28 Ekim 2009 Çarşamba

| Uzam ve zaman içinde...

Sınırsız uzayda, sınırlandırılmış ve ölçülebilir bir mekanı anlatır uzam... Süre nasıl zamanın ölçülebilir bir parçasıysa, uzam da sonsuz uzayın ondan ayrılmış, ama onun içinde olan bir parçasıdır. Fakat, uzamı uzam yapan ve sonsuz bir boşluk olan uzaydan ayıran temel etmen, onun, nesneler, kişiler, olaylar veya olgular tarafından doldurulmuş olmasıdır. Sınırlandırılmış bir boşluğun doldurulması... Veya bir boşluğun doldurulmasıyla onun uzama dönüşmesi... Mesela, bu yazının uzamı da önünüzde duran karşılıklı iki beyaz sayfadır.


Uzam ve zaman ilişkisi ise organiktir. Ne zamansız bir uzam ne de uzamsız bir zaman mümkündür. Uzamı zaman, zamanı da uzamdır belirleyen... Daha önemlisi, her ikisinin varlığını bize duyumsatan şey uzamın ve zamanın içindekilerdir. Kant’ın dediği gibi “Uzam dış duyarlılığın şeklidir. Uzam ve zaman aklın her türlü deneyden önce gelen sezişleridir. Herkes uzam ve zamanı gördüğünü sanır. Aslında görülen şeyler uzam ve zamanın taşıdığı şeylerdir.”

Her sanat eseri de bir zaman ve uzam içinde yürür. “Kendisini algılayan biri bulunduğu sürece, devingen bir ufuktur dünyamız; bizim algıladığımız ya da tasarladığımız dünyadır, nesnel ve değişmez bir dünya değil: belki birinin dünyası olmayan dünya yoktur. Bunun sonucu olarak, dünya konusunda her türlü bilginin en azından üç etkeninin işlevi olduğu söylenebilir: dünyanın kendisi (uzam), onu ele alan özne (belli biri) ve her ikisinin de yer aldıgı zaman (belli bir an). Bu üç öğeden birisinde en ufak bir değişiklik olmuşsa, dünya aynı dünya değildir artık. İster bizi çevreleyen gerçek evren söz konusu olsun, ister betimlenmiş ya da düşlenmiş öyküsel bir evren, üç ögeden biri için dogru olan, öbür ikisi için de doğrudur. (...), uzam içindeki her yer değiştirme zamansal yapının yeniden düzenlenmesini gerektirecek, aynı biçimde, zaman içinde her yer değiştirme de uzamsal ve bireysel yapıların yeniden düzenlenmesini zorunlu kılacaktır.” (Tahsin Yücel, Anlatı Yerlemleri, 1979:11)

Anlatıya dayalı sanatlar yanında, görsel sanatlar da zaman ve uzamdan bağımsız yaratılamaz. Doç. Dr. Şefik Güngör, 27-30 Mart 2005 tarihleri arasında yapılan Yakındoğu Üniversitesi 4. Fotoğraf Günleri’nde sunduğu Fotoğrafik Görüntüde Uzam başlıklı bildirisinde, dış dünyayı anlama ve kavrama sürecinde zaman ve uzamın önemine vurgu yapar: “İçinde yaşadığımız evrende kendimizi konumlandırmak en temel gereksinimlerimizden biridir. Ünlü Alman filozofu Immanuel Kant’a göre insanlar dünyaya bir camında zaman diğer camında mekan kategorileri olan bir gözlükle bakıyorlardı. Gerçekten, dış dünyayı kavrama ve anlamlandırma sürecinde bu iki kavram büyük önem taşımaktadır. Yaşlılığa bağlı demans ya da çeşitli zihinsel hastalıklar sonucu yer ve zaman duyguları bozulmuş insanlar büyük bir boşluk içine düşmekte ve gerçeklik duygularını da yitirmektedirler. Bayılma gibi nedenlerle bu bilginin kesintiye uğraması durumunda da kişinin ilk öğrenmek isteyeceği şey nerede olduğu, daha sonra ise zamanın ne olduğudur. Nerede olduğunu bilememek, kaybolma duygusu en büyük korkulardandır. (...) Üç boyutlu evrenimizde nesne ve uzay diyalektik bir ilişki içindedir. Bir bütünün birbirini tamamlayan parçalarıdırlar. Nesnenin olduğu yerde uzay yoktur, uzayın olduğu yerde de nesne... Boşluk ve doluluk, varlık ve yokluk gibi kavram çiftleri bu ilişkiden doğar. Doğaldır ki evrenin bu şekilde kavranışı sanatsal yaratılara da olduğu gibi yansır: Görsel sanatların temsili evreninde de ‘boş’ ve ‘dolu’ alanlar vardır. Bunlar heykel ya da tiyatro sahnesinde olduğu gibi gerçek veya resim, fotoğraf ya da sinemada olduğu gibi saymaca olabilir. Sonuçta, izleyicinin sanat eseriyle dış dünyayla kurduğu ilişkiye benzer bir ilişki kurmasına, algılama düzeneğimizin temel bir gereksinimini karşılamaya yararlar. Görüntü sanatlarında nesneler bunları temsil eden şekiller olarak karşılık bulur. Şekilleri var eden ve sınırlarını belirleyen ise içlerindeki ya da çevrelerindeki uzaydır. Anlaşılacağı gibi şekil ve uzay sıkı sıkıya birbirine bağlı ve yukarıda belirtildiği gibi aynı bütünün parçalarıdırlar. Dolayısıyla, sanatçılar yaratmak istedikleri anlamı, sadece şekilleri değil uzayı da tasarlayarak oluştururlar.”

Markalar için uzam, sonsuz ve sınırsız uzay boşluğunda bir konum elde etmek demektir. Bu perspektiften baktığımızda, konumlandırma dediğimiz olgunun, başka markaların uzamlarıyla çakışmama, uzayda, o uzamların dışında bir uzama sahip olma stratejisi olduğunu söyleyebiliriz. Yani bir marka, sadece özvarlığının tasarlanmasıyla değil, aynı zamanda içinde bulunduğu uzamın tasarlanmasıyla da marka olabilme niteliği kazanabilir. Yaratmak istediğimiz marka, kendi uzamı içinde markadır ancak...

Her uzamın kendine göre bir dili vardır. Uzam dili, aynı zamanda markanın konum göstergesidir. Bu durumu, bir insanı sokakta görmekle kendi uzamı içinde görmek arasındaki farka benzetebiliriz. Kişinin içinde buluduğu uzam, mesela bir oturma odası, onunla ilgili daha kapsamlı, daha etkileyici ve daha kalıcı bir kanaat oluşturmamızı sağlar. Bu uzamın dilini belirleyen unsurlar ise; yüzey, renkler, ışık, nesneler ve donatılardır. İç içe geçmiş göstergeler olarak tezahür eden bu unsurlar, aynı zamanda o kişiyle ilgili kim bağlamının da oluşmasını sağlarlar. “Bireyler kendi uzamlarını oluştururken aynı zamanda öbür bireylere göre gözlemlenen farklılıklarıyla, duygularıyla, ruhsal durumlarıyla, beklentileriyle de biçimlendirdikleri, yoğurdukları yaşam evrenini de sergilemektedirler.” (Işıl Zeybek, Kişilerarası İletişimde Uzam Dilinde Öteki Kavramı, Journal of Istanbul Kültür University, 2005/1 pp. 95-117)

Işıl Zeybek’in bir makalesinde yer alan bu cümleyi marka adına deforme edersek şöyle de okuyabiliriz: Markalar kendi uzamlarını oluştururken aynı zamanda öbür markalara göre gözlemlenen farklılıklarıyla, duygularıyla, ruhsal durumlarıyla, beklentileriyle de biçimlendirdikleri, yoğurdukları yaşam evrenini de sergilemektedirler.

Ben bu olguyu, biraz da Marshall McLuhan’ın “Mecra mesajdır.” şeklinde özetlediği görüşle ilişkilendiriyorum. McLuhan’a göre aracın gerçek içeriği kendisidir. Bu benzetmeye itibar edecek olursak, acaba marka uzamının gerçek içeriği marka değil, uzamdır diyebilir miyiz? Çünkü, eğer araç bilinmezse mesaj da bilinmez; yani uzam bilinmezse marka da bilinmez. McLuhan’a göre, örneğin bir öykü, konuşarak anlatılması, radyoda seslendirilmesi, bir tiyatro olarak sahnede oynanması, televizyonda gösterilmesi veya sinemaya aktarılmasıyla farklı anlamlar kazanır. Eğer hikayeyi marka olarak düşünürsek, onun hangi anlamı taşıması gerektiğini uzamın seçilmesi ve tasarlanmasıyla irtibatlandırabiliriz.

Uzam ve marka ilişkisi, yalnızca dış algıyla ilişkili de değildir. Uzamı, markanın içinde yaşadığı bir yaşam ortamına da benzetebiliriz. Nasıl yeryüzündeki hava, su, iklim, gıda ve benzeri ön koşullar oluşmadan insanın burada varlık bulması ve yaşaması söz konusu olmadıysa, uzamı olmayan bir markanın varlık bulması ve yaşaması da mümkün olamaz. O halde diyebiliriz ki, markayı tasarlamadan önce onun yaşayacağı ve kendini ifade edeceği uzamı hazırlamak şarttır.

Bu mevzuya bu uzam (iki beyaz sayfa) dar geldiği için, marka ve zaman konusunu gelecek aya bırakıyoruz.

THE BRAND AGE DERGİSİNİN EKİM 2009 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

26 Ekim 2009 Pazartesi

| Komşu hakkı

Markaların, satış arttırma hedefleri doğrultusunda çeşitli dönemlerde tüketicilere her zamankinden farklı birtakım avantajlar sunmaları promosyon kampanyalarıyla gerçekleştirilir. Bunlar, bir tane alana bir tane bedava, otuz kupon biriktirene hediye, özel günlerde yüzde bilmem kaç indirim, birtakım meslek mensuplarına çeşitli ayrıcalıklar gibi uçsuz bucaksız bir çeşitlilik sergiler.



Selva’nın, Devletşah Özcan’ın rol aldığı bir filmle başlattığı “Komşu Hakkı” kampanyası da, aslında standart bir promosyon kampanyası olarak “iki paket fiyatına üç paket” ya da “iki paket alana bir paket bedava” şeklinde tanımlanabilecek bir satış arttırma etkinliği formatındadır. Ancak, kampanyanın sosyal yönü anlamlı ve dikkat çekicidir.

Selva diyor ki, “Üç al, iki öde, ama biri komşuna hediye...” Yani, iki paket alınca bir paketi ben sana bedava veriyorum, ama bu üçüncü paket senin için değil, komşuna hediye etmen için... Özel olarak tasarlanan komşu hakkı paketlerinin üzerinde “Paylaşalım muhabbet artsın, bu lezzeti komşum da tatsın.” başlığının altında komşuluğun değerini anlatan bir komşuluk güzellemesi yer alıyor: “Anahtarı unuturum, bizimkileri sende beklerim. Şeker lazım olur, kapını çalar, senden isterim. Evden ayrılırken gözüm arkada kalmaz, sen varsın, bilirim. Kimi zaman çiçeklerimi sularsın, kimi zaman bizim ufaklığa bakarsın. Dilerim ki hayatı paylaştıkça dostluğumuz var olsun, bu leziz makarna da sana küçük bir hediye olsun…”

Tabii “komşu hakkı” paketine standart bir promosyon paketi muamelesi yapanlar, yani onu kendi mutfağında tüketenler olacaktır. Ancak, bu paketlerin ne oranda komşuya hediye olarak verileceğini merak etmemek de mümkün değil. Rivayet muhtelif; kimi bu paketlerin çok az bir kısmının komşuya gideceğine, kimi de Türk insanının bu konuda hassasiyetinin yüksek olduğuna işaret ederek “komşu hakkı” paketlerinin büyük oranda adresine ulaşacağına inanıyor. Bir araştırmayla bunun sonuçlarını öğrenmek çok hoş olur gerçekten.


Bir paket makarnanın komşuya verilecek değerde bir hediye olmadığı düşünülebilir. Doğrudur da... Ancak paketin üzerindeki mesajların yarattığı hoşluk duygusu bu kaygıyı gidermiş oluyor. Nitekim, ‘komşu hakkı” paketi hediye edildiğinde şaşıran, paketin üzerindeki mesajları okuduktan sonra da gözyaşlarıyla komşusuna sarılan hanımlar olduğu, bu gibi dokunaklı manzaraların yaşandığı kulağıma geldi. Bu arada, henüz birkaç gün önce başlayan kampanyayla birlikte, markanın, satış hızına yetişmekte zorlandığını da Selva’dan öğrendiğimi aktarmış olayım.

Ve bir tüketici mesajıyla bu yazıyı noktalayayım: “Kampanyanızı yeni gördüm ve inanın çok mutlu oldum. İnsanlarımızın daha karşı dairesinde kim olduğunu bile bilmeden oturduğu şu günlerde, unutulmaya yüz tutmuş geleneklerimizi yeniden canlandırdığınız, gecmişte komşuya evinin anahtarını bile bırakacak, çocuğunu emanet edecek bir toplum olduğumuzu yeniden hatırlattığınız için sizlere en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Ümidim, herkes bu kampanyanız ile unuttuğumuz komşuluk degerlerimizi hatırlar.”


17 Ekim 2009 Cumartesi

| “Tehlikenin farkında mısınız?”

MARKETING TÜRKİYE’NİN, 15 EKİM 2009 TARİHLİ SAYISININ KAPAK KONUSU KORKU PAZARLAMASI... KONUYLA İLGİLİ OLARAK FERRUH ALTUN’UN SORULARINA VERDİĞİM CEVAP AŞAĞIDA... MARKETING TÜRKİYE’NİN KONUYA GİRİŞ PARAGRAFI DA ŞÖYLE: “TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?”, “LAİKLİK ELDEN GİDİYOR. ŞERİAT GELECEK ŞERİAT! MAAZALLAH SONUMUZ İRAN”, “TERÖRLE ÜLKE BÖLÜNECEK”, “TÜRKÜN TÜRK’TEN BAŞKA DOSTU YOK. ETRAFIMIZ DÜŞMAN DOLU”, “YİNE KRİZ GELECEK İŞSİZ KALACAĞIZ”… KORKUYORUZ. ÇOK KORKUYORUZ! “BURASI TÜRKİYE HER AN HER ŞEY OLABİLİR” SANCISI İÇİNDE KIVRANIYORUZ… İÇİMİZDEKİ KORKULAR KATMERLEŞTİKÇE ÜRÜN SATMAK İÇİN HER YOLU MUBAH GÖREN MARKALARIN ELİNDEKİ “KORKU” SİLAHI DA GÜNBEGÜN BÜYÜYOR.


Eğer bir ürün, karşılanmadığı takdirde tüketicinin korkmasına neden olacak bir ihtiyaca çözüm öneriyorsa, bunun açlık, barınma, giyim, beğenilme ya da statü gibi ihtiyaçları karşılayan ürünlerden bir farkı olmadığını düşünüyorum. “Evime hırsız girer mi?” korkusunu bir sigorta şirketi hafifletiyorsa, bu konudaki pazarlama etkinliklerinin etik dışı olduğunu söyleyemeyiz, ama yine de bu tür ürünlerin etik sınırını zorlayacak bir potansiyel taşıdıklarını kabul etmemiz gerekir.

Bu durumun etik sınırının nerede başlayıp nerede bittiğini, bireysel ve toplumsal yaşamımızı çevreleyen etik değerler üzerinden tespit etmemiz mümkündür. Bence, ihtiyaçların kapsamını aşan korkutma amaçlı en ufak bir abartı bile bu dairenin dışına çıkmak demektir. Bu noktadan sonra da, olguyu pazarlama olarak tanımlamak doğru değildir. Yani ahlak dairesinin dışına çıkan, pazarlama dairesinin de dışına çıkmış, haddi aşmıştır. Nitekim, bir şeyin kaba güç kullanılarak satın alınmasını sağlamakla, bunu tehdit, algı manipülasyonu, kimyasal nörolojik müdahaleler, psikolojik baskı ve korkutma gibi yöntemlerle yapmak arasında bir fark yoktur. Çünkü bu yöntemlerin tamamı, tüketicinin özgür düşünme, ayırt etme ve karar verme yetisini elinden almaya matuftur.

Oysa pazarlama, iki veya daha fazla taraf arasında kendi özgür iradeleri içinde gerçekleşen serbest bir değişim sürecidir. Kotler’in dediği gibi pazarlar, her iki tarafı da daha iyi duruma getirecek olan gönüllü anlaşmalara iştirak eden kişileri kapsar. Özgür iradeyi yok eden ya da yok sayan her türlü girişim ve manipülasyon ise, ister fiziksel ister psikolojik baskı yöntemleriyle gerçekleştirilmiş olsun, gayri ahlakidir ve pazarlamanın tanımı ve sınırları içinde değildir.

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama ve eşdüzeyli bir iletişim yoktur, propaganda vardır. Kaba gücün yetmediği, eksik kaldığı veya uygun görülmediği durumlarda propaganda, kitleleri manipüle etmek için kullanılan en önemli silahlardan biridir. Korkuyu kullanmak ise propagandanın tekniklerinden biridir ve kitlelerde korku yaratarak sindirmeyi ve zihinsel bir dönüşüm sağlamayı amaçlar. Joseph Göbbels’in, Teodore Kaufman’nın “Almanya yok olmalı!” sözlerini kullanarak Müteffikler’in Alman halkını yok etmeyi amaçladığını iddia ederek halka korku salması bunun örneklerinden biridir. Bizde, bir türlü gelemeyen, ama sürekli geleceği söylenen “komünizm”, “şeriat” korkuları ya da “bölünme” korkusu gibi...

Demek ki korku, pazarlamanın bir unsuru değildir, propaganda oluşturma tekniklerinden biridir. Korkunun olduğu yerde ise pazarlama yoktur; bu nedenle “korku pazarlaması” diye bir şey de olmaz.

16 Ekim 2009 Cuma

| The Medium is the Massage


“Bak şimdi, Baba, Profesör McLuhan insanın kendi yarattığı ortamın, insana bu ortam içindeki rollerini tanımlamanın aracına dönüştüğünü söylüyor. Matbaa harflerinin icadının, düşünceyi eylemden koparıp ayıran doğrusal, yani ardışık bölüntüler şeklinde bir düşünce yarattığını söylüyor. Bugünse TV ve popüler müzikle, düşünceyle eylemin birbirine daha yakın olduğunu, başkaları ya da dünya karşısında daha yoğun bir ilgilenmenin geliştiğini söylüyor. Yeniden köyde yaşıyormuşuz. Anladın mı Baba?”

Alan Dunn'un karikatürü, 1966, The New Yorker Magazine, Inc.
Marshall McLuhan’ın The Medium is the Massage adlı kitabından... (Kitabı Yaradanımız Medya adıyla dilimize çeviren Ünsal Oskay.)

12 Ekim 2009 Pazartesi

| Resim, yazının büyük atasıdır

MASSTE YAZILARINA DEVAM... İBRAHİM AKAR’IN “RESİM, YAZININ BÜYÜK ATASIDIR” BAŞLIKLI YAZISI... ASLINDA BİR SÜRE ÖNCE “KEŞKE BÜTÜN DÜNYA ÇİN YAZISI KULLANSAYDI!”, “HER LOGO BİR İDEOGRAMDIR”, “LOGOYU DİRİ DİRİ GÖMMEK!”, “BİR İDEA OLARAK MARKA VE BİR İDEOGRAM OLARAK LOGO”, “YAZI NE YANA AKAR USTA, ZAMAN NE YANA?” VE “LOGO NE YANA DÜŞER?” BAŞLIKLI YAZILARDA KONUNUN YAKINLARINDA DOLAŞMIŞTIK. AKAR’IN BU YAZISI İSE YENİ DİKKATİMİ ÇEKTİ. BUYURUN:


Yazı ve yazma etkinliği, insanoğlunun ve oluşturduğu toplulukların geçirdiği toplumsal ve kültürel evrim sürecinin ürünüdür. Kuşkusuz bu nedenle, diğer pek çok fenomen gibi, yazı da toplumlardaki ekonomik altyapı ve siyasi üstyapıdan, hukuki-dinsel kurumlardan ve bu kurumların belirlediği kurallardan derinlemesine bir şekilde etkilenmiştir.

Kitlesel eğitim öncesinde ayrıcalığın ve bilgeliğin simgesi olan yazma ve okuma yeteneği, uzun yıllar boyunca toplumda belirli bir statü sahibi olmayı da sağlamıştır. Bu yüzdendir ki “Katibim” şarkısını dinlerken, gözümüzde halen redingot kırmızı kıyafet yakası kolalı beyaz gömlek ve baston ile ayrıcalığı simgeleyen diğer öğeler bir bir canlanır.

Artık okuma yazma bilenlerin, tekelci şekilde sahiplendikleri yazılı bilgi ve deneyimlerden güç alarak toplumun alt tabakaların yönetim ve denetim altına alma ayrıcalığına sahip olduğu günlerin uzağındayız. Bilginin kitle eğitimi sayesinde toplumun bütün tabakalarına yaygınlaşması, bu ayrıcalığı önemli ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bir zamanlar egemen sınıfların güç ve ayrıcalığını pekiştirmeye hizmet eden bilgi, günümüzde alt sınıfların sınıf atlama çabası da önemli bir araç haline gelmektedir.


İnsan bilgiyi nasıl öğrenir? Diyelim ki deneyerek, test ederek, aynı şeylerin kendini belirli bir mantık çerçevesinde tekrar etme düzenliliğini formüller oluşturarak, matematiksel gerçekliğe dökerek... İyi ama en az bunun kadar önemli olan bir şey daha var...Kazanılan bilginin başka insanlara aktarımı... İnsan herşeyi kendisi öğrenmek zorunda kalsaydı, uygarlığın günümüzdeki düzeye ulaşması asla mümkün olmazdı... Bu yüzden farklı insanların deneyimlerini bir arada toplayan, bütün insanlığa genellemeyi sağlayan bir aracın olması da gerekiyor.

Yazı dilinin öncesinde, konuşma yoluyla bilginin aktarımı en yaygın yöntemdi. Özel sırlar, bilgeler tarafından kendisinin yerini alacak öğrencilere kulağa okuma yöntemiyle aktarılırdı. Günümüzde bu yöntem sadece tarikat içi iletişimde ve yöresel kocakarı ilacı tedavilerinin aktarılmasında kullanılıyor. Aktarılabilir ve açıklanabilir bilgi, geçmişte ve günümüzde bilginin çoğaltılmasını, kaydedilebilmesini ve dağıtımını zorunlu kılıyor. Bu nedenle, iletişim araçlarının gelişimini ve yaygınlaşmasını sağlayan en temel faktörün bu zorunlulukla yakından ilgili olduğuna inanıyorum.

Kaydedilebilir bilgi fenomenini tarihi orijini açısından yorumlayınca, ortaya şu gerçek çıkıyor: Resim, yazının büyükatasıdır... Bunun ne kadar doğru olduğunu, yazının evrimsel süreçlerini incelemeye yeltendiğimiz zaman çok daha iyi anlayabiliyoruz. Düşüncenin ve önermenin kavramlara ve sözcüklere ayrıştırılarak kaydedilmesi biçimiyle yazı, milattan önce 4000’li yılların bir fenomenidir. Bu tanımda yer alan “kavramlara ve sözcüklere” şeklindeki sınırlama ve spesifikasyon önemlidir, çünkü ilk yazının ve daha sonraki dönemlerin yazısının “kavramların ve sözcüklerin” resmedilmesi olarak şekillendiğini görüyoruz. Aslında ilk çağ insanının Cro Magnon duvarlarında günlük yaşamını resimleyerek olarak aktarmasını da bir çeşit yazı olarak kabul edersek hata yapmış sayılmayız.


İnsanlığın binlerce yıllık resimleme ve çizme etkinliği ile yazınsal etkinlik arasında bir ayırım noktası ararsak ve bu ayırım noktasını yazının başlangıcı olarak tanımlarsak, yazının kayıtlara geçmiş miladının Sümer Uygarlığı’nda başladığını söyleyebiliriz. Burada “kayıtlara geçmiş milat” derken, elimize ulaşmış kanıtları temel aldığımı, binlerce yıllık zaman dilimi içinde bütün izleri silinip gittiği için elimize ulaşamamış bir Sümer öncesi yazı geleneğini de olasılıklar dahilinde gördüğümü özellikle belirtmek istiyorum.

Artı ürün, yani kişisel kullanımın ötesinde ürün ve yönetim olmadan sayısal ifadenin çoklu sayılara dayalı bir aritmetik temelinde şekillenmesi beklenemez. Bu açıdan bakınca, “tapınak sosyalizmi” diye tanımlayabileceğimiz, üretim gelirlerini toplama, dağıtma ve dağıtım fazlasını stoklama ve dışalım için kullanma sorumluluğunu rahiplerin üstlendiği Sümer toplumunun, yazının ve sayının çıkışı için en uygun ve ileri koşullara sahip bir toplum olduğunu görürüz. Kuşkusuz artı ürün sayısal ifade olmadan stoklanabilir ve gelişigüzel dağıtılabilirdi. Ancak kent ekonomisinin ve ekonomik örgütlenmenin rahipleri tapınak gelir ve giderleri hakkında diğer rahiplere ve sonraki dönemde tapınağın sorumluluğunu üstlenecek olanlara hesap verme yükümlülüğünü getirmesi, ilkel hesaplama yöntemlerinin yerine simgesel hesaplama yöntemlerine geçişe zemin hazırlamıştır. Yazının ve aritmetiğin üretim ilişkilerinin gelişmişlik düzeyi ile olan yakın bağı şaşırtıcı değildir, çünkü sözel iletişimin zenginleşmesi de gelişen ve yenilenen üretim ilişkilerinin getirdiği yeni toplumsal iş bölümünün ve ona uygun kavramların şekillenmesinin bir ürünüdür.

Tanrı krallar döneminin örneği olan Mısır uygarlığında, kendisi bir tanrı olan firavunun rahiplerin artı ürün üzerindeki mülkiyet, denetleme ve paylaştırma yetkisini teslim aldığını görüyoruz. Bu durumda, bir klanın veya kastın egemenliğinden kişisel egemenliğe geçiş söz konusudur. Mülkiyetin kişisel otokraside toplanması, görkemli bir zenginliğe ve daha önce örneği olmayan bir gelişmişliğe yol açmıştır. Kuşkusuz bu nedenle, Mısır yazısı tapınakta değil, firavunun sarayında doğmuş ve gelişmiştir. Bu durum firavunun muhasebesini tutan özel bir yazıcılar sınıfının şekillenmesini de sağlamıştır.

Yazının evriminde dikkat çekmek istediğim son derece ilginç bir nokta var. Hemen bütün spesifik yazı ve alfabe çeşitleri zaman içinde ciddi ölçüde evrim geçirmiş ve değişime uğramıştır. Bugün, yazının icat edildiği çağlardan beri varlığını korumuş tek yazı, Çin yazısıdır. Sümer yazısı gibi piktografik aşamadan ideografik aşamaya geçerek bir yazı tarzı olan Çince, günümüz dünyasında 35.000’i bulan hece yazı ile resim geleneğine bağlı yazının tek yaygın örneğini teşkil etmektedir. Günümüzde ve geçmişte, alfabetik yazının daha önceki yazılara karşı egemenlik sağlaması, alfabetik yazının çok az simgeyle kavram ifade etme yeteneğiyle yakından ilgilidir.


Harf sistemli yazının egemenliğinin daha uzun yıllar egemenliğini koruyacağına kişisel olarak inanmakla birlikte, gelecekte insanlığın kültürel veriminin yeni yazı tarzlarını oluşturabileceğine inanıyorum. Ancak bu yazı tarzının, insanlığın ortak bir yazı dili olarak şekilleneceğini düşünüyorum.

Yazı konusuna, iletişimin evrim konulu bir dizide özel bir önem vermenin çok önemli bir sebebi var. İletişim, yani komünikasyon bir mesajın bir başka kişinin bilincinde aynı görüntü ve anlamı oluşturacak şekilde aktarılması eylemi ise, iletişim araçlarının ve bunların teknolojik evriminin seyri ne olursa olsun, sonuçta konuşma ve yazma eylemini aktarmaya yönelik bir işlevi olacağı kesin.

Bugün, konuşma ve yazı faaliyetlerinin teknolojik açıdan kaydedilebilir ve çoğaltılabilir olması, insanlığın yerel ve global kültürel mirasını söylence yoluyla kuşaktan kuşağa aktarma zorunluluğunu ortadan kaldırmıştır. Yaşanan ilginç olayları ve deneyimleri beyit beyit destanlarla kuşaktan kuşağa aktaran insanoğlunun, bu açıdan bakılınca son destanını çok uzun yıllar önce yazmış olduğunu rahatça söyleyebiliriz.

Zaten bir zamanlar sokak dolaşan destan okuyucularının ortalıktan kalkmış olması da bunu göstermiyor mu?

İBRAHİM AKAR, MASSTE, 10. SAYI, MART 2001

7 Ekim 2009 Çarşamba

| Parayla marka olunmuyor!

The Brand Age’in Ekim 2009 tarihli 9. sayısı çıktı. Dergi, bu sayısında Körfez sermayesinin neden marka yaratamadığını inceliyor: “Körfez ülkeleri, yüksek petrol fiyatları sayesinde gelirlerini büyük ölçüde artırmayı başarsa da küresel marka yaratma konusunda sınıfta kaldılar.”


Peki Türkiye? Bizim paramız yok, mazeretimiz var diyebilir miyiz? Aslında ben, The Brand Age’in Haziran 2009 tarihli sayısında yer alan “Beni ne doktorlar, ne mühendisler, ne marka uzmanları istedi de...” başlıklı yazımda Türkiye’nin marka yaratma konusunda neden yaya kaldığını açıklamaya çalışmıştım. Körfez ülkelerininki de galiba bundan farklı değil.

The Brand Age, bu sayısında da araştırma, inceleme, makale ve güncel haberlerle zengin bir içeriği barındırıyor. Benim bu sayıdaki yazım ise “Zaman ve uzam içinde...” başlığını taşıyor. Yazıdan bir paragraf tadımlık aktarayım:

“Markalar için uzam, sonsuz ve sınırsız uzay boşluğunda bir konum elde etmek demektir. Bu perspektiften baktığımızda, konumlandırma dediğimiz olgunun, başka markaların uzamlarıyla çakışmama, uzayda, o uzamların dışında bir uzama sahip olma stratejisi olduğunu söyleyebiliriz. Yani bir marka, sadece özvarlığının tasarlanmasıyla değil, aynı zamanda içinde bulunduğu uzamın tasarlanmasıyla da marka olabilme niteliği kazanabilir. Yaratmak istediğimiz marka, kendi uzamı içinde markadır ancak...”

6 Ekim 2009 Salı

| Ne çok değişeceğiz, farkında mısınız?

BİRDEN FARK ETTİM Kİ, MASSTE YAZILARINI YAYIMLAMAYA ARA VERMİŞİM. GEÇTİĞİMİZ YIL KAYBETTİĞİMİZ RAHMETLİ İBRAHİM AKAR’IN BUNDAN TAM DOKUZ YIL ÖNCE, KASIM 2000’DE KALEME ALDIĞI “NE ÇOK DEĞİŞECEĞİZ, FARKINDA MISINIZ?” BAŞLIKLI YAZISINDA ÖNEMLİ ÖLÇÜDE İSABETLİ PROJEKSİYONLAR YAPTIĞINA TANIK OLACAĞIZ. OKUYALIM BAKALIM, GERÇEKTEN DEĞİŞMİŞ MİYİZ? YA DA NE KADAR DEĞİŞMİŞİZ VE DEĞİŞMENİN YÖNÜ AKAR’IN TAHMİN ETTİĞİ HATTA MI İLERLİYOR?


Ne kadar da koptuk hayattan... Alıştığımız onca şeyin ne kadar uzağında kaldık.... Giderek daha mı az görüyoruz sevdiklerimizi, daha mı az konuşuyoruz? Onlara ayırdığımız o az zamanları bile daha bir çok görür gibi mi oluyoruz farkına varmaksızın?

İçimizdeki vahşetin çağrısına uyup daha bir az mı özlüyoruz kırları, bayırları, kuşları, ağaçları? Kendimize ait olan yanlarımızı giderek daha bir eksilterek mi yaşıyoruz nedir?

Herkese ekmek, herkese hürriyet sloganlı düşlerimizin, insani arzularımız ve ideallerimizin gerisinde mi kaldık? Aşk, hani o içimizdeki ele avuca sığmayan duygusal çocuk, günlük peşin hesaplılıkların parçası olmaya mı başladı yoksa? Neden bu denli bencil hırsların, ben merkezli ideallerin peşine takılıp gidebiliyoruz? Fareli Köyün Kavalcısı, ardına takıp sürükleyebileceği bir tek çocuk bile bulamadan mı dolaşıyor sokaklarda? Düş yalnızı insanlar halinde tek tük kalanlardan olmayı daha ne kadar sindirebileceğiz içimize?

Kendi yarattığımız putların altında ezildik. Çok yakın zaman öncesinde aniden gelişmenin ölçüsünü kişi başına demir kullanımı ve dökülen beton kütleleriyle tanımladığımız günlerin aslında insanlığa karşı bir ihanet saplantısı olduğunu düşünür olduk. Teknoloji ve insanın, bir diğerini telef eden kavramlar haline gelmeye başladığı günlerde bocalayıp kaldık...

Ve her şey birdenbire oldu... Ansızın ama usulcacık!

Birdenbire ne olduysa insan yanımızı hissettik. Kitleselleşen bilince karşı bireysel tavrımızı ortaya koyarken, aykırılıklarımızın rengini sever olduk. Teknoloji ve insanın bir diğerini koruyarak, gözeterek varolabileceğinin farkına vardık.

İlerlemenin kaba ölçülerinin geçerli olmadığı günlerde buluverdik kendimizi... Aykırı sporları tanıdık. Farklı kültürleri, farklı renkleri, farklı kimlikleri sevdik. Aztek müziğini sorguladık, ilkçağ müziğini araştırdık. Kendi kabuğumuza kapanmışken, aniden kendi dışımızdaki dünyaların çekim gücüne kapıldık. Bilgiişlem teknolojilerinin sunduğu avantajlar dünyasına efendi efendi boyun eğdik...

Dijital bir tanımdı artık teknoloji, bir kaba kuvvetler toplamı değil...

Robotların ortalıkta cirit attığı bir gelecek paranoyasını kenara attık. Dijital sinir sistemlerinin dünyasında, her şeyi avucumuzun içine sığacak, hatta sanal hale getirecek kadar küçülttük. Yaşadığımız dünyanın sınırlarını inanılmaz bir hızla genişleterek, Kübalı bir genç kızın evine daldık bir gece yarısı... Tirinidadlı bir gemicinin hayallerini evimizde ağırladık. Uykusuzluk ve yorgunluk gözkapaklarımızı bir kurşun külçesi gibi ağırlaştırırken, Samoalı bir arkeologla, ilk çağdan endüstriyel topluma taşınan kültürel öğeler üzerine konuştuk. Aşk var mı halen diye söyleştik yeniyetme Kütahyalı bir kızla... Sanal gerçeklik denilen bir tanımın büyüsü adeta aniden esen sıcak, ama serinletici bir rüzgar gibi sarıverdi her yanımızı...

Duyarlılıklarımızın ileri teknolojiler dünyasında kendini yeniden ve yeni bir kimlikle var etmeye başladığı günlere geçtik. İnternet ortamında tanıştığımız dostlarımızı bizi pek fazla incitme ve hırpalama şansları olmadığı için belki de, çok daha yakın bulduk konu komşumuzdan, iş arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan....

Hayatın gerçek yanının bizi pek tatmin etmediği günlerin eşiğinde buluverdik kendimizi... Düşlerin ve gerçek ötesinin de aslında gerçeğin birer uzantısı olduğunu anladık. Maviyi kendinden çok daha farklı gördük... Kırmızının kavramsal değerini renk değerinden daha önemli hale getirdik... Görmediğimiz gözlere sevinç pırıltıları serptik, mutluluk aldık, mutluluk verdik. Düş aldık, düş sattıklarımızdan!

Genetik kopyalama ve çaprazlama ile ilgili paranoyalarımızı hemencecik robotlar dünyasıyla ilgili paranoyalarımızın yerine koyduk, ama keyfimizi eskisi kadar kaçırmadık. Gişe yapmayan ve tam bir fiyasko olan Doktor Moro ve Adası filminin, yanlış zaman filmi olduğundan dolayı güme gittiğini anladık. Yeniden izlediğimizde, genetikbilimin genişlettiği bir düş gücüyle zenginleştirerek hakkı olan değeri verdik ona... İnsan ile hayvan arasında kalmanın paradoksunu ve ezikliğini yaşayan kurgusal türlerin dramatik sonunu yeniden yorumladık. Aslında benzer bir paradoksun günlük yaşamımızın içinde de var olduğunun farkına vardık. İnsani yanını kaybeden tuhaf bir nesil haline dönüşmek üzere olduğumuzu anladık...

Üretim süreçlerinin otomasyonundan çıkıp akıllı binalarla günlük yaşam alanlarımızı da aynı sürece dahil ettik. Kişisel dikkat ve hassasiyetlerimizin yerine, dijital kontrol süreçlerini koymaya başladık. Riski minimize eden, kaderciliğin alışılmış tanımının ötesinde duran yepyeni bir anlayışla karşılaştık. Toplantılara, randevulara on dakika, yarım saat gecikme alışkanlığımız sürse de, saniyenin binde biri hassasiyete sahip saatimizin olmasını istedik ve aldık.

Yaşamın rengini ve örgütleniş tarzını değiştirirken, dış dünyayla, dışımızdaki insanlarla hatta kendi kendimizle olan iletişim tarzımızı da değiştirdik. Kitle iletişimi stratejistleri, dünyanın yeni halini ve ahvalini, birim mesajın insanlara erişim süreci olarak hesaplamaya başladılar. Medyanın gücü ile bireyin gücü arasındaki savaş, üçüncü dünya ülkeleri fenomenine doğru daralmaya başladı. Birey mağlup olduğunu düşündüğü bir anda saygın bir güç haline gelip, kendi savaşını kazanmaya başladı. Dünya insanın avucundaki bir şey artık... İçinde kaybolmak yok!

Acaba dijital turistik turlar yapabilecek miyiz gibi, sorulduğunda tuhaf gelen ama mantığımızla sıcak bir diyalog kuruveren sorular sorabiliyoruz kendimize... Aslına bakarsanız, iletişim ve bilgiişlem teknolojilerinin ilk çocukluk günlerinde olduğunun farkındayız. Her şeyin yıllarca değişmeden kullanıldığı bir dünyada aniden değişen teknolojiler gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Birkaç yıl öncesinde elimizde bir gürz gibi taşıdığımız kiloluk cep telefonlarımızı, neredeyse kol saatimizden küçük hale getirdik. İnsanlık tarihinde daha iki dakika öncesi diyebileceğimiz zaman öncesinde yazılan Seksen Günde Devr-i Alem ya da Aya Seyahat'i okuduğumuzda düştüğümüz şaşkınlık, sanki binlerce yıl kadar uzağımızda kalmış gibi...

Söz teknolojiden, özellikle bilgi teknolojilerinden açılınca, çok geniş bir alanda sörf yapmak, ordan oraya atlamak zorunda kalıyor insan... Hiçbir şey kalıcı değilmiş gibi geliyor insana... Her şey anında bir başka şekle dönüşebilir, kendini bambaşka şekilde tanımlayabilirmiş gibi geliyor.

Yeni binyılı dijital kıyametle özdeşleştirip felaket senaristleri haline dönüştürmüşken, birden yeni milenyumun değişim enerjisinden söz eder olduk. Bilgisayar teknolojisini üretenlerin, iki haneli tarihleme trajedisini öngörememesine, dört haneli dijitalizasyona geçme gibi basit bir çözümle cevap bulmalarını müstehzi şekilde gülümseyerek izledik. 2000 yılının pozitif enerjisinden güç alanlar, kendilerini yeniden ve yeni hedefleriyle var ederek iyimser olmanın güzelliğini keşfettiler.

Kurumsal kimliğini yenileyenler, kurumsal felsefelerini çağdaşlaştıranlar çoğaldı. Yeni yatırım ve atılım stratejileri geliştirildi. Gelecek, korkulu bir düş iken, olumlu yönde beklentilere dönüştü.

Sevdiklerimize duygularımızı mektup kağıdının beyazlığında sunmak kadar e-mail atarak iletmek de güzel! Üstelik kimseyi yormuyorsunuz, zaman kaybetmiyorsunuz, aracı kullanmıyorsunuz.

Yakın zamanda şubesiz bankacılık kavramına şubesiz reklam ajansları da eklenir mi diye düşünüyorum ve tuhaf şekilde bunun bilim kurgu olmadığını görüyorum. Telekonferanslı ‘brief’ toplantıları, telekonferanslı beyin fırtınaları, dijital ortamda tartışılan tasarımlar, dijital ortamda sunulan kampanyalar, dijital ortamda gönderilen film çıkışlar...

İnanın, bilgiişlem teknolojileri çağının sunduğu kazanımlar, kayıpları üzerinde kafa yormayı gerektirmeyecek kadar işlevsel, zevkli ve sınırsız...

Yeni çağda insanı inanılmaz bir değişim süreci bekliyor. Bunun insan bilincinin algılamakta zorlanacağı kadar dinamik ve değişken bir süreç olacağı kesin...

Olaya psikoloji bilimi açısından bakarsak yeni çağın iletişimle ilgili semptomlarını tanımlamak bile önemli bir gereklilik... Eğer psikoloji kişinin çevreyle olan iletişimini ve fonksiyonel bozukluklarını temel alan bir bilimse, bunu yapmak zorunda... ‘Chat’ dünyasının dostlukları bir içe kapanıklık ve gerçekten kopma belirtisi mi, yoksa içe kapanıklığı aşma şekli mi? Bilgiye ulaşma tarzı bu içe kapanıklığı artıran bir faktör mü? Tartışılabilir bir durum... Ayrıca değişimin hızına erişememe ve çağın gerisinde kalma duygusu da yaygınlaşabilir gibi geliyor insana... Herkes bu hız karşısında kendini yetersiz hissedebilir, yaşamın sınırsızlığında kendini kaybolmuş hissedebilir. Değişimin gücüne karşı içe kapanarak karşı koyma ve tutuculuğa yönelme de bir ters tepki olarak yaygınlaşabilir..

Siber duygulanışlar gerçek dünyanın eksikliklerini giderirken acaba insanın kimliğinde ve kişiliğinde ne tür değişimlere yol açıyor?

Beyin fırtınamız sürerken, kendimizi birden gerçeğin kıyılarına sürüklenmiş halde buluyoruz. Ne kadar korkarsak korkalım, biz bu hızla yenilenen dünyayı seviyoruz. Çünkü bu dünyada gerçek kadar gerçek ötesine de yer var. Ve unutmayalım, bu hayal adasında yalnız değiliz, milyonlarcayız.

Siz de öyle yapınız. Gerçeğini mi bulamadınız, sanal olanıyla idare ediniz. Sorun yaşar, uyumsuzluk çekerseniz, üzülmeyin, sanal psikoloji uzmanlarının adreslerini internetten edinebilirsiniz. Üstelik kendileriyle yüz yüze görüşmeniz de gerekmiyor. Takın kulaklığınızı, açın web kameranızı, seansa başlayın...

Sizi hayal alemine mi sürükledim? Ne kadar yanılıyorsunuz, farkında mısınız?

İBRAHİM AKAR, MASSTE, 6. SAYI, KASIM 2000