanın
- Her zaman yazılı iletişim kurduğunuzu unutmadan, tüm noktalama işaretlerini ve imla kurallarını kullanın.
- Size sorulan soruları mutlaka cevaplandırın
- Gelen e-postaları mümkün olduğunca en kısa zamanda cevaplandırın, cevaplayamıyorsanız ofis dışındayım yazan otomatik mesaj gönderin ya da yazamama nedeninizi söyleyin.
- Gereksiz dosyaları eklemeyin. İlla ki bir dosya gönderecekseniz önceden izin alın- karşı tarafın kapasitesini kullandığınızı unutmayın.
- Uzun cümlelerden, acil ifadesinden, BCC yapmadan toplu mesaj gönderimi yapmaktan her zaman kaçının.

* Yazan: Yard. Doç. Dr. Ferah Onat,
Yaşar Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü Başkanı

10 Temmuz 2010 Cumartesi

| “İhmal edilmiş şıklık” ve kot taşla(t)ma vicdansızlığı...

Bizim gençliğimizde taşlanmış blucinler olmadığı için Amerikan pazarından aldığımız pantolonlar ya giyile giyile kendisi beyazlar ya da birtakım müdahalelerle biz beyazlatırdık. Kot beyazlatmanın çamaşır suyuna basmak, denize kotla girip kumlarda yuvarlanmak, tel fırçayla fırçalamak, taşa sürtmek gibi yöntemleri vardı.


Beyazla(tıl)mamış blucin asla makbul değildi. “Solcu” parkaların altında bile beyazlamış “Amerikan” kotları olmalıydı, Amerikan pazarından yeni alınmış ya da Avrupa’daki akrabalarımız tarafından hediye olarak getirilmiş “taze” blucinleri giymek hiç hoş değildi.

Şimdi hazır beyazlatılmış ve yırtık pırtık eskitilmiş olarak satılıyor blucinler... Rekabetin acımasız vahşiliğine vicdanlarını teslim eden bazı üreticiler ise insan canı pahasına ilkel yöntemlerle yapıyor bu işlemi...

Kot beyazlatmada amaç, bir yaşanmışlık ve eskimişlik duygusu yaratmaktır. İki dirhem bir çekirdek giyinmek, ortalıkta jilet gibi dolaşmak doğru değildir çünkü... Buna “ihmal edilmiş şıklık” diyenler var. Bakımlı olmakla birlikte saçınızın bir iki perçem dağılması, kıravatınızın hafifçe bir yana kayması, pantolonun diz arkası ve kasıklara gelen bölgelerinin ütüsünün bozulması, ayakkabının oynak bölgelerinde izler oluşması gibi kusurlar sizi vitrin mankeninden ayıran, yaşadığınızı ve nefes alıp verdiğinizi gösteren unsurlardır aslında...

Dikkat edin, yukarıda sözünü ettiğim vicdansızlar, kot beyazlatmanın ne anlama geldiğini bile bilmedikleri ve sadece piyasayı taklit ettikleri için kataloglarında ütüsüz blucin görmeye tahammül edemezler. Pantolonlarını giydirdikleri fotomodeller jilet gibi olmak zorundadırlar illaki!

Vicdan olmadığı gibi akıl da yok bunlarda!