Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Pazartesi, Kasım 30, 2009

| Olayın dışında kalmak, olayın içine dalmaktan daha iyidir

Bir kitabı karıştırırken rastladım ve hatırladım; McLuhan’ın, gazetecilik mesleğinin elektronik çağda farklı bir boyut kazandığıyla ilgili görüşünün, aslında “Gazeteler ölüyor mu?” başlıklı yazımda yer alması gerekirdi. Atlamışım.


Şöyle: “Ona göre önceden gazeteci olayın yanlılarını ve karşıtlarını vererek durumun objektif bir fotoğrafını oluşturmaya çalışırdı. Daha önce gazeteciler bir olayın kırk farklı tarafı ve hatta bin farklı yönünün olabileceğini hesaba katmazlardı. Ancak daha sonra bu gazetecilik ortadan kalkmış ve Truman Capote, Norman Mailer ve Tom Wolfe’un başını çektiği yeni bir gazetecilik oluşmuştur. Yeni gazetecilik McLuhan’a göre size hiçbir tarafı vermez. Sizi bütün olayı anlayabileceğiniz şekilde olayın içine daldırır. Dolayısıyla siz bir yangının ortasında, bir kongrenin ortasında bulursunuz kendinizi.”

Söz konusu yazımda internetle basılı gazeteyi karşılaştırmış, fotoğraf ve sinema karşılaştırmasından yararlanarak internetle gazete arasındaki nitelik farkını aramaya çalışmıştım:

Şöyle özetleyebiliriz: Gazete, dış gerçekliğin dondurulmuş halidir, dış zamana göndermeler yapar. İnternet ise, kendi iç zamanına gönderme yapan devingen bir süreçtir. Gazete yakalar. İnternet medyası ise ‘şimdi ve burada’yı ıskalar, an’ı asla yakalayamaz, çünkü bir süreçtir. Gazete ile nesnel bir ilişki kurulabilir. (Burası çok önemli.) Bir nesne olarak gazete ve karşısında onu görüp değerlendiren bir özne vardır. İnternette ise özne, o zaman ve uzam içinde erir.

Gazeteler, internet ve televizyon karşısında, kendi zaafından kaynaklanan bu fırsatı değerlendirebilecek niteliksel dönüşümü sağlayabilirlerse hayatta kalma şansını yakalayabilirler. Çünkü insanın, gerçekten de bir fotoğraf karesiyle kurulan nesnel ilişkide olduğu gibi, dış gerçekliği bir “tefekkür” halinde yakalamaya ve onu sadece “dış gerçeklik” olarak değerlendirmeye ihtiyacı olduğunu/olacağını düşünüyorum. Ardından sürüklenmek değil avuçlarının içine almak, izlemek değil düşünmek, koşmak değil oturmak, yalnızca görmek değil tutmak, sürecin mahkumu değil o anki gerçeğin hakimi olmak...

Gazetenin bir “tefekkür”, bir “derin öğrenme” mecrası olabilmesi elbette kolay değil. Gazetenin, doğası gereği o anın kadrajlanmış bir fotoğrafı olması yetmez, o fotoğrafın niteliksel yapısı, tutturduğu dili, sunduğu lezzeti, bilgiye ve daha önemlisi bilgeliklere açtığı pencereleri, grafik üslubu, içtenliği ve daha birçok özelliğiyle her gün tatmin edici bir “kare” olarak gelmeli önümüze...

Evet, gördüğünüz gibi McLuhan da, eski usul gazeteciliğin, olayın objektif bir fotoğrafını oluşturmaya çalıştığını söylüyor. O yazıda ben de gazeteyi fotoğraf karesine benzetmiştim. Ancak McLuhan, yeni gazeteciliği, okuru, onun bütünü anlayabileceği şekilde olayın içine daldırdığı için bir biçimde kutsuyor. Ben ise, “olayın içine dalma”nın, “olayı anlama” konusunda güvence vermediğini düşünüyorum. Hatta bunun, aksine sonuçlar doğurması mümkündür, çünkü olayın içine dalmak, aynı zamanda olayın tarafı olmak demektir. Bu arada, McLuhan’ın elektronik medya derken ağırlıkla televizyonu kastettiğini, kendisinin İnternete yetişemediğini hatırlatmış olayım.

Bana kalsa, objektif ve analitik bir tanımlama yapabilmek için olayın dışında kalmak, olayın içine dalmaktan daha iyidir.

“Olayın içine dalmak” deyince, aklıma Yeni Şafak’ın birkaç yıl önceki reklam filmi geldi. Sadece aklıma geldi, daha ötesi için bir yorum yapmıyorum.





Çarşamba, Kasım 25, 2009

| Marka geçmişte büyüyerek geleceğe yürür

Geçen ayki yazıdan şurayı tekrar ederek başlayalım: “Kendisini algılayan biri bulunduğu sürece, devingen bir ufuktur dünyamız; bizim algıladığımız ya da tasarladığımız dünyadır, nesnel ve değişmez bir dünya değil: belki birinin dünyası olmayan dünya yoktur. Bunun sonucu olarak, dünya konusunda her türlü bilginin en azından üç etkeninin işlevi olduğu söylenebilir: dünyanın kendisi (uzam), onu ele alan özne (belli biri) ve her ikisinin de yer aldığı zaman (belli bir an). Bu üç öğeden birisinde en ufak bir değişiklik olmuşsa, dünya aynı dünya değildir artık. İster bizi çevreleyen gerçek evren söz konusu olsun, ister betimlenmiş ya da düşlenmiş öyküsel bir evren, üç ögeden biri için dogru olan, öbür ikisi için de doğrudur. (...), uzam içindeki her yer değiştirme zamansal yapının yeniden düzenlenmesini gerektirecek, aynı biçimde, zaman içinde her yer değiştirme de uzamsal ve bireysel yapıların yeniden düzenlenmesini zorunlu kılacaktır.” (Tahsin Yücel, Anlatı Yerlemleri, 1979:11)


O yazıyı “Nasıl yeryüzündeki hava, su, iklim, gıda ve benzeri ön koşullar oluşmadan insanın burada varlık bulması ve yaşaması söz konusu olmadıysa, uzamı olmayan bir markanın varlık bulması ve yaşaması da mümkün olamaz. O halde diyebiliriz ki, markayı tasarlamadan önce onun yaşayacağı ve kendini ifade edeceği uzamı hazırlamak şarttır.” diyerek tamamlamış ve “Bu mevzuya bu uzam (iki beyaz sayfa) dar geldiği için, marka ve zaman konusunu gelecek aya bırakıyoruz.” demiştim. Bu noktadan devam ediyoruz şimdi...

Zaman gibi zor ve insanlık tarihi boyunca felsefenin temel tartışmaları arasında yer alan, Aristoteles’ten Augustinus’a, Heidegger’den Bergson’a, Kant’tan Brentano’ya, Minkowski’den Sartre’a adlarını sayamayacağımız kadar çok düşünürün üzerinde kafa patlattıkları bir konu üzerinden kendi mesleki pratiklerimize çözüm aramak kolay bir şey değil tabii... Deneyeceğiz.

Bu zorluğu Augustinus’un şu ifadelerinde de görebiliriz: “Zaman nasıl bir şeydir? Alışkanlıkla kullandığımız bu sözcük ne anlama gelir? Ondan hep bildik bir şeymiş gibi söz ederiz. Bir başkası bize ondan söz ettiğinde ne dediğini anlarız. Ama bana zamanın ne olduğunu soran birine onu açıklamaya kalksam yapamam. Zaman nedir bilmiyorum, ama gene de kesinlikle şunu söyleyebilirim: Hiçbir şey olmamış olsaydı, geçmiş zaman olmazdı; hiçbir şey olmayacak olsaydı gelecek zaman olmazdı; hiçbir şey olmasa şimdiki zaman da olmaz. Fakat geçmiş zaman ‘artık’ olmadığına, gelecek de ‘henüz’ olmadığına, elimizde kalan tek zaman olarak şimdiki zamanın da boyutlarını belirleyemediğimize göre, nedir zaman?”

“Sistematik felsefenin kurulumundan, yani Platon ve Aristoteles’ten beri üç farklı zaman boyutunun varlığı (farklı derecelerde de olsa) kabul edilir. Filozoflara göre bu boyutların gerçek olup olmadığı, onların varlık yapısının nasıllığı, doğal olarak farklılık göstermektedir. Aristoteles zamanın “anların” toplamından başka bir şey olmadığını, gerçek olanın sadece “şimdi” olduğunu söyleyip, zamanı hareketin ölçüsü olarak betimlerken, Augustinus da “şimdi”nin zamanın gerçek boyutu gibi görünmesine karşın, onun bile hemen geçmiş zamana dönüşümünden dolayı gerçekliğinden söz etmenin zorluğundan bahseder ve zamanın algılanmasını ve gerçekliğini insanın ruhu (ya da ruhta bulunduğunu söylediği bir yeti) sayesinde kazandığını söyler. Buna karşın mesela Bergson, zaman boyutlarının birinin diğerine tercih edilemeyeceğini, her üç zaman boyutunun birbirlerinden ayrılamayan bir bütün ve durmadan ilerleyen bir birlik oluğturduğunu oldukça etkileyici ve şiirsel bir dille ifade eder. Bergson’un bu görüşüne karşın Heidegger gelecek zaman boyutunu ön plana çıkararak Bergson’un zaman anlayışının abartılı bir yorumla Aristoteles’in zaman anlayışının bir tekrarı olduğu saptmasında bulunur. Kısaca geçmiş, şimdiki ve gelecek olmak üzere üç farklı zaman boyutunun varlığı genel anlamda kabul edilen bir ayrım olmasına karşın, bunlardan birisine verilen önem bazen diğer zaman boyutlarının unutulmasına, bazen de birisi adına diğerinin feda edilmesine sebep olmuştur.” (Yrd. Doç. Dr. Arslan Topakkaya, “Geçmiş zaman” gerçekten “geçmiş” midir?, Uluslararası Sosyal Araştırmalar dergisi, Sayı 1-4, Yaz 2008)

Neredeyse bir labirent etkisi yapan bu kadar farklı görüşün arasından, “markanın zamanı” için kendimize bir çıkış yolu bulabilir miyiz acaba?

Sonuç itibariyle henüz zamansal ve uzamsal varlığı, tarihselliği gerçekleşmemiş olsa bile, markanın gelecek zaman tasavvuru ve vizyonunun, insanın duyarlık, hayal gücü ve düşünme yetileri üzerinden görüsel zaman, tasarımsal zaman ve düşünsel zaman olarak belirlenen üç subjektif zaman formunda karşılığını görebiliyoruz. Ancak, yine de markayı uzamı içinde marka yapan tasarımsal ya da düşünsel zaman değil, olsa olsa geçmiş zamandır diyebiliriz.

“Zaman boyutlarının hangisinin daha gerçek ve somut olduğu konusuna ortaya atılabilecek soruya en tutarlı cevap geçmiş zamandır, çünkü gelecek zaman sadece bir potansiyeldir ve bu anlamda ontolojik bir varlığa sahip değildir. Şimdiki zaman ise, şu ‘an’da yaşanmakta ve algılanıyor olmasına rağmen, o da sağlam bir varlık yapısına sahip gözükmemektedir. Bu anlamda geçmiş zaman her ne kadar güncel gözükmese ve sadece hatırlamayla şimdiki zamana getirildiği söylense de, ontolojik anlamda gerçekten ‘varlık’ kazanmış tek zaman boyutudur. Geçmiş zaman artık ne potansiyel bir zaman boyutudur ne de şimdiki zaman gibi varlığının olup olmadığı tespit edilemeyecek kadar kaygan bir zeminde durmaktadır. Şimdiki zaman olmuş bitmiş, yaşanmış ve ‘varlık’ kazanarak kendisini ‘geçmiş zaman’ın sonsuz derinliğinin en üst ve en taze katmanı olarak bu gerçekliğe eklemlemiştir.” (a.g.y.)

Marka etkinliklerinin zaman ve uzam içinde tasarlanmış bir dağılım göstermesi gerekir. Tüm marka etkileşimleri, konumlanmış nitelikte olmalı, planlanmış yerlerde ve tasarlanmış şekilde hayata geçirilmeli ve özgül bir zaman süresi içinde gerçekleştirilmelidir. Markanın yaşam eğrisi içinde yer alan tüm eylemler, onun hem zamanda hem de uzamda hareketinin bir sonucudur. Şimdiki zaman içinde gerçekleşen her hareket, oluşunu gerçekleştirip sonlanırken, yaşanıp “varlık” kazanarak kendisini “geçmiş zaman”ın sonsuz derinliğinin en üst ve taze katmanı olarak marka gerçekliğine eklemlemiş olur.

Emmanuel Levinas’ın “Öngörülen ve tasarlanan gelecek, hakiki, otantik gelecek değil, olsa olsa geleceğin şimdisidir. Gelecek yakalanamayandır.” sözüne dikkatimizi yönelttiğimizde, aynı zamanda markanın tüm birikimlerinin geçmiş zamanda toplandığını ve onu geçmiş zamanın var ettiğini kabul ederiz.

“Sadece geçmiş zamanın varlığında şimdiki ve gelecek zamandan bahsetmek mümkündür. Bu bağlamda geçmiş zaman, şimdiki ve gelecek zamanı kendi kök ve gövdesi sayesinde oluş toprağına bağlamakta, onları hayattar kılmaktadır. Köküyle irtibatını kesen meyvenin yaşaması nasıl mümkün değilse, geçmiş zamanla irtibatını kesen şimdiki ve gelecek zamanın varolabilmesi mümkün değildir.” (a.g.y.)

Marka, gelecek zamana, geçmiş zamanda büyüyerek yürür.

THE BRAND AGE DERGİSİNİN KASIM 2009 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

Pazar, Kasım 22, 2009

| Doz ve domuz!

Domuz gribi olarak adlandırılan H1N1 virüsünün yol açtığı salgın tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de paniğe neden oldu. Aslında birkaç virüsün mutlu izdivacından peydah olan bu yeni virüsün yarattığı hastalığın adının domuz gribi olarak seçilmesi, mevzuya taraf olan virüslerden birinin ilk olarak domuzdan insana bulaşmış olması... Yani başka bir ad vermek de mümkündü buna, ama bu tercih edilmiş. Nitekim Dünya Sağlık Örgütü’nün kullandığı ad da başlangıçta buydu: Swine influenza...


Nasıl daha önce olmayan yeni icat edilmiş şeylere uygun bir ad üretiliyorsa, daha önce karşılaşılmayan veya semptomları bilinse bile tanımlanamayan hastalıklara da bir ad üretilir ve bu ad üzerinde uzlaşım sağlanır. Böylece dilin göstergeleri arasına bu yeni sözcük de girmiş olur.

Galiba önce Foucault’nun kafa yorduğu, sonra da Barthes’ın üstünde durduğu “tıp göstergeleri” apayrı bir inceleme konusudur. Biz şimdilik Roland Barthes’ın Göstergebilimsel Serüven adlı kitabından konuyla ilgili bir paragrafı alıntılamakla yetinelim: “Kuşkusuz, tıp göstergelerinin, eklemli göstergelerin dizimsel genel görünümü bir gösterilene iletir. Bu tıpsal gösterilenin, hastalığın betimlenmesi, sınıflandırılması çerçevesi içinde bir yeri vardır. Hekim bütün marazi semptomları yani göstergeleri, hastalığın betimlenmesi, sınıflandırılması çerçevesi içinde yeri bulunan bir hastalığa bağlar. Hastalığın betimlenmesi, snıflandırılması çerçevesi içindeki bu yer ise yalnızca bir addan ibarettir, yani bir ad olarak hastalık söz konusudur. En azından kliniğin başlangıcında durum tartışmasız olarak böyledir kesinlikle. Foucault da, kliniğin doğuşunda dilin oynadığı rolü gösterirken bu durumu aydınlatmıştır. Aslında bir hastalığı okumak ona bir ad vermek demektir.”

Başbakan’dan Sağlık Bakanı’na, bilim adamlarından gazetecilere kadar epeyce geniş bir yelpazede tartışılan bu konuya neden mi girdim? Bir ben eksik kalmış değildim tabii... Benim amacım, bu krizden, iletişim perspektifinden baktığımızda çıkaracağımız hisseler var mı, onu irdelemek..

Ne kadar ciddiye alınıyor bilmiyorum, ama galiba tıp fakültelerimizde hasta iletişimi diye bir ders var. Belki iletişim fakültelerimizde de sağlık iletişimi dersi vardır. Dünyada, özellikle de ABD’de artık disiplin haline gelmiş olan sağlık iletişiminin, ülkemizde, sağlık sektöründeki bunca gelişmeye rağmen pek bir ilerleme kaydettiğini herhalde söyleyemeyiz.

Prof. Dr. Ayla Okay da, sağlık iletişimiyle ilgili temel kavramlar ve prensipleri derlediği Sağlık İletişimi adlı kitabında, konunun akademik anlamda yeterli olarak ele alınmadığını belirtiyor: “Sağlık iletişimi dünyada uzun yıllardan beri tartışılan, ancak Türkiye’de akademik anlamda yeterli olarak ele alınmayan, uygulamalar açısından da henüz yeni yeni yaygınlaşmaya çalışan önemli bir iletişim alanıdır. Sağlık iletişimi denildiğinde çeşitli düzeylerle karşılaşılmaktadır. Bu düzeyler sağlık hizmeti sunan kişilerin bu hizmeti alan kişilerle olan iletişimi; sağlık hizmeti sunan kurumların hedef kitleleriyle iletişimi ve kamusal ya da özel kurumların sağlığı geliştirmeye, desteklemeye yönelik iletişim kampanyaları olarak gerçekleştirilmektedir.”

Sağlık hizmeti sunan kurumların hedef kitleleriyle iletişimi, ilgili mevzuat nedeniyle ciddi kısıtlarla karşı karşıya olduğu için, özellikle uygulamacıların bu konuda yetkinlik kazanmaları mümkün olamamıştır. Kamusal kurumların sağlığı geliştirmeye ve desteklemeye yönelik iletişim kampanyalarına ise, kamuoyunu hastalıklara karşı uyarıcı ve bilinçlendirici çalışmaları eklemek gerekir. İşte, Sağlık Bakanlığı’nın domuz gribi iletişimi de bu kapsamda yer alır.

Bakanlığımızın ilgili birimleri, sağlık iletişimiyle ilgili temel kavramlar ve prensipleri ne ölçüde içselleştirmiş, iletişim profesyonellerinden hizmet alma noktasında ne ölçüde bir beceri kazanmıştır bilemem ama, Başbakan ile Sağlık Bakanı’nın farklı frenkanslardan konuştuğu bir etkinliği başarılı olarak görmemiz elbette mümkün değildir.

Madde madde üstünden geçersek;
1.
Öncelikle, bir gösterge olarak hastalığın adının belirlenmesinde tercüme yoluna gidilmiştir. Bu belki de kaçınılmazdı, ama adın domuz gribi olmasından özellikle memnuniyet duyulduğu gibi bir hisse kapıldığımı söyleyebilirim. Neden bundan memnuniyet duyulsun? E, çünkü domuz bu toplumda tiksinilen bir hayvandır; eğer bu ada daha çok vurgu yapılırsa insanlar da bu hastalıktan daha çok korkar. Yani korku pazarlaması... Oysa Batı ülkelerinde “swine influenza” demekle “rabbit influenza” demek arasında hiçbir fark yok, domuz da tavşan da onlar için sevimli hayvancıklar... Gerçi Dünya Sağlık Örgütü bile hatasını sonradan anlayıp, aşırı ve gereksiz domuz itlafına neden olabilir gerekçesiyle hastalığın adını H1N1 olarak değiştirmek zorunda kaldı, ama artık geçmiş olsun demekten başka yapılacak bir şey yok maalesef! Çünkü kodla kavram veya göstergeyle anlam bir kez buluştu mu, artık onları birbirinden ayırmak veya göstereni değiştirmek imkansız denecek kadar zordur.
2.
Bu korku pazarlaması taktiği akıllıca görülebilirdi, ama iş aşı aşamasına geldiğinde bundan medet ummanın ne kadar yanlış olduğunun anlaşılmış olması lazım. “Gavurlar tarafından” üretildiği için aşılara karşı zaten hep mesafeli olan toplum, işin içine domuzdan alınmış virüsle yapıldığı düşünülen bir aşı girince, hatta konu helal-haram tartışmasına kadar uzanınca daha da fazla hassasiyet gösterdi. Halkın gerçeği, algıladığı neyse odur çünkü... Her iletişimci bilir ki, iletişim bir toplumun kültür kodlarından bağımsız yapılamaz.
3.
Sayın Bakan aşı ısrarında belki de çok haklıydı, çünkü virüsün, yeniden bir mutasyona uğramadan önü alınmalı, yaygınlaşması engellenmeliydi. Ama bu talep öylesine kastını aşan bir ısrarla yapıldı ki, Başbakan bile bu emrivakiden rahatsız oldu ve kendi bakanına tavır koydu. Buna tıp diliyle “iletişimde doz aşımı” diyebiliriz. Yani iletişim haddini aşmış ve zıddına dönmüştür. Ayrıca bu ısrar, acaba hükümet kendi vatandaşını aşı üreticilerine peşkeş mi çekiyor gibi aşırı komplo teorilerine kadar götürdü işi... Belki de Başbakan’ın tepkisi bu algıyı yok etmeye yönelikti. Nitekim bunda da başarılı olduğunu söyleyebiliriz.
4.
Her şeyi bir yana bırakalım, bu iletişimin, kulaktan dolma bilgilerle ya da medyanın abartılı yorumlarıyla soğukkanlığını yitirme ihtimali olan kamuoyunu bilinçlendirerek, uyararak, tavsiyelerde bulunarak sükuneti tesis etmesi gerekirken tam tersi bir işlev görmesiyle inanılmaz bir krize dönüşmediği söylenebilir mi?

Başka maddeler de sayılabilir elbette. Ama “sağlık iletişimi”nin, aynen “hekimlik” gibi uzmanlık gerektirdiğini anlatmak için bu kadarı yeterli...

Bu maddelerin arasına girmesine gerek görmediğim bir husus daha var ki, bu da domuz gribi göstergeleriyle ilgili... Domuz gribinin insandaki belirtilerinin grip ve grip benzeri hastalıkların semptomlarıyla aynı olması başka bir karmaşanın kapısını açmıştır. Ateş, öksürük, boğaz ağrısı, vücut ağrısı, baş ağrısı, üşüme hissi ve yorgunluk neredeyse tüm gripal enfeksiyonların ortak semptomlarıdır. “Ayırıcı tanı” yönteminin uygulanması ise ancak uzmanlarının yapabileceği bir şeydir. Nasıl birkaç anlamı olan bir eşsesli sözcüğün kastedilen anlamını bulmak için o sözcüğün içinde yer aldığı bağlama başvuruyorsak, konunun uzmanı da benzer semptomlara sahip hastalığı kendine özgü “ayırıcı tanı” yöntemleriyle teşhis edecektir. Bunu hastadan beklemek son derece yanlıştır.

İletişim danışmanı Olgar Ataseven de, domuz gribi iletişimindeki sorunlara dikkat çektiği “Dikkat domuz gribi! Ya iletişimi?” başlıklı yazısında bu konuya değinmiş: “Bu ara devlet hastanelerine uğrayanınız var mı? Varsa görecektir. Acil servisler ana baba günü. Çünkü halk panik olmuş ve domuz gribi belirtileri ile benzeşen en ufak bir semptomu olan soluğu acilde almış. Gelenlerin büyük bir kısmı hasta dahi değil. Bunu doktorlar ifade ediyorlar. Bu sebeple acil üniteleri normal hastaları daha çok bekletir olmuş. Bu kalabalık ortam sayesinde hastalığın, hastaneye hasta olarak gelenlerden hasta olmayanlara daha çabuk bulaşma olasılığı da artıyor. Aşırı panik durumu.”

Yine Barthes’ın aynı kitabından bir alıntıyla bitirelim: “Tıpta göstergeyi, eğer bir özelliğin eksikliği ya da yokluğuyla belirlemek istiyorsak, bu durumda, söz konusu göstergenin bir anlam belirtmek için, kendi yerine gereksinimi vardır, yani bedensel bir uzama gereksinimi vardır. Bedendeki yeri belirli olmayan yani sözgelimi hastalık ateşi gibi, yeri bütün bedenin kendisi olan tıp göstergeleri sınıfı tasarlamak söz konusu olsa bile, gösterge bedenin belli bir yerine göre bir anlam belirtir. Görülüyor ki, göstergenin kendi anlamıyla işlevini yerine getirebilmesi için, tıp göstergebiliminin bir çeşit bedensel dayanağa, belirlenmiş bir yere gereksinimi vardır. Dilin düzeneğinden ayrıldığı nokta da işte budur, çünkü dilde böyle bir şey söz konusu değildir. Dilde, sesbilimin inceleme konusu olan ses, kendisinden bağımsız olan bir özdek üstünde yer almaz.”

Herkese sağlık dilerim.

Cuma, Kasım 20, 2009

| İnternet cesaret işidir

SEVGİLİ FATOŞ KARAHASAN İNTERNET DÜNYASIYLA İLGİLİ BİR SORU SORMUŞ, BEN DE BİRKAÇ CÜMLEYLE CEVAPLAMIŞTIM. KARAHASAN, 16 KASIM 2009 TARİHLİ MİLLİYET’TEKİ KÖŞESİNDE “İNTERNET CESARET İŞİDİR” BAŞLIĞIYLA SÖYLEDİKLERİMİ YAYIMLADI. CEVABIMI, ÖNÜNÜ ARKASINI BİR İKİ CÜMLE BESLEYEREK BURADA TEKRARLIYOR, FATOŞ HOCA’YA DA TEŞEKKÜR EDİYORUM.


Birçok düşünür, yazının icadının insan beyninin çalışma prensiplerini bile değiştirdiğini savunmuştur. İnternet de, yazının icadı gibi, tüm zihinsel paradigmalarımızı değiştiren bir devrimdir. Bir süre kendinden önceki mecraları taklit eden İnternet, etkileşimli ve eşdüzeyli bir iletişim platformuna dönüştüğünde devrimsel niteliğini de kazanmış oldu.

Şimdi, maskeli balo gibi yeni bir sanal kimlik inşa edenlerle gerçek kimliğinin bir uzantısı olarak burada var olanlar, bu etkileşimli ortamı birlikte paylaşıyorlar. Sanıyorum bir gün herkes, İnternet’in sanal ya da halüsinatif değil, gerçek bir dünya olduğunu, gerçek dünyanın sadece bir uzantısı olduğunu kavradığında taşlar yerine oturacak ve ortam kendi ahlakını da yaratmış olacaktır.

İnternet, geleneksel dünyanın yukarıdan aşağıya ve tek yönlü “iletim” ortamının aksine, çok yönlü, etkileşimli, demokratik ve eşdüzeyli “iletişim” imkanı sağlar. Bu da kimileri için ürkütücü bir durumdur. O nedenle İnternet, öncelikle bir zihniyet tercihiyle karşı karşıya bırakır bizi… Sırtında yumurta küfesi taşıyanlar ile yaldızlarının döküleceğinden korkanların, korunaklı siperlerinden çıkarak bağırlarını her türlü etkileşime açabilmeleri pek kolay değildir. Çünkü statünüzü bu ortama taşıyamazsınız. Tüm savunmasızlığınıza ve çıplaklığınıza razı olup burada yeni/yeniden bir konum elde edebilirsiniz ancak.

Bu, öncelikle cesaret demektir; bildiğini paylaşmaya ve bilmediğini kabul etmeye hazır olmak demektir. Hem öğrenme hem öğretme, hem beslenme hem besleme etkileşimine, dahası karşılıklı iknaya açık olmak demektir. Samimiyet demektir. Markalar için de, bireyler için de…

Cumartesi, Kasım 14, 2009

| Kendi markan kendi rakibin olabilir bazen!

Hatırlarsınız, birkaç yıl önce ortalığı bir kefir modası sarmıştı. Bu mucizevi ürün, Kafkas halklarının uzun yaşamasının sırrı olarak da lanse edilince epeyce ilgi topladı. Tabii, kim uzun yaşamak istemez ki? Belki de ürün, vaatlerini gerçekleştirebilecek nitelikleri taşıyor, ama bizim konumuz bu değil.


O dönemlerde bu dalgadan yararlanmak isteyen, belki de dalgayı yaratan, adını daha önceleri pek bilmediğimiz bir süt ürünleri markasının (Süt ürünleri şirketinin demek daha doğru tabii!) kefirleri rafları süslemeye başladı: Altınkılıç Kefir. Logolaştırılmış bir kefir yazısının kanatları arasına sıkıştırılmış Altınkılıç logosu ambalaj üzerinde çok etkisiz ve küçük kullanılmıştı. Markalar logolarının bu kadar tevazu göstermesine razı olmazlar aslında, ama şimdi kan içip kızılcık şerbeti içtim demenin tam zamanıydı, çünkü kefirin şöhretinin satışın tek garantisi olduğunu kim olsa bilirdi.

Fakat düşünülemeyen bir şey oldu maalesef, birkaç ay içinde birçok süt ürünleri markasının kefir imal edip rafları zorlayacağı hiç akla getirilmemişti. Akla getirildiyse de gereği yerine getirilmemişti. Ne olacak, sonuçta elinde süt varsa, kefir bakterisini (Lactobacillus Kefiranofaciens) salarsın içine, bir süre sonra tanklar dolusu kefirin olur. Şişeleme, etiketleme ve distribüsyon imkanları zaten hepsinde var. Hatta kimilerinde daha fazla var.

Böylece, birkaç aylığına pazar lideri olan Altınkılıç, şimdi raflarda dahi görünmeyen bir marka durumuna düşerek geldiği yere geri döndü. Yine de umalım ki, bu furyadan elinde bir şeyler kalmış olsun.


Avrupa’da ve Amerika’da örneklerine bolca rastlanan, fakat memleketimizde nedense üretim bantlarındaki ve raflardaki yerini epeyce geç almış bir ürün var: Şekerli-meyve aromalı maden suyu...

Tamam, bir buluş sayılmazdı, ama çok iyi bir fikirdi; Giresun yöresinde çıkan İnişdibi maden suyu, Freşa markasıyla şekerli-meyve aromalı maden suyunu pazara sürmüştü. Vişne, çilek, elma, muz ve limon aromalı çeşitleriyle bir süre piyasayı kasıp kavurdu Freşa... Bu kez stratejinin bir bölümü doğruydu, çünkü ürün, “Biz böyle tanınıyoruz abi!” deyip İnişdibi Aramolı Maden Suyu adıyla çıkarılmamıştı. Ama yine bir şey atlandı; zaten maden suyu üreten ve bunu tanklarında şeker ve meyve aromasıyla karıştırarak şişeleme becerisi gösterecek çok marka vardı pazarda... Nitekim, kategorinin ilk markası ve o günlerde bakkal-market raflarının tek hakimi Freşa, diğer birçok marka arasında kendisine yer bulmaya çalışıyor şu anda... Bu gibi ürünlerde uzun süre pazarın tek markası olarak kalmak elbette mümkün olmaz, ama yine de kategorinin ilk markası, çoğunlukla liderliğini bu kadar kolay bir şekilde elden bırakmaz. Demek ki bazı stratejik hatalar yapılmış olduğunu, daha doğrusu doğru bir strateji kurgulanamadığını tahmin etmek zor değil.


Güney bölgemizin meşhur içeceği şalgam suyunda Doğanay markası bugün liderliği elinde bulunduruyor. Bazı küçük pazar aktörleri henüz onun tahtını zorlayabilmiş değil. Ama artık sadece güney bölgeleriyle sınırlı kalmayan, tüm ülkede çilingir sofralarında kendine yer bulan şalgam suyu, maalesef şişeleme ve arz şekli konusunda yerel bir gazoz markası kadar bile özen görmüyor, içinde limondan eser bulunmayan ve limon sosu ismiyle maruf olan sitrik asit deposu uyduruk sıvılarla aynı pet şişelerde market raflarına giriyor. Akıllı bir büyük üretici, bu pejmürde manzaradan kolayca yararlanabileceği için Doğanay’ın pozisyonunu da çok muhkem görmüyorum ne yazık ki!


Son vakamız, “Göbeği ata ata, Uludağ limonata!” hakkını vermek gerekir ki, bu toplumun meşrubat geleneğinde çok sağlam bir yeri bulunan limonatayı şişelemek harika bir fikirdi. Bana göre harika olmayan şey ise, bu ürünü yeni bir markayla pazara sürmek yerine Uludağ’ın arkasına takmaktı. Ne de olsa bilindik bir marka olan Uludağ’ın başlangıçta kanallardan daha kolay akabileceğini/akabildiğini ve raflarda daha zahmetsiz yer bulacağını/bulduğunu elbette kabul ederim. Peki, ya daha sonrası?

Şeker, limon suyu ve sudan oluşan ürünün patent haklarını elinizde bulunduramayacağınıza göre, sonuçta bu ürünü başkalarının da üretmesinin temel araçlarını tanklar ve şişeleme-etiketleme bantları oluşturuyor. Bunlardan da memlekette bol miktarda var.

Çok uzatmayacağım; bu atağıyla cirosunu %700 oranında artıran Uludağ, eğer limonatasını farklı bir markayla, tabii markalaşmanın gereklerini de yerine getirerek pazara sunmuş olsaydı, kategorisinin ilk ve tek markası olarak takipçileriyle belki de çok daha rahat mücadele edecekti. Çıkışı daha maliyetli ve daha zahmetli, ama rekabeti yönetmesi daha kolay olacaktı. Çünkü bu durumda Cappy gibi bir dünya markası bile, Türkiye’nin ilk ve tek limonata markasıyla uğraşmak zorunda kalacaktı. Yani, ürünleri arasında limonata da bulunan bir meyve suyu markası tek odağı limonata olana bir markayla karşı karşıya kalacaktı. Oysa şimdi, biri gazozcu, diğeri meyve sucu, bir başkası her şeyci (Pınar) limonatacılar, rekabette üst markalarıyla yerlerini almış olacaklar. Pınar, Cappy, Ülker ve Uludağ... Başkalarını saymayalım. Kim kimi döver sizce? Soruyu şöyle değiştiriyorum: Kimler kimin canını çıkarır sizce?

Peki, şimdi bir başkası, özgün bir limonata markasıyla ortaya çıksa diğerlerini dövebilir mi? Bence geçmiş olsun. Bunu Uludağ yapabilirdi, o da bu fırsatı kaçırdı.

Çarşamba, Kasım 11, 2009

| Yaratım tasarımın malzemesidir

Zaman zaman birbirine karıştırılan iki farklı kavramla ilgili temel farklılığı vurgulayacak bir çift laf edecek olursak, yaratımın, tasarımın önemli bir malzemesi olduğunu söyleyebiliriz.


Bence, yaratıcı ve tasarımcı ayrı kişiler de olsa, aynı kişi de olsa bu böyledir. Yaratım, tasarımcının elinde, tasarımın içeriğinde anlam kazanır.

Salı, Kasım 10, 2009

| “Sakın içme kızım, sana tecavüz edecek namussuz!”

Eski yazlık sinemaları bilenleriniz vardır. Birbirine çakılmış çay bahçesi sandalyeleriyle oluşturulmuş sıralar, çamur olmasın diye yere serilmiş çakıltaşları ve fıstık kabuklarının birbirine karışmasıyla oluşmuş doğal zemin, buz kalıpları içinde soğutulmuş gazozlar bu sinemaların demirbaşları arasında yer alırdı. Ve tabii teyzeler, amcalar, çocuklar...


On beş gün boyunca vizyonda olan siyah beyaz bir Türk filmine İfakat Teyze’nin bu üçüncü gelişidir. Filmin başlamasına yarım saatten daha az zaman kalmıştır. İfakat Teyze, bu arada bir yandan komşularıyla çene çalmakta, bir yandan da torunu Ayşegül’e Türkan Şoray kirpiği motifli bilmemkaçıncı süveteri örmektedir. Film başlar, şişler ve yünler aceleyle çantaya tıkıştırılır.

Filmin ortalarında işte o malum sahne tekrarlanmaktadır; Önder Somer, Hülya Koçyiğit’in gazozuna gizlice uyku ilacı karıştırmaktadır. Bu sahnenin nasıl biteceği çok bellidir, zaten filmi üçüncü seyredişidir İfakat Teyze’nin... Önder Somer, ilaçlı gazozu Hülya Koçyiğit’e uzatırken beyazperdeye doğru seslenir: “Sakın içme kızım, sana tecavüz edecek namussuz!” Ne de olsa olacakları daha önce görmüştür. Fakat Hülya Koçyiğit duymaz bile, yüzü seyirciye dönükken gazoz bardağını yavaş yavaş dudaklarına götürürken İfakat Teyze diğer seyircilerin şaşkın bakışlarına aldırmadan bu kez daha yüksek sesle bağırır: “İçmeee, seni uyutup tecavüz edecek!” Hülya yine duymaz, bardaktan birkaç yudum alır, etraf buğulanmaya başlar ve yere yığılır. İfakat Teyze çok kızmıştır, var gücüyle bağırır: “Tuu, orospuuuuu!”

Bu son haykırışı “Seni ikaz etmeme rağmen dinlemedin, demek ki o herifle yatmayı sen de istiyordun.” anlamındadır.

Sinemanın, kendi iç zamanına gönderme yapan devingen bir süreç olduğu, izleyiciyi kendi sürecine dahil ettiği, özneyi kendi sinematik zaman ve uzamı içinde eriterek nesneleştirdiği söylenir, fakat gördüğünüz gibi İfakat Teyze’nin buna teslim olmaya hiç niyeti yoktur. Bu hikayenin gerçekten yaşanıp yaşanmadığına ise hiç takılmayın, çünkü çocukluğumda gittiğim (götürüldüğüm) kadınlar matinelerinde bu kadar abartılısı olmasa bile benzer sahnelerin yaşandığını hatırlıyorum.


McLuhan, Gutenberg Galaksisi’nde, okuryazar olmayan kabilelerle tipografik insanın film izleme konusundaki farkını anlatırken şunları yazar: “Herhangi bir okuryazar izleyicinin temel bir özelliği, bir kitap ya da film karşısında edilgin bir tüketici rolünü bütünüyle benimsemesidir. Oysa Afrikalı izleyicinin, bir anlatı sürecini kendi başına sessizce izleme konusunda hiçbir eğitimi yoktur.”

McLuhan, aynı eserinde, Londra Üniversitesi’ne bağlı Afrika Enstitüsü’nden Prof. John Wilson’ın sunduğu bir bildiriden de alıntılar yapar: “Afrikalı izleyici, olaya katılmaksızın sessizce oturmaz. Afrikalı izleyiciler filme katılmayı severler. (...) Bir karakterin şarkı söylediği bir durum varsa şarkı söylenir ve izleyici katılmaya çağrılır.”

Özetle McLuhan, Prof. Wilson’ın araştırmalarından aldığı destekle, okuryazar olmayan toplumların bu konuda eğitilmeden filmleri ve fotoğrafları “tipografik insan” gibi göremediklerini, çünkü resmi okumanın da bir “uzlaşım” konusu olduğunu iddia eder.
Şimdi, bu uzlaşım konusunu biraz daha ilerletelim. Kırmızı şarap ve romantik bir müzik eşliğinde kısa bir dansın ardından çiftler öpüşerek şöminenin önüne uzanırlar. Kamera çiftlere yaklaştıktan (zoom-in) bir süre sonra aşağıdan yukarıya yumuşak bir tilt hareketiyle şöminenin alevlerine odaklanır. Biz izleyicilere de birkaç saniye alevleri izlemek ve yanan odunların çıtırtılarını dinlemek düşer. İşte bu şömine ateşi, hepimizin üzerinde uzlaştığı bir kodlamadır. Neyi kodluyor? Eğer sinema izleyicisiyseniz, neyi kodladığını biliyorsunuz.

Sinema, sayılamayacak kadar çok sayıda göstergelerle yüklüdür ve seyircide bunlarla ilgili bir uzlaşım oluşmuştur. Aslında sinemayı da, bir nevi, dili öğrenir gibi öğreniriz. Bu konuda eğitilmemiş, bu uzlaşıma dahil olmamış insanların sinemayı okuyamaması da doğaldır. Yine McLuhan’ın Prof. Winson’dan alıntıladığı gibi, bir filmde, bir adamın kadrın dışına çıkması, bir Afrikalı için anlaşılır bir durum değildir, o adamın mutlaka bir sokağı dönerek filmden çıkması gerekmektedir. Prof. Wilson, bu durumu şöyle anlatıyor: “Batı’da üretildiği haliyle filmin, tamamen gerçek gibi görünmesine karşın, bütünüyle uzlaşıma dayalı bir sembolizm ürünü olduğunu anladık. Sözgelimi bir Afrikalı bir izleyiciye iki adam hakkında bir öykü anlattığımızda, biri işini tamamlayıp perdenin kıyısından çıkarsa, izleyici ona ne olduğunu bilmek istiyordu; çıkmasının düpedüz onun sonu olduğunu, öyküde artık hiçbir ilginç yönünün kalmadığını kabul etmek istemiyordu. Bu adama neler olduğunu bilmek istiyorlardı.”

Korku filmlerinde rüzgar sesiyle birlikte tüllerin uçuşması, banyo perdesine düşen eli bıçaklı adam silüeti, Cem Yılmaz’ın karikatürize ettiği gibi şişman ve gözlüklülerin herkesten önce öldürülmesi ya da derin bir sessizliği tiz bir çocuk şarkısının çınlayarak delmesi gibi kodlamalara her ne kadar “klişe” adını versek bile, her seferinde yemez miyiz? Sinemada göstergeler ve anlam konusunda epeyce çalışma yapılmıştır, ben “şömine ateşi” ya da “banyo perdesi” gibi “kör parmağım gözüne” şeklinde olanları seçtim, çünkü sonuçta bu bir sinema yazısı değil.

Ünlü yönetmen Dziga Vertov “Görüntüyle imgeyi birbirine karıştırmak tam bir felakettir. Görüntü, insan gözünün veya kameranın kaydettiği, aldığı şeydir. Eğer sinema salt kamera çekiminden ibaret olsaydı, imgelerle görüntülerin aynı şey olduklarını kabul edebilirdik. Ama sinema aynı zamanda montajdır. İnsan gözüyle kamera aynı şeyleri görmezler ve farklı türden kısıtlıklara sahiptirler. Ama her ikisi de ‘kısıtlı’ olmayı, göreli bir hareketsizliği paylaşırlar. Algıladıkları şeyler yalnızca görüntülerdir. Montaj olmasaydı, görüntüden imgeye geçilemezdi.” derken, sinemanın diline işaret eder. Bu dil göstergelerden ve sözdizimlerinden oluşur.

Sinema dili, aslında sinema teknolojisinin ve sinema göstergelerinin oluşturduğu evrensel bir dildir. Ama bu, aynı zamanda bir yönetmenin ya da bir ülkenin sinema biçemini aktarmak için de kullanılır. Bence bir yönetmenin özgün dili, evrensel göstergelerin dışına kaçması değil, o göstergeleri nasıl kullandığı veya evrensel sinema diline yeni göstergeler kazandırıp kazandırmadığıyla ilgilidir.


Geldik yazının sonuna... Bazı okurlarım beni “Yazının şu bölümüne kadar keyifle okuduk, ama ondan sonrası tat vermedi.” diye eleştiriyor. Şimdi bazılarına tatsız gelecek o bölüme giriyoruz. E, ne yapalım, bizim işimiz bu!

Reklam filmi, sinemanın farklı amaçlar doğrultusunda kullanılan bir türevidir. Bu nedenle o da “göstergeler ve anlam”dan elbette azade değildir. Hatta öyle ki, reklam filmindeki kodlamaların daha fazla sıkıştırılmış, açıldığında çok katmanlı anlamlara dönüşen daha konsantre bir dil oluşturabilmesi gerekir/beklenir. Bu durum stratejiste de, raklam yazarına da, yönetmene de çok ağır sorumluluklar yükler. Sinema dilinden, reklam dilinden devşirilen göstergeler yanında “farklı” bir dil tutturabilmek, evrensel göstergeleri özgün bir biçeme dönüştürmek ve evrensel reklam (hatta sinema) diline yeni göstergeler kazandırabilmek, yeni uzlaşımlar yaratmak, en azından bu yönde çaba göstermek, sonuçların niteliği açısından önemlidir. Bu çaba, bir şairin dile yeni sözler, yeni sözcükler ve yeni kavramlar kazandırma yetkinliği gösterebilmesi gibidir.

Fakat, her şeyden, ama her şeyden önce dikkat edilmesi gereken husus, hedef kitle katmanlarının eserinizi nasıl okuyacağını hesaba katmanızdır. Filminize göbek atarak eşlik mi edecek, yoksa edilgin bir tüketici rolünü benimseyip uslu uslu ve sessizce mesajınızı mı sindirecek?

MacLuhan’ın Gutenberg Gakasisi’nin sonuna zaten gelmiştik, ama şimdi “tipografik insan” da dönüşmeye, hatta ufak ufak ortalıktan tüymeye başladı.



Pazar, Kasım 08, 2009

| HHOS :-)

Yazının başlığındaki HHOS, “Ha ha only serious!” cümlesinin İnternetçe kısaltması... “Gülme, çok ciddiyim!” anlamına geliyor. Yanındaki gülücük işareti ise “Gülme, çok ciddiyim!” diyenin güldüğünü gösteriyor. Böylelikle anlıyoruz ki, bu cümle çok da ciddi değil. Madem öyle, biz de gülebiliriz.


Ekranla tanışıklığımız daha eskilere dayanırken klavyenin yaygınlaşması internetle birlikte gerçekleşti. Prof. İsmail Kaya’nın dediği gibi ekran karşısında tüketirken klavyeyle üretmeye başladık. Yazmayı yeniden keşfettiğimiz bile söylenebilir.

Daha önce “Evvelâ mahsus selam eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.” diye başlayan, “Er mektubu, görülmüştür!” damgalı, ucu yakılmış mektuplar, bakkal defterleri, sevgiliye yazılan şiirler, bayram tebrikleri olarak sınırlı kalan “uzmanlık dışı” yazı bu ölçüde kitleselleştikçe dili deformasyona uğratması da kaçınılmazdır.

“Türkçe elden gidiyor!” diye feveran edenlere karşı şunu diyebiliriz ki, eğer elden giden bir şey varsa, bu sadece Türkçe değil. İnternet üzerinden yeni kodlar, yeni bir dil oluşuyor. Bu olguyu ise “elden giden” bir şey olduğu düşüncesi üzerinden anlamaya çalışırsak, yaptığımız gerçekten de bir feveran olarak kalmaktan öteye gitmez.

Yazının bu kadar kitleselleşmesi, aynı zamanda onu, kitlenin işlek hale getirmek yönündeki müdahalelerine açık kılar. Mesela eşzamanlı yazışma, yazanı kısaltmalar kullanmaya zorlar. Kısaltmalar dışında, yazarın duygu durumunu aktaran ‘smiley’ler de, uzun uzun subjektif tasvirler yapmaktan kurtarır yazanı... Jest ve mimiklerden destek almayan yazıyla iletişimin en önemli sorunlarından birini bu yeni kodlarla hafifletmek mümkün olabilmektedir. Bu işaretlerin birkaç yıl sonra internet dışına da taşacağını öngörmek zor değildir.

Duygu durumlarını anlatan bazı simgeler şunlar:

:-) Gülümseme, :-))) Çok gülmek, :-D Kahkahayla gülmek, :-( Üzülmek, :-(( Gerçekten üzgün, :-[ Sıkılmış ve üzgün, %-) Saatlerdir ekrana bakıyor, ;-) Göz kırpma, :-/ Kuşkulu, :P Dil çıkarmak, :-X Sır vermem :S Kafası karışmış, :-I İlgisiz :-* Öpme

Dikkatinizi çekerim, gördüğünüz gibi, fonografik alfabeden ideografik yazı sistemine doğru bir eğilim ortaya çıkıyor burada... Henüz çok geniş kitlelerce kullanılmıyor olsa bile, daha şimdiden yüzlerce adet ideogramın üretildiğini ve dünya çapında kullanıldığını, böylece evrensel yeni bir kod sisteminin oluştuğunu söyleyebiliriz.

Türkçe’de yapılan ‘chat’ kısaltmalarından bazıları da şöyle:

mrb: Merhaba, slm: Selam, nbr: Ne haber?, hg: Hoş geldin, sa: Selamün Aleyküm, kib: Kendine iyi bak, kahv6: Kahvaltı, aeo: Allah'a emanet ol, öpt: Öptüm, 1 şey: Bir şey, Tşk: Teşekkür ederim, gg: Güle güle.

Buyurun bakalım, biz dil devrimini eski alfabemiz sesli harflerden yoksun olduğu ve dilimizdeki tüm sesleri karşılayamadığı için yapmamış mıydık?

Merhaba CMYLMZ, hayırlı işler gnctrkcll!



Pazar, Kasım 01, 2009

| Medreselilerin ya da kolejlilerin fazladan malumatları dili de ilgilendirmez, bizi de...

Eskiden medrese öğrencilerinin malum sebeplerle Pera tarafına geçmeleri yasakmış. Bir gün üç kafadar medrese öğrencisi, felekten bir gün geçirmek için karşıya geçmeye karar verirler. Tanınmamak amacıyla medrese kıyafetlerini değiştirirler, Galata Köprüsü’nden karşıya doğru yürümeye başlarlar. Köprünün ortasına geldiklerinde bir görevli kafadarların hallerinden kuşkulanıp yollarını keser ve “Durum bakalım, sizin bu tarafa geçmeniz yasak!” der. Medreseliler sebebini sorduklarında görevli “Siz medrese talebesisiniz, geçemezsiniz.” diye cevaplar. Bizimkiler “Medrese talebesi olduğumuz nerden maağluum?” diye “malum” kelimesindeki Arapça “ayn” sesini medresede öğrendikleri gibi çatlatarak sorunca görevli cevabı yapıştırır: “Maağlumunuzdan maağluum!”


Gördüğünüz gibi tarih tekerrür ediyor. Bugün, İngilizce kökenli sözcükleri orijinal fonetiğine uygun bir biçimde telaffuz etme gayretiyle medreselilerin tavrı arasında hiçbir fark yok. Malumatın fazlasının zihinde durduğu gibi durmayıp zararlı bir şekilde dile gelmesi olarak tanımlayabiliriz bu durumu...

Her dil yabancı dillerden sözcük alışverişinde bulunur. Sadece sözcük değil, yabancı kültürlerden neler alıyoruz, onlara neler veriyoruz, hesabı tutulamaz. Zaten bunu yapamayan kapalı toplumlar bir süre sonra durgun su gibi çürümeye yüz tutar. Ancak, her toplumun yapması gereken en önemli şey, aldıklarını kendi paradigmasıyla dönüşüme uğratarak bünyeye uyumlu hale getirmesidir. Eğer bu bir sözcükse, öncelikle o sözcüğün ses yapısı değişime uğrar, dahil olduğu dilin ses özelliklerine aykırı yanları törpülenir ve o dilin mülkiyetine böyle girer. Eğer sözcük, henüz o toplumun anlam dünyasında ve zihin haritasında yer almayan bir kavramın karşılığıysa kavram da yine yerel nüanslarla oluşmasını ve büyümesini sürdürür.

Bu alışverişlerin olumsuz yanlarından biri, aynı alfabeyi kullandığımız farklı dillerden giren sözcüklerin orijinal imlalarıyla dile gelip yerleşmesidir. Arap kökenli eski alfabemizin bence en önemli sorunlarından biri bu olmuştur; Arapça ve Farsça sözcükler olduğu gibi orijinal imlalarıyla Türkçe'ye girmişler, yani Türkçeleşmemişlerdir. Latin alfabesine geçtikten sonra, aynı alfabeyi kullanan dillerden giren sözcükler Türk imlasına uydurulmakla birlikte, yine Latin alfabesinden gelen özel adların orijinal imlasıyla yazılması kural olarak kabul edilmiştir.

Bu kurala “Yves Saint Lourent’den Adidas’a, Brad Pitt’ten Najib Mahfooz’a bazı yazım kuralları...” başlıklı yazımda daha önce değinmiştim: “Eğer bir yabancı sözcük Latin alfabesi kullanan dillerden geliyorsa Türkçe’de de orijinal yazımıyla kullanılır: Brad Pitt, Robert Redford, Newsweek gibi.... Arap, Çin, Japon ve Kiril gibi alfabeleri kullanan dillerden gelen sözcükler ise Türkçe fonetiğine uygun olarak, söylendiği gibi yazılır: Dostoyevski, Tolstoy, Mao, Mahmud Derviş gibi... Gerçi bu kural, biraz da kendileri öyle lanse ettikleri için, özellikle Japon isimlerinde ihlal edilmektedir. Bir de Avrupa’ya uğrayıp gelenlerin isimleri yüzünden ihlal ediliyor: Nobel ödüllü Arap yazarın ismini kimilerinin Najib Mahfooz olarak yazmaları gibi... Halbuki bildiğimiz Necib Mahfuz işte!..”

Sevan Nişanyan, dünkü Taraf gazetesindeki “Evlatlar” başlıklı yazısında Arapça’dan Türkçe’ye girmiş, orijinali çoğul olan, fakat Türkçe’ye girince semantik olarak tekilleşen sözcüklere değindi. Nişanyan yazısına şöyle başlamış: “Evlatlar yanlıştır. Eşyalar diyen cahildir, değil mi hocam,” diye soranlara en basit cevap, “Bilader sen Türkçe bilmiyor musun? Neden bana soruyorsun?” diye kontratak yapmaktır. Türkçede evlatlar diyor muyuz? Diyoruz. Nokta. Arapçada evlatlar olurmuş, olmazmış, bırak onunla ukala tayfası ilgilensin.

Nişanyan “ukala tayfası” demiş, ben de “malumatfüruşlar” diyeyim. Yukarıda dediğim gibi dile giren her sözcüğün telaffuzu ve imlası değiştiği gibi anlamı da değişir veya farklılaşır. Evlat Türkçe’de tekil bir sözcüktür, Arapça’da ne olduğundan artık bize ne?

Fazla malumatın imlaya yansıyan arızaları da var tabii... Eski alfabede olduğu gibi şimdi de İngilizce’den gelen kimi sözcükler orijinal imlalarıyla yazılmaya başlandı ki, bunun sonu bence iyi değil. Gerçi biz, henüz eski alfabe imlasının etkilerinden de tam olarak kurtulmuş değiliz. Yazarken hepinizi ikircikli duruma düşüren iyelik eki almış cami, sanayi, bayi gibi sözcüklerin neden cami-i, sanayi-i, bayi-i şeklinde yazılması gerektiğini biliyor musunuz? Çünkü bu Arapça sözcüklerin sonu “ayn” sesiyle biter. “Ayn”ı Türkçe seslendirmek imkansızdır, çünkü bizde bu ses yoktur. Medrese öğrencilerinin hikayesinde geçen “malum” sözcüğünde de “ayn” vardır, a ile l’nin arasında... Biz bu sesi medreseliler gibi çıkaramadığımız, çıkaramayacağımız için a’yı uzatır, işi bitiririz. Sonunda “ayn” olan cami, sanayi, bayi gibi sözcüklerde ise bunu da yapmayız. Öyleyse niye zaten telaffuzda da yer almayan bir sesi varmış gibi davranarak iyelik ekinin önüne hayalet gibi sokuşturuyoruz? Camisi, bayisi, sanayisi diye yazmak varken...

Şimdi diyeceksiniz ki sen bu kurala uymuyor musun? Galiba uyuyorum, çünkü ben imlada otoritenin gerekliliğine inanırım. Ama bazen hiç aklıma yatmayan o kadar mantıksız kurallarla karşılaşıyorum ki, bunlara uymakta zorlanıyorum. Yukarıda, özel ad olan dil adlarıyla aldığı ekler arasına tırnak koyduğum gibi...

Neyse, daha fazla uzatmayalım. Diyeceğim, dile kendi iç mantığı içinde yaklaşmak lazım, medreselilerin ya da kolejlilerin malumatları bizi ilgilendirmez. Dili hiç ilgilendirmez.