Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Salı, Temmuz 28, 2009

| Marka bir harekettir, bir durum değil... Bir yoldur, liman değil!

“Kolaylıklar uygarlık için yıkımdır.” diyen ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. Ona göre; iklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir.


Toynbee’nin “meydan okuma ve karşı koyma” kuramına göre, bir uygarlığın yeşerebilmesi için her zaman bir meydan okuma (challenge) ve bu meydan okumaya karşı bir karşılık (response) gerekir. Toplum, eğer karşılık verilebilecek ölçekte meydan okumalarla yüz yüze gelir ve buna boyun eğmezse, verdiği karşılık, yaratacağı uygarlığın zemini oluşturur. Toynbee, “Bana göre medeniyetler kurulduktan sonra tehditlere karşılık vererek büyürler. Üstesinden gelemedikleri tehditle karşılaştıklarında yıkılır ve parçalanırlar.” der.

Fernand Braudel de, bir uygarlığın, eğer karşısında aşılması gereken zorlamalar yoksa doğamayacağını söyler. Zorlamaların yokluğunda oluşacak “rehavet”le, bu tehditlerin göğüslenemez şiddette olmasının getirdiği “çaresizlik”, uygarlığın doğmasını, doğsa bile gelişmesini engeller.

“Bir uygarlığın doğup büyümesinde iklim, bitki örtüsü, komşu kavimlerin baskısı ve benzerleri gibi çevreden gelen meydan okumaların şiddeti çok belirleyicidir.” diyen Toynbee, eğer çevreden gelen meydan okumalar, o toplumun üstesinden gelemeyeceği kadar şiddetliyse, bu durumda uygarlık tohumunun filizlenemeyeceğini savunur. Bu nedenle uygarlıklar, İndus Vadisi, Mezopotamya, Akdeniz Havzası ve Avrupa kıtası gibi ancak gerekli çaba gösterildiğinde göğüslenebilecek meydan okumaların yer aldığı coğrafyalarda oluşabilir. Antarktika gibi mücadele edilemez çevre koşullarının hüküm sürdüğü veya Havai gibi insan topluluklarından uzak coğrafi mekanlar, uygarlığın oluşmasına fırsat vermez. Ona göre, çevresel faktörler göğüslenemez durumdaysa uygarlık ya doğmaz veya doğsa da gelişemez. Aksine, eğer çevre çok uygunsa, insanı uygarlık yaratmaya zorlayacak ortam da yok demektir.

Kısaca Toynbee’ye göre uygarlıkların ortaya çıkması ve gelişmesi; coğrafî çevre koşullarına, toplulukta bir yaratıcı grubun var olmasına, çevre ile insan arasında sürekli bir “meydan okuma” durumun bulunmasına bağlıdır.

Coğrafi durum ve iklim koşullarının insan üzerindeki etkileri konusuna İbn Haldun da Mukaddime’sinde değinmiş, kuzey yarım küreyi yedi iklim bölgesine ayırarak bu bölgelerde yaşayan insanların kültürel yapılarını incelemiştir. Nitekim çevre faktörleri dışında, insanın insanla “mücadele”sinin, Kant tarafından, kültürü zenginleştirdiği ve uygarlıkların doğuşunda çok önemli bir faktör olduğu Toynbee’den önce savunulmuştur.


“Geri kalmışlık-ilerleme veya üstün olup olmama sorunu mali, ekonomik, sosyal veya siyasi sorunlardan ziyade zihin yapısıyla ilgili. Arnold Toynbee medeniyetlerin yükseliş-düşüşünü ve kendi tarih felsefesini bu meydan okuma kavramına dayandırır: Meydan okunacak zorluk ne kadar büyük olursa, elde edilen başarı da o kadar büyük olur (veya tam tersi). Toynbee'ye göre insanlarda meydan okuma ruhunu uyandıran ve onlara imkânsızı yaptıran şey, bir yerde elverişsiz çevre koşulları; insanda Prometeus kıvılcımını söndüren, medeniyet oluşturmasını engelleyen şeyse elverişli çevre koşulları oluyor. İnsan çevresine tümüyle boyun eğdiğinde rutine, durgunluğa ve sonla başın birbirine karıştığı bir kısırdöngüye giriyor. Bana göre en önemli faktör olsa da, meydan okumak belki de zihnin kendisi ve kültürün sorunla başa çıkma şekli kadar önemli değildir. Koşullar, içlerinde yaşayan kişilere zor veya kolay gelebilir. Ama eğer zihinleri ve kalplerini ele geçiren ve davranışlarını yönlendiren unsur, bu koşullara boyun eğme kültürüyse, tüm doğal zenginlikleri de verseniz hiçbir şey elde edemezsiniz.” (Turki el-Hamid, Radikal, 28 Aralık 2006)

Gazeteci Turki el-Hamid’in, içinde yaşadığı toplumu değerlendirirken dile getirdiği “boyun eğme” hali de, aslında Toynbee’nin kuramında yer alır. Bu hali, toplulukta bir “yaratıcı grubun” olmaması biçiminde düşünebiliriz. Nitekim Toynbee’ye göre uygarlıkların çöküşündeki temel etmenlerden ilki yaratıcı gücün azalmasıdır. Yaratıcı gücün azalmasıyla geniş kitlelerin takipçisi olacakları değerler de yozlaşır. Bunun sonucu olarak da toplumsal anlaşma bozulur ve uygarlık dağılır.

Bildiğiniz gibi SWOT analizi, iç ve dış faktörleri inceler. Bu bağlamda “güçlü” ve “zayıf” yönler içsel, “fırsatlar” ve “tehditler” dışsaldır. Demek ki, uygarlıkların doğuşu ve hayatiyetini sürdürebilmesiyle ilgili bir analiz yapmaya kalktığımızda dış faktörler arasında yer alan “tehditler”in de en az “fırsatlar” kadar önemli olduğunu anlamış oluruz. Bunun yanında, fırsatlar ve tehditleri bir uygarlık projesine dönüşterecek olan yaratıcı güç ise iç faktörler arasında yer alır.

Tabii şunu unutmamak gerekir ki, hiçbir uygarlık sıfır noktasından doğmaz. Her uygarlık, bir ayağını insanlığın kültürel mirasının oluşturduğu zemine dayar, kabul ve redlerle oluşan yeni bir kombinasyonun üzerine yepyeni bir mimari inşa eder. Bunu sağlayan, her şeyden önce o topluluğun yeni bir paradigmaya sahip olmasıdır.


Markalar da uygarlıklar gibidir. Hatta daha kesin bir dille ifade edecek olursak, her marka bir uygarlıktır. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları, uygun bitki örtüsü ve iklim yapısı, komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine de imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir.

Çok uygun pazar (iklim) koşulları markanın yeşermesi için yeterli değildir, pazarın zorlamalarının (tehditler) sağlayacağı direnç gücü de marka(laşma)nın güvenceleri arasında yer alır. Göğüslenebilir bir rekabet ortamının olmamasının dikensiz gül bahçesi olarak görülmesi yanıltıcıdır; o bahçede gül açmaz. Bunlardan öte, bir içsel faktör olarak her marka öncelikle yeni, yepyeni bir paradigmaya ihtiyaç duyar. İçerideki “yaratıcı güç” de ancak bu şekilde harekete geçebilir.

Yine Toynbee’ye dönecek olursak, o, uygarlıkların var olanı korumaya yöneldikleri anda çözülme sürecinin de başlamış olacağını savunur. Çünkü ona göre “Uygarlık bir harekettir, bir durum değil... Bir yoldur, liman değil!” Bunu şöyle de okuyabiliriz: “Marka bir harekettir, bir durum değil... Bir yoldur, liman değil!”

“Göğüslenemez” meydan okumaların olduğu ortamlardan kaçın, o “çaresizlik” içinde kendi uygarlığınızı kuramaz, markanızı yaratamazsınız. Hiçbir tehdidin olmadığı ortamlar söz konusuysa da heveslenmeyin; öyle bir “rehavet” içinde marka falan doğmaz. Hele hele, eğer içinizde, tüm koşulları yepyeni bir paradigmayla “marka uygarlığı”nın yaratılması için zemin olarak kullanacak “yaratıcı zeka”ya sahip bir “yaratıcı ekip” yoksa, boşverin bu işleri!

Bu yazıyı, yeni bir paradigmayla yeniden okumanızı tavsiye edeceğim şimdi size...

THE BRAND AGE DERGİSİNİN TEMMUZ 2009 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

Pazartesi, Temmuz 27, 2009

| “Abi, bırak bilimsel konuşmayı yahu, adam gibi konuş!”

Halkın katılımına açık bir kent kurultayında, araştırmacı bir arkadaşım konuşma yapacaktır. Kurultaya dinleciyi olarak katılacak bir arkadaşı kendisine sorar: “Nasıl bir konuşma yapacaksın abi?” Konuşmacı arkadaş, “Bilimsel bir konuşma yapacağım.” diye kestirmeden bir cevap verir. Aldığı karşılık ise daha kestirmedir: “Abi, bırak bilimsel konuşmayı yahu, adam gibi konuş!”


Hepimiz biliyoruz ki, bilimin kendine özgü bir dili vardır. Hatta her bilim dalı kendi özel terminolojisiyle konuşur. Başka türlüsü de mümkün değildir zaten. Tamam ama, eğer bilim halkla temas etmeye kalktığında kendi terminolojisini, kendi dil kodlamasını kullanma konusunda ısrar ederse, yani “adam gibi” konuşmayı kıvıramazsa gerçekten bir temas gerçekleşebilir mi?

Boşuna demedik “Eğer frekansı tutturamadıysanız, ne kadar konuşsanız boşuna!” diye...

Pazar, Temmuz 19, 2009

| “Sigaraya da yasağa da karşıyız!”

Aslında, sigara içmeyi sosyal ortamlarda yasaklayan yasanın bugünlerde kapsamının genişletilmesiyle ilgili hiç kalem oynatmamaya niyetliydim. Çünkü ne yasayı ve yasağı savunacak halim var ne de sigara içme özgürlüğünü arslanlar gibi savunabilecek yüzüm ve cesaretim... Ancak, iki şey, yazmama kararımdan caydırdı beni...


Bunlardan biri, Sağlık Bakanı Akdağ’ın, kısaltılmış adıyla “sigara yasağı”nı savunurken ileri sürdüğü bir argüman... Basına yansıyan şekliyle Akdağ, iki yakınını sigaradan dolayı kaybettiği için bu yola baş koymuş. Tamam, bir fikri savunmak için böyle hikayeler iyidir, ama bu “öznelleştirme”yi bir yasayı savunurken yapmak bence hiç doğru değil. Akdağ’ın yakınlarına rahmet dileyelim, fakat yasa yapıcının her şeyden önce kamu yararını gözetmesi gerektiğini de söylemeden geçmeyelim. Yani, Sayın Bakan’ın başından böyle acı bir olay geçmeseydi, bu yasa, hararetli bir savunucusunu yitirecek miydi? Ya da hiç mi gündeme gelmeyecekti? Hükümetin bu konudaki subjektif pozisyonunu daha önce “Sen salın gel, ben boyuna bakayım!” başlıklı yazımda da aktarmıştım.

İkincisi; Ankara Sakarya Caddesi esnafının yasayı protesto ederken sergilediği yaratıcılık... Protesto sloganu şu: Sigaraya da yasağa karşıyız! Bu slogandaki paradoksu görmemek mümkün değil tabii... Yani, madem sigaraya karşısın, o halde yasaya niye karşısın diye sorulabilir esnafa... Belki de yasa yapıcının tam da bu paradoksu anlayabilmesi va kamu yararını tüm tarafları dikkate alarak tahakkuk ettirebilmesi gerekirdi. Çok eski (80'lere kadar) bir Sakarya Caddesi müdavimi olarak esnafı çok iyi anlayabildiğimi düşünüyorum.

Konuyla ilgili tartışmalara gelince... Bunun galibi olmaz, hiç kimse boşuna nefes tüketmesin! Ne sigara tiryakileri sigara muhaliflerini ikna edebilirler ne de sigara muhalifleri sigara tiryakilerini... Hatta iki taraf birbirlerini anlayamazlar bile!.. Yeter ki Allah esnafa zor günler yaşatmasın, çünkü benim baktığım yerden durumları hiç de parlak görünmüyor.

Pazartesi, Temmuz 13, 2009

| Eğer frekansı tutturamadıysanız, ne kadar konuşsanız boşuna!

“Tüm gereksiz bilgiler, aslında sadece tedavülde oldukları için gerekli olabilir!” başlıklı yazımda “Popüler bilgiyi lanetlemekte özgürsünüz tabii, ama unutmayalım ki hepimiz bu popüler kültür havuzunun içinde yaşıyoruz. Kayıtsız kalamazsınız, ama teslim olmazsanız iyi edersiniz.” demiştim. [FOTOGRAF: VLADIMIR LETSROYOV]


Ayşe Lahur Kırtunç’un daha sonra karşılaştığım “Popüler Kültür Araştırmaları” konulu bir konuşmasında benzer bir metaforu alıntıladığını gördüm: “Popüler kültür çevremizdeki tüm yaşamdır. Nachbar ve Lause popüler kültürü okyanustaki suya, bizleri de suyun içinde yüzen balıklara benzetmektedir. Balıklar suyun içinde bulunduklarının, çevrelerinin tamamen suyla çevrili olduğunun ve hatta bu suyun dışında da başka ortamlar olabileceğinin, nasıl bilincinde değillerse, insanlar da popüler kültür içinde yaşarlar fakat suya her zaman çözümleyici biçimde bakamayabilirler.”

“Popüler kültür çevremizdeki tüm yaşamdır.” dediğimize göre, havuz ve okyanustan sonra şöyle bir benzetme yapmamız da mümkündür: Popüler kültür, çevremizi saran hava gibidir. Eğer sesimizi başkalarına duyurmak gibi bir kaygımız varsa, sesin havasız ortamda iletilemeyeceğini de kabul etmemiz gerekir. Hatta bunu kabul etmek de yetmez, sesin bir frekansı, boyu, periyodu ve hızının bulunduğunu, insan kulağının duyabileceği seslerin belli bir frenkans aralığında yer alması gerektiğini de bilmeliyiz.

Yalnızca kitlelerle ve çeşitli toplumsal katmanlarla değil, eşlerimiz ve çocuklarımızla bile bu “hava” üzerinden konuşmak durumundayız. Başka türlü sesimizi iletme imkanı bulamayız. Bildiğiniz gibi, 20 Hz’in altındaki çok alçak frekanslı sesleri (infrasonic) de, 20.000 Hz’in üzerindeki çok yüksek frekanslı sesleri (ultrasonic) de insan kulağı duymaz. Eğer frekansı tutturamadıysanız, ne kadar konuşsanız boşuna! Tabii, fildişi kulenizden çevreye yayılmayan monologlar üretmek tercihi de var, size kalmış.

Eğer varsa, yüksek frekanslı düşüncelerimizi, değerini düşürmeden duyulabilir frekans aralıklarına indirebilme yeteneğimizi geliştirebilmekten söz ediyorum, yoksa etraftaki “hava”ya teslim olmaktan değil! Çünkü, meseleye bir başka açıdan baktığımızda iki yanı keskin bıçakla karşı karşıya olduğumuzu görürüz.

Fillerin nasıl eğitildiğini biliyor musunuz? O karşı konulmaz güce sahip olan hayvanlar acaba nasıl zaptedilebiliyor ve kendileri için sınırlandırılmış alanlar içinde yaşamaya razı ediliyorlar? Duyduğuma göre, önce yavru filin ayağına kalın bir zincir bağlıyorlar, zinciri de demir bir kazığa... Hayvancağız kaçmaya çalışsa da ne zinciri kırmaya ne de demir kazığı yerinden sökmeye gücü yetiyor. Fil büyüdükçe zincirin boyu uzatılıyor ve daha geniş bir alanda dolaşması sağlanıyor. Hayvan o kadar büyümüştür ki, artık zinciri kırabilecek güce kavuşmuştur, ama bebekliğinden kalan zincirden kurtulmanın mümkün olmadığı hissi böyle bir çabadan alıkoyuyor onu... Hatta öyle bir an geliyor ki, artık zincir yerine bir ip, demir kazık yerine bir çıta parçası filin özgürlüğünü engelleyebiliyor.

Kabul edelim ki, ister içinde yüzdüğümüz okyanusa ister ciğerlerimize alıp verdiğimiz havaya benzetelim, her iki durumda da popüler kültür, bir aşamadan sonra “filin ipi” fonksiyonunu icra etmeye başlar. Bazı zırdeli fillerin iplerini kırıp kaçabildikleri söyleniyorsa da, bizim işimize yarayacak şey, ipimizi aklımızı kullanarak kırmamızdır.

Yani, ya “hava”yı umursamayan zırdeli olmayı kabul etmek ya da “hava”nın ses iletkenliğine bağımlı olduğumuzu göz ardı etmeden bağlarımızdan kurtulabilmek gibi iki seçenek var önümüzde...



Çarşamba, Temmuz 08, 2009

| Logoyu öldürelim (mi?)

Sanki burada yazılanları okumuş gibi, Martin Lindstrom, The Brand Age’in bu ayki sayısında, “Logoyu Öldürelim!” başlıklı yazısıyla hepimizi “cinayete teşvik” etmeyi sürdürdü. Bu kez iddiasını biraz daha ağırlaştırmış. Lindstrom, “Duyular ve Marka” isimli kitabının “Logonuzu öldürmenin zamanı geldi.” başlığı altında “Her unsur logonun kendisi kadar can alıcı bir işleve sahiptir.” diyerek, aslında logonun da can alıcı bir işleve sahip olduğunu zımnen kabul ederken, şimdi “Logo henüz ölmedi, ama günlerinin sayılı olduğunu söyleyebilirim.” diyor.

Lindstrom’ın, merak ettiğim nörolojik “logo araştırması”nın ayrıntılarını da yazısından öğrenmiş oldum. Burada, Serdar Erener’in yazısını vesile ederek konuyla ilgili epeyce şey söyledim zaten, şurada da tartışıldı. Lindstrom’la aynı dergide yazdığımız için, tartışmayı artık The Brand Age’deki köşemden sürdürmem daha yakışık alır. Usulünce... Derginin Ağustos sayısındaki yazımın konusu belli oldu.

Bu arada, eğer marka, reklam, pazarlama mevzularıyla bir şekilde ilgisi olup da The Brand Age’i takip etmeyenlerin çok şey kaçırdıklarını hatırlatmış olayım.

Salı, Temmuz 07, 2009

| Markanız ne kadar yetenekli?

The Brand Age’in Temmuz 2009 sayısı kapak konusu bu: “Markanız ne kadar yetenekli?” Dergi, dosya konusuyla ise marka yönetiminin önemli ve güncel konularından biri olan “marka kaldıracı”nı tüm detayları ile ele alıyor.

Benim bu ayki yazımın başlığı: “Marka bir harekettir, bir durum değil... Bir yoldur, liman değil!” Yazıdan bir alıntı: “Markalar da uygarlıklar gibidir. Hatta daha kesin bir dille ifade edecek olursak, her marka bir uygarlıktır. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları, uygun bitki örtüsü ve iklim yapısı, komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine de imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir.”

RESMİ, ÜZERİNE TIKLAYARAK BÜYÜTEBİLİRSİNİZ.

Perşembe, Temmuz 02, 2009

| “Toplumsal yozlaşmayı durdurmak, toplumsal uzlaşmanın da temelini oluşturacaktır.”

MARKETING TÜRKİYE’NİN, 1 TEMMUZ 2009 TARİHLİ SAYISININ KAPAK KONUSU: “REKLAMCILAR VAROŞLARI KEŞFETTİ!” KONUYLA İLGİLİ OLARAK BEN DE FERRUH ALTUN’UN SORULARINI CEVAPLADIM. CEVAPLARIMIN TAMAMINI AŞAĞIDA BULACAKSINIZ. AKP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI EDİBE SÖZEN’DEN BAŞLAYARAK BİRÇOK YAZAR, ARAŞTIRMACI, PSİKOLOG VE REKLAMCININ DA GÖRÜŞLERİNE BAŞVURULMUŞ. MARKETING TÜRKİYE’NİN BU SAYISINDA OKUYABİLİRİSİNİZ.


Marketing Türkiye, “Pazarlama dünyası ‘türbanlı hedef kitleyi’ keşfediyor, Seda Sayan’lar Recep İvedik’ler Müslüm Gürses’ler reklamlarda cirit atıyor, varoş kültürünün pazarlamadaki egemenliği her geçen gün daha da artıyor... AK Parti’nin iktidarıyla yeniden oluşan toplumsal ‘popülizm’e ayak uydurmaya çalışan reklamcılar ‘post modern arabesk’ kültürünü baş tacı ediyor. Reklamcılar, ‘Halk bunu istiyor biz de bunu veriyoruz’ derken kimi araştırmacılar reklamcıların oluşan yeni yapıyı yanlış okuduğunu düşünüyor.” şeklinde bir giriş yapmış.

Daha ilginci ise şu: “Peki, ama yaşanan bu değişimlerde Ak Parti iktidarının payı neydi? Acaba AK Parti iktidarıyla şekillenen bu yeni toplum yapısını pazarlamacılar doğru okuyabiliyor muydu? Bu soruları reklamcılara yönelttiğimizde birkaç cesur reklamcı dışında pek çoğu, ‘Bu çok siyasi bir konu. Bizi hiç bulaştırmayın.’ diyor. Üç cesur reklamcı ise RD Genel Müdürü Ayşegül Molu, M.A.R.K.A. Ajans Başkanı Hulusi Derici ve ben... Doğrusu, ben bu ürkekliği anlayamadım. Bizimkine deli cesareti desem diğer arkadaşlara ayıp olacak, en azından kendi adıma konuşmuş olayım!

Varoş kültürüyle kendilerini var eden markaların ise konuya hiç bulaşmak istemediklerini yazan Marketing Türkiye çok doğru bir tespitte bulunuyor: “Ancak, pazarlama sektöründe uzun yıllardır çalışanlar iyi bilir ki ne kadar inkar edilirse edilsin siyasi konjonktürü iyi okumadan pazarlama yapılamaz. Yapılamaz... O sebepledir ki biz de bu sayıda hem varoş kültürünün yükseldiğine dikkat çekmek hem de ‘yeni oluşan toplumsal kültürü’ masaya yatırmak istedik.”

Ayşegül Molu “Merkezin iktidarı, seçkinleri, ekonomisi ve markaları ile çeperin iktidarı, seçkinleri, ekonomisi ve markaları birbirini tartarken, aslında Türkiye dengesini arıyor.” derken Ipsos KMG İcra Kurulu Üyesi Burçin Bakkaloğlu ise AKP’nin bu konuda özel herhangi bir rol oynamadığını, ancak genel olarak Türkiye’de sanat tüketiminin incelmemesinde muhafazakar iktidarların rolü olduğunu söylüyor.

“Onlar aslında biziz.” diyen Psikiyatrist Dr. Cem Mumcu, görüşlerini “Demokrasi işliyorsa, alt kültür denilen şeyler de ön plana çıkacaktır ki, alt kültür değildir onlar. Önemli bir kısmı da, bu ülkenin genel kültürüdür.” şeklinde aktarıyor.

AKP’nin vatandaşa tüketici muamelesi yaptığını iddia eden Psikolog Gündüz Vassaf, “Ak Parti’yle birlikte inanç, düşüncenin yerini aldı. Çelişkilerimizi fark edemez olduk.” diyerek bir ezberi tekrar ediyor ama, doğrusu, ben bu iddianın ne demeye geldiğini pek kavrayamıyorum.

Yazar Ahmet Turan Alkan, meseleye tarih perspektifinden bakarak günümüze taşıyor. Alkan, Türkiye’de modernleşmenin ilk olarak Osmanlı Monarşisi’nin seçkinleri tarafından talep edildiğini, İslam uleması tarafından onaylandığını, Osmanlı ordusu tarafından prova edildiğini ve o günlerde pek sığ durumdaki zâdegân ve yüksek burjuvazi tarafından desteklenerek hayata geçirildiğini hatırlatıyor. Ona göre bugün ise modernleşme, orta ve alt sınıfların temel talebi haline gelmiş bulunuyor.

“Memleket daha muhafazakarlaşmış değil. Sadece muhafazakarlar eskisi gibi evine mahallesine kapalı kalmak yerine sosyal hayata daha fazla katılıyorlar.” diyen Hulusi Derici ise, arabesk yaşam tarzıyla ilgili görüşlerini açıklıyor: “Arabesk yaşam tarzı da Cumhuriyet’le doğmuştur. Şıkır şıkır giyinir, bir davete gideriz. Önce piyano eşliğinde yemek yeriz. Gecenin sonuna doğru mastika ve bas bas paraları Leyla’ya ile şakır şukur göbek atar, yaka paça darma duman, ceket bele asılmış geceyi bitiririz. Biz buyuz.”

Bu kısa özetten sonra, aşağıda Ferruh Altun’un kapak konusuyla ilgili sorularını ve benim cevaplarımı aktarıyorum:

Geride bıraktığımız yedi yıllık sürece dönüp baktığınızda, sizce AKP iktidarı toplum üzerinde ne gibi bir değişime, dönüşüme sebep oldu?

Bence, geride bıraktığımız yedi yılda değil, onlarca yıl içinde yaşanan toplumsal değişimin AKP’yi nasıl yarattığı ve AKP iktidarına nasıl zemin hazırladığını incelemek gerekir öncelikle... Elbette öncülük yaptığı alanlar olabilir, ama ben AKP’yi toplumsal dönüşümün bir aktörü ya da öncüsü değil, bir parçası olarak görüyorum. AKP’nin iktidar olması, toplumsal değişimin yönünü değil, zaman zaman rengini, tavır ve tarzını etkilemiştir. Buna karşın, AKP iktidarı, temsil ettiği sosyal katmanları küstahlaştırmaktan ziyade yumuşatmış ve olgunlaştırmış, bu katmanlara kibir yerine özgüven aşılamıştır. Her ne kadar günümüzde toplumsal bir çatışmadan söz ediliyorsa da, bana göre yeni toplumsal ve siyasal aktörler bir yandan egemen sınıflarla çatışırken diğer yandan onlara benzeyerek gerilimi azaltmaktadırlar.

Eskiden zaman zaman, mesela köye elektrik veya traktör gitmesi gibi sadece modern enstrümanlarla karşılaşan köylü toplumu, özellikle 80’lerden sonra ivme kazanan hızlı kentleşmeyle birlikte ilk kez modern olanla çok sert biçimde yüzleşmiş, bu da, ister istemez kültürel ve estetik yozlaşmanın kapılarını açmıştır.

Bunun yanında, kendisini dünyaya kapatmış egemen sermaye karşısında, dar da olsa dünyaya açılma kanalları bulan, risk alma cesareti taşıyan yeni bir sermaye sınıfı filizlenmeye başlamıştır. Entegrist bürokratik elitle işbirliği halinde olan eski sermayenin aktörleri, artık yeni sermayenin deneyimsiz ama çalışkan, taşralı ama sınırları aşma cüreti taşıyan, kıt kaynaklı ama risk alma cesaretine sahip, az bilgili ama hızlı aktörleriyle rekabet etme durumundaydı.

Yeni sermayedarlardan işçi sınıfına, lumpen milliyetçilerden dindarlara, Kürtler’den Türkler’e, muhafazakarlardan yenilikçilere, varoş sakinlerinden taşra tüccarlarına kadar yeni dinamikler kazanan toplum, artık eskisi gibi durağan bir yapıya sahip değildi. Bu nedenle devletin ve devlet partilerinin üç beş cümleyle özetlenecek modernleşme projeleri, yeni dinamikleri yorumlamakta ve yeni toplumsal talepleri karşılamakta yetersiz kalıyordu. Toplumsal değişimi okuyamayan, hala da okumakta direnen partiler, yerini hızlı bir değişimle AKP’ye bırakmışlardı. General Elektrik’in eski CEO’su Jack Welch’in “Dışarıdaki değişim hızı şirketin içindeki değişim hızından fazlaysa o şirket batmaya biraz daha yaklaşıyor demektir.” sözünü partilerimiz için kullanmak pek mümkündür: “Dışarıdaki değişim hızı partinin içindeki değişim hızından fazlaysa o parti yok olmaya biraz daha yaklaşıyor demektir.” Tabii, AKP’ye gelene kadar çeşitli arayışlar ve duraklar olmamış değildi, ama AKP gücü eline geçirme başarısını gösterebildi.

Adalet ve Kalkınma Partisi, toplumun yeni dinamiklerini analiz edip yeni talepleri doğru okuyarak toplumsal değişimin öncülüğüne soyunmuş bir parti değildir. O, toplumun yeni dinamiklerini analiz etmekten, yeni toplumsal talepleri okumaktan aciz, hatta toplumsal değişimin önünde tıkaç olma görevini üstlenen partilerin ve bürokratik elitlerin yarattığı boşlukta toplumsal değişimin bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Yani, toplumsal talepleri rafine edip devleti bu taleplere uydurmaya çalışan bir aktör olmaktan ziyade, bizzat bu taleplerin “kendisi” olarak varlık bulmuştur. Bu nedenle AKP’yi bir “dönüştürücü” güç olarak görmek, onu, toplumda yaşanan olumlu değişimlerin aktörü olarak alkışlamak, olumsuz değişimlerin suçlusu olarak mahkum etmek doğru değildir.

Yani AKP, toplumu değiştiren değil, toplumsal değişimden beslenen bir partidir.

Son yıllarda alt sosyo-ekonomik kitleye hitap eden Recep İvedik, Seda Sayan gibi karakterlerin toplumda yükseldiğini ve kimilerinin “post modern arabesk” olarak adlandırdığı “yani varoş kültürünün” popüler kültür haline geldiğini görüyoruz. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? Katılıyorsanız sizce bunda AKP iktidarının payı nedir?

Evet, böyle bir gelişme yaşandığını kabul etmek gerekir. Ancak, daha önce de yazdığım gibi AKP’yi doğuran şartlar, farklı kanallar üzerinden de olsa, aynı zamanda Recep İvedik’leri de beslemiştir. Aksine, bu gelişmelerin müsebbibini AKP olarak görmek doğru değildir.

Sizce AKP iktidarında oluşan ortam geniş kitlelere hitap eden markaların tüketiciye ulaşma çabasında ve verdikleri mesajlarda da değişimlere sebep oldu mu?

Bu soruyla bağlantılı olarak, bir toplumsal “katışım”dan söz etmek gerekir. Yani reklamın dili, reklamverenin dünya görüşüyle bağlarını koparmış, ortak bir dil oluşmuştur diye düşünüyorum. Oysa eskiden bu farklar daha bariz biçimde görülüyordu. Bunun anlamı şudur: Reklamveren, hedef kitlesini her şeyin önüne koymuştur. Yani tersine bir durum gözlemlemiyorum. Reklamlardaki değişim, hem toplumsal değişimle hem de reklamcılığın gelişimiyle ilgilidir.

Kimi markaların, örneğin başörtülü kadın figürleri kullanarak toplumda yükselen muhafazakar havadan yaralanmaya çalıştığını görüyoruz. Siz bu tutumu doğru buluyor musunuz?

Benim böyle bir gözlemim yok. Reklamın kodlamaları ve rol modelleri henüz değişmiş değildir. Mesela reklamdaki ev kadını hala başörtüsüzdür ve bu rol modeli hem başörütülü hem de başı açık kadınlar için aynı ölçüde geçerlidir. Çünkü o ev kadını, apolitik kimliğiyle ve kullandığı ürünle değerlendirilmektedir. İleride bu kodlamalar değişir mi, kestiremiyorum.

Reklamlarda alt kültürün her geçen gün baskın çıkmaya başladığı ve “entelektüel” kültürün küçümsendiği bir yapı oluştuğu konuşuluyor. Siz bu tespite katılıyor musunuz?

Toplumsal çatışma, yeni sosyal dinamiklerle bürokratik elitler, çıkar grupları ve egemen sermaye arasında olmasının yanında, asıl olarak, hızla kentlileşen ve modernle bu denli sert bir biçimde karşı karşıya kalan toplumun kendi kendisiyledir. Yani, içsel bir çatışmadır. Kültürel red ve kabullerin iç içe yaşandığı, şaşırtıcı biçimde kimi zaman taşranın ilerici, merkezin gerici pozisyonlar aldığı, sermayenin el değiştirdiği bu çatışmacı ortam, kültürel ve estetik yozlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Bu yozlaşmanın, bilinçli veya bilinçsiz olarak reklama yansımaması da düşünülemez. Çünkü reklam, çoğu zaman kültürün bir yansıması olarak tezahür eder.

Reklamın, hedef kitleyi dikkat almaması gibi bir opsiyon düşünülemez. Bu nedenle reklamcı, hedef kitledeki değişimi yakından izler. Toplumsal değişimin bir parçası olarak hedef kitledeki değişim, reklamları da değişime zorlar. Elbette bir genelleme yapamayız; hangi hedef kitleyle iletişim kurmak istediğinizle ilgili olarak, reklamın hangi kültürel değerler üzerine oturacağı da belirlenir. Reklamcılarımız arasında, reklamı hem kültürün bir parçası hem de yansıması olarak gören ve bu doğrultuda işler üreten çok ekol var. Reklama bir misyon yüklediğim sanılmasın, ama tabii ki işin zoru, aynı zamanda kültürün yaratıcısı da olabilmektir. Yoksa, reklam da mevcut kültürel ve estetik yozlaşmanın bir parçası oluveriyor.

Konuyla ilgili olarak önümüzdeki yıllarda nasıl bir gelişme öngörüyorsunuz?

Belki tam da bu aşamada, AKP’nin toplumsal değişimin öncüsü olma ve rüştünü ispat etme şansı önünde durmaktadır. AKP, adında da yer alan “kalkınma”cı kimliğini “Nasıl bir kalkınma?” sorusuyla beslemeden, yeni toplumsal dinamikleri de dikkate alarak yeni bir medeniyet tasavvuru hedeflemeden toplumsal gelişmenin öncüsü olma rolünü üstlenemez. TOKİ marifetiyle binlerce konut inşa etmek ne ölçüde bir toplumsal sorumluluksa, bu evleri bir “medeniyet tasavvuru perspektifi” gözeterek yapma çabası içinde olmak daha önemli bir sorumluluktur ve asıl “inşa” budur. Eğer bunu başaramaz ve yozlaşmanın bir parçası olarak kalırsa, yerini başka bir oluşuma terk edeceğini öngörebiliriz.

AKP bunu başarabilir mi?

Bu ülkenin kültürüne de, sanatına da, reklamına da, estetiğine de yansıyan mevcut toplumsal yozlaşmayı durduracak gücün, imkanın ve insan kaynağının mevcut olduğunu, fakat AKP’nin bunları harekete geçirecek irade konusunda zaafiyet gösterdiğini düşünüyorum. Toplumsal yozlaşmayı durdurmak, toplumsal uzlaşmanın da temelini oluşturacaktır.

Not: Gördüğünüz gibi alıntıladığım metinlerde AKP, AK Parti ve Ak Parti şeklinde bir karmaşa var. Ben, sorularda nasıl kullanıldıysa öyle kullandım. Tabii, bu karmaşaya ne ben sebep oldum ne de Marketing Türkiye... Marka adını yönetmek de, marka yönetiminin bir parçasıdır sonuçta. Hatta, belki yukarıdaki konuyla da bir miktar ilgisi vardır. Şuraya göz atabilirsiniz.