31 Mayıs 2009 Pazar

| “Armut dalda kız balkonda sallanır, şeker yemiş yanakları ballanır!”

Bir sözcük her neyin ismi olursa olsun, sonuçta bir kavramın ismidir. Bir ismi, bir ses kodu olarak duyduğumuzda veya yazılı kod olarak okuduğumuzda, öncelikle zihnimizin derinliklerinde muhafaza ettiğimiz kavramı açığa çıkarırız. İletişimde “kod açma” dediğimiz şey budur aslında...


Örnekler hep “elma” sözcüğü üzerinden verilir ya, bu kez değişiklik yapalım, örnek sözcüğümüz “armut” olsun. Diyelim ki, iletişimin “kaynağı” olarak muhatabımıza, yani “alıcı”ya “armut” kavramını iletmek istiyoruz. Öncelikle mesajımızı kodlamamız gerekecektir. “Armut”, “armut” kavramının kodudur. Zihnimizde barındırdığımız şey ise, “armut” kavramıdır. Bizdeki “armut” kavramını muhatabımıza kavram olarak göndermemiz mümkün değildir. Çünkü kavramlar o kadar büyüktürler ki, zihinlerden zihinlere taşınamazlar. Bu arada, “armut”un kodu var, kavramı var, ama kendisi, yani nesnel gerçeklik olarak “armut” niye ortada yok diye sorulabilir. Bu filmde armudun kendisi oynamaz, bütün bunlar “armut” dalında olgunlaşırken ya da manavdaki kasasında mışıl mışıl uyurken olur. Siz hiç armudun kendisini beynine sokan kimse gördünüz mü?

Devam edelim: “Armut” kodunu alıcıya gönderdik. O da bizi kırmadı ve kodu kulaklarından içeri soktu. Kod, kod olarak bir işe yaramaz, açılması lazım. Alıcı, “Hadi o kadar kulağımdan girdi, bari açayım.” dedi ve kodu açtı. Zihninde kocaman bir “armut” kavramı açılıverdi. Ve ilet(iş)im gerçekleşti.

Ben kodlamayı, çok büyük dosyaları sıkıştırıp bir “zip” dosyası haline getirmeye benzetirim. Eğer koca koca dosyaları sıkıştırmazsanız gönderemezsiniz çünkü... Kodu gönderdiniz, karşı tarafa da gitti, ama açılması lazım. Eğer muhatabınızda bu “zip” dosyasını açacak bir “expander” yoksa, dosyanız sadece kodlanmış bir dosya olarak kalır. E, bunun yeri de, herhalde “çöp kutusu”dur. Gereksiz yer işgal etmemeli...

Demek ki, ilet(iş)im en az iki kişi arasında gerçekleşebiliyor ve her iki tarafın da ortak yazılım ve donanıma sahip olmasını gerektiriyor. Kod, yani adı üstünde şifre... Diyelim ki, parola... “Tık tık!” İçeriden: “Kim o?” Dışarıdan: “Ben Profesör Oklitus, Çelik Blek’in selamı var!” İçeriden: “Parolayı söyle!” Dışarıdan: “Mavi ibikli horoz!” İçeriden: “Saatlerdir seni bekliyorum, nerde kaldın?” Ve klik, kapı açılır.

Bir kod sistemi olarak dilin sözcükleri de parola gibi uzlaşım gerektirir. Yani insanlar, bir kavram üzerinde uzlaşırken aynı zamanda o kavramın ismi üzerinde de uzlaşırlar. Ve bu kodlamada bir nedensellik söz konusu değildir. “Mavi ibikli horoz!” Ne demek bu şimdi? Eğer söylersen, kapı açılır demek! Ötesini boşverin.

Armut!.. “Armut”a neden “armut” dediğimizin bir cevabı olması gerekmiyor. Önemli olan “armut” kavramına “armut” ismi vermemiz ve bu konuda uzlaşmamız. “Armut”u duyduğumuzda zihnimizde “armut” kavramının açılması... Bunun dışında, armudun sapının, üzümün çöpünün hiçbir önemi yok!

Bu arada, atlamamamız gereken önemli bir mesele, her ne kadar, aynen isim gibi kavramın da üzerinde uzlaşmış olsak bile, her birimizin zihnindeki “armut” kavramının mutlaka öznel farklılıklar göstermesidir. Kültürel ve algısal farklılıklar, yetiştiğimiz ortam, yediğimiz ya da komşunun bahçesinden yürüttüğümüz armutların cinsi gibi saymakta zorlanacağımız bir sürü etmen kavramı farklılaştırır. Ama idare edeceğiz artık! Çünkü epeyce geniş bir ortaklık var.

“Kodun açılımı nedir?” diye sorduğumuzda vereceğimiz cevapları da yine kodlarla ve simgelerle öreceğimiz için “kavram”ın kendisini asla burada aktaramayız. O nedenle bu yazıyı okuyan herkes, her adımda kendi kod açılımlarını yaparak yazıyı anlamaya çalışıyor. Mecburuz buna... “Kavramlar bir yerden başka bir yere taşınamayacak kadar büyüktürler.” diyoruz ya!

Şimdi, “armut” kavramını, bir “armut illüstrasyonu”yla simgeleştirmek zorundayım. Siz bu armutları, “armut kavramı” yerine koyun.


Yukarıdaki iki armuttan birincisi, diyelim ki “kaynak” tarafından “alıcı”ya gönderilmek istenen mesajın zihindeki kavramı... Yani “kaynak”taki armut kavramı... İkincisi de “alıcı”daki armut kavramı... Kaynakla (Buna “verici” de deriz.) alıcı arasında gidip gelen şey bir küçücük koddan ibarettir; ortada ne nesnenin, yani armudun bizzat kendisi ne de armut kavramı vardır. Kaynak armut kavramını kodlayarak, yani “armut” diyerek alıcıya iletiyor, o da kodu açıyor ve zihnindeki armut kavramına ulaşıyor. Ancak, gördüğünüz gibi iki zihindeki iki farklı armut kavramı nedeniyle ilet(iş)im tam olarak gerçekleşemiyor. Yani bazı boşluklar oluşuyor. İletişimin başarısını sağlayan şey, ortadaki koyu alanın genişliğiyle orantılı... Buna iletişimde “ortak deneyim alanı” deriz.


Eğer iki farklı dile sahip iki yabancı, kod sistemi olarak içlerinden birinin dilini kullanıyor ve bu kişiler bu dille aralarında anlaşmaya çalışıyorsa, “ortak deneyim alanı” çok daralır. Bunun nedeni ise, kavramların bebeklikten başlayarak zaman içinde büyümesi ve gelişmesidir. Oysa yabancı dil kodlarının kavram karşılıklarını kavramamız oldukça yüzeyseldir. En fazla sözlük ve ansiklopedilerle sınırlıdır. Kavramları ise tam olarak hiçbir sözlük, hiçbir ansiklopedi taşıyamaz ve aktaramaz. Belki ucundan azıcık!

Şimdi, aramızda uzlaşarak yüzlerce yıldır kullandığımız kodları, biri gelse, elindeki kocaman bir silgiyle silse ve yerine “Alın, bunun üzerinde uzlaşın!” diyerek dilimize yeni kodlar verse ne olur? Tabii ki kavramlar da göçer. Çünkü o kavramlar yine yüzlerce yıldır o kodlar (sözcükler, isimler) üzerine tutunarak büyümüşler ve hayatiyetlerini sürdürmüşlerdir. Kavramlar böyle yaşayabilir. Hatırlayın, bebeklikte kavramlardan önce sözcükleri öğrenir, sonra o sözcükleri kavramlarıyla doldururuz. Ve bu kavramsal gelişme ömür boyu devam eder. Hatta, düşünme fiilini gerçekleştirebilmemiz de sözcüklerle mümkün olur. Yani sözcüklerle düşünürüz ama, bu sözcüklerin kavram karşılıkları olmasaydı yine düşünemezdik, çünkü sadece bir tıngırtıdan ibaret olan içi boş sözcükler hiçbir işe yaramazdı.

Örnek olarak seçtiğimiz “armut” sözcüğünün kökeni “amrûd” Farsça bir sözcüktür mesela... Şu aşamada bizi ne ilgilendirir bu... Yüzlerce yıldır ilmek ilmek işlediğiniz ve zihninizde kavramını ördüğünüz “armut”u elinizden alsam ne yaparsınız?

İşte o nedenle dedim ki “Dil yasağı, insanın diline değil, zihnine vurulan bir kelepçedir!” Yine o nedenle dedim ki “Dil yasağı, insanı ömür boyu gurbete mahkum etmek demektir!” Ve yine o nedenle dedim ki “Bir kasabanın ismini değiştirmekle Hasankeyf’in sular altında kalması arasında bana göre hiçbir fark yoktur. İkisi de trajik!”

Eğer buradan politik bir itiraz ortaya çıkıyorsa çıkar. Bir şey yapamam. Teşbihte hata olmaz umarım, benim yaptığım “Ayının kırk türküsü var, kırkı da armut üstüne...” kapsamı içindedir. Kapsamın dışına taşanlar oluyorsa, tamam, onları da tanımazlıktan gelmem. Bunu, “anlayanlar anlamayanlara anlatsın” da dedim ama, yine ben anlattım. Umarım anlatabilmişimdir.

Bu arada, başka bir “armut” daha var ama, onu bağlamı belirler. Kimsenin üzerine alınmasına gerek yok!

29 Mayıs 2009 Cuma

| Coca Cola Türkçe bir isim midir?

Geçen ayki yazımızı bu soruyla bitirmiştik: “Coca Cola Türkçe bir isim midir?” Ancak, bu sorunun cevabına geçmeden önce bazı başka soruları cevaplamalıyız ki, buna da sağlıklı ve ikna edici bir cevap verebilelim.


Coca Cola yabancı bir sözcük olduğuna göre, öncelikle dildeki özleşme çabalarına ve TDK’nın yabancı kökenli sözcüklere karşılık olarak yeni Türkçe sözcükler türetmesi konusuna kısaca değinelim. Ben, yabancı kökenli, ama Türkleşmiş sözcüklerin dilden kovulmasını doğru bulmuyorum. Kim kökeni Farsça olan “şeftali”nin, İtalyanca “mola”nın, Yunanca “karnabahar”ın, Arapça “nöbet”in, Fransızca “badana”nın, İngilizce “istop”un, Rusça “şapka”nın, Ermenice “moruk”un, İspanyolca “kanarya”nın Türkçe olmadığını iddia edebilir ki?

Yabancı sözcük, gerçekten Türkleşmişse, artık yabancılığı kalmamış demektir. Türkleşmek ise, sözcüğün Türk fonetiğine adapte olması, ses imgesi ve kavramın birbirini karşılaması ve geniş bir kitlenin üzerinde uzlaşmış olmasıdır. Yüzyıllar içinde gerçekleşen bu kazanım, bir çırpıda çöpe atılacak kadar değersiz olabilir mi? Bir dönem, ben dahil, koskoca bir kuşak bu rüzgara teslim olmuştu, ama şimdi daha sağduyulu düşünmenin zamanıdır. Diyorum ki, üzerinde uzlaşılmış sözcükleri dilden kovmakla, birkaç ses biriminden oluşmuş önemsiz ve minik yapıları değil, zihinlere sığdırmakta zorlandığımız koskoca kavramları da yok etmiş oluyoruz. Çünkü kavramlar, uzlaşılmış bu seslerin içine tutunarak hayatlarını sürdürebilirler.

Bu arada, Türkçe’ye girmesi muhtemel yeni yabancı sözcüklerin önünü almak için Türkçe sözcük türetilmesini kesinlikle gerekli buluyorum. Ama bu Türkçe sözcük tekliflerinin, kavram ülkemize girmeden yapılması ve etkin bir yaygınlaştırma operasyonuna tabi tutulması gerekir. Şu anda yapılan beyhude bir çabadan ibarettir. Yabancı kökenli sözcük Türkçe’ye girdikten, hatta Türkleştikten sonra geçmiş olsun demekten başka bir şey kalmıyor çünkü...

Yabancı ve yabancı kökenli sözcüklerin Türkçe’ye girmesini onaylıyor değilim. Hatta üzülüyorum. Ancak, olgular karşısında soğukkanlılığımızı yitirmek hiçbir yararlı sonuç getirmez/getirmiyor.

Şimdi şöyle bir soru soralım: Türk yatırımcı, marka ismi olarak neden yabancı veya yabancı kökenli isimleri tercih eder? Buna verilen ilk cevap çoğunlukla “özenti”dir. Burada, yatırımcının özentisiyle tüketicinin özentisi bir bulamaç gibi birbirine katışmıştır.

Evet, soruya verilecek cevaplardan biri budur, ancak sorunu bu cevapla geçiştiremeyeceğimiz de açıktır.

İkinci neden, marka Türk bile olsa hedef kitlesinin yabancı olmasıdır. Turizm ve ihracat kategorilerinde yer alan markaların hedef kitlelerinin doğrudan yabancı olması marka isimlerinin yabancı dillerden seçilmesine yol açmaktadır. Bir etmen de bu... Herhalde bu konuda söylenecek fazla bir şey yok.

Özenti konusuna bağlanma riski taşıyan, ama bununla ilgisi olmayan bir başka etmen de yabancı isimlerin ait oldukları kültürler üzerinden devşirecekleri olumlu değerlerdir. Osmanbey piyasası gibi bunun şeyini çıkarmak elbette ters tepecektir. Ancak, çağrışımlar yoluyla bile olsa, mesela kozmetikte Fransa, makarnada ve modada İtalya, spor ayakkabıda Amerika, teknolojide Almanya ve Japonya esintisinden faydalanma çabası, ister istemez marka isimlerinde bu yönde arayışlara neden olmuştur/olacaktır.

Yabancı marka ismini tercih etme hususunda rol oynayan önemli bir etmen de yabancı sözcüklerin içlerinin yarısının dolu yarısının ise boş olmasıdır. Hatta çoğu zaman yarıdan fazlası boş olabilir. E, ne demek şimdi bu?

Şu demek: Tersinden izah etmeye çalışayım. Diyelim Türkçe bir marka ismi tercih ettik. Mesela “Elma”... Elma, Türk kültür dairesi içinde yer alan kitle için içi tıka basa dolu bir sözcüktür. Nelerle mi doludur? Kırmızısıyla yeşiliyle doludur. Ekşisiyle tatlısıyla... Havva’nın Adem’e yedirdiğiyle... Newton’un kafasına düşenle... Amasya’sıyla Sinop’uyla... Ağlayanıyla güleniyle... Gökten düşeniyle... Yarım elma gönül almasıyla... Cadının Pamuk Prenses’e yedirdiğiyle... Şekeriyle pastasıyla... Çiçeğiyle ağacıyla... Tıka basa doludur diyorum, saymakla bitmez. Oysa, diyelim ki marka ismi olarak “Strawberry”, aynı kitlenin önemli bir bölümü için doğrudan sadece o markayla ilgili bir koddur ve başka bir anlam içermez. Bazıları için ise, içinde tercüme bir “çilek”ten başka pek bir şey yoktur ve “elma”daki doluluk oranına asla ulaşmaz.

Kısaca, yabancı sözcüklerde kendi marka değerlerimizi hızlıca doldurabileceğimiz önemli bir boşluk söz konusudur. Tabii bu, yalnızca ulusal sınırlar içinde kalan hedef kitle için geçerlidir. Markanızı Kapıkule’den dışarı çıkarmaya kalktığınızda tam tersi bir sonuç oluşur. Sözcük hemen kendi asli değerleriyle tıka basa doluverir.

Ekonomik, siyasi, askeri ve teknolojik üstünlük, kaçınılmaz olarak kültürel hegemonyanın da kapılarını açıyor. Türk dilindeki yabancılaşma ve yozlaşma bu durumun sonucudur. Tabii bu durum, bazı gelişmelerin önüne geçilemese bile, bu ölçekteki bir pespayeleşmenin mazereti olamaz. Mutlaka yapılacak şeyler, alınacak bazı önlemler olmalı... Bu nedenle, Türkçe’nin bu hallere düşmesi karşısında feveran edenler sonuna kadar haklıdırlar. Ancak bu hassasiyet sahipleri şunu unutmamalıdırlar ki, hamasetle “dil gemisi” yürümez! Ayrıca, Laz müteahhidin yaptığı eciş bücüş binalar düzelmeden, dilimizde de tam olarak bir düzelme sağlayamayız.

Dildeki yozlaşmayı tek başına hegemonik etkilere de bağlayamayız. Toplumlar arasındaki kültürel, sanatsal, dinsel, ticari ve siyasi ilişkiler toplumların dilleri üzerinde de etkili olmakta, uluslar arasında karşılıklı sözcük alışverişleri gerçekleşmektedir. Nitekim, tarihsel süreç içinde denizcilikte Rumca, İtalyanca ve İspanyolca; ziraatte Ermenice; idare, hukuk ve askeri terimlerde Farsça; dini literatürde ise Arapça’dan birçok sözcük Türkçe’ye girmiş ve bu sözcükler, birçoğunun etimolojisini bilmediğimiz için yabancı olduklarını fark edemeyeceğimiz ölçüde yerlileşmiştir.

Aslında, ister yabancı kökenli olsun ister Türkçe olsun, her marka ismi, yaşadığı kültürel havzaya “uzlaşım” amacıyla teklif edilen bir sözcüktür. Eğer uzlaşım başarılırsa sonunda ne olur? O marka ismi, hedef kitlenin dil kodları arasında yerini alır. Uzlaşım sağlanmış ve marka ismi yeni bir ses imgesi, hatta kavram olarak, sözlüklere girecek ölçüde o dilin mülkiyetine geçmiştir. Arçelik, Mavi, Pınar veya Ülker zaten Türk toplumun ortak dil kodları arasında yerini almıştır, ama daha ilerisini söylüyorum, bunlar aynı zamanda Türkçe Sözlük’e girmeye hak kazanmış Türkçe sözcüklerdir.

Bize ayrılan yer tükenmeden başlıkta sorduğumuz “Coca Cola Türkçe bir isim midir?” sorusunun cevabına geçelim şimdi...

Şimdi bana kimileri kızacak ama, Coca Cola, Sony, Omo, Sana, Philips, Levi’s, Nestle, Nokia, i-Pod ya da “uzlaşım” barajını aşmış aklınıza gelebilecek tüm marka isimleri de Türkçe’dir. Aşırı radikal bir iddiada bulunduğumu kabul ediyorum, ama Türkiye’de, Türkçe konuşan bir topluluğun dilinde her gün onlarca kez tekrarlanan ve bir iletişim kodu olarak kullanılan bu sözcükleri “dil dışı” görmenin herhangi bir kanıtını gösteren çıkabilir mi? Yabancı kökenli olması hiçbir şeyi değiştirmez, Coca Cola’yı Türkçe bir sözcük olmaktan çıkaracak tek şey, bu sözcüğün kullanımdan düşmesi ve “malum” kavramı karşılayacak başka bir sözcük üzerinde uzlaşım sağlanmasıdır. Mümkün mü?

Coca Cola Türkçe mi değil mi sorusuna cevap aramak da nerden çıktı diye soranları, geçmiş üç yazıma göndermek zorundayım.

(1) KAVRAM, MARKA VE KİTLESEL UZLAŞIM
(2) BAĞLAM ETKİSİNE İHTİYAÇ DUYMAYAN MARKA İSMİ
(3) EVRENSEL NİTELİKLER TAŞIYAN MARKA İSİMLERİ TASARLAYABİLMEK...


THE BRAND AGE DERGİSİNİN MAYIS 2009 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

26 Mayıs 2009 Salı

| Anlayanlar anlamayanlara!..

Dün iki arkadaşımdan iki farklı eleştiri aldım. İkisi de son günlerde yazdığım iki yazıyla ilgili... [1, 2] Bir arkadaşımın eleştirisi, yazılarımda ne demek istediğimin tam olarak anlaşılmadığı şeklindeydi. Diğer arkadaşım ise, yazıların politik bir itirazı dillendirdiği ve benim konularımla ilgisinin olmadığını söylüyordu.


Önce ikincisini cevaplayıp kurtulalım. Elbette herkes gibi benim de politik görüşlerim var, ama burada hiçbir zaman slogan atmadığım ve atmayacağım herhalde bilinir. Zaman zaman ve fırsat buldukça iletişimin temel prensiplerini çeşitli vakalar üzerinden aktarmaya çalışıyorum. Bu yazılar da o cümleden... Yani ben kendi doğrularımı, kendimce anlatıyorum. Burada da doğrudan politik bir itiraz yok, ama sonuçta, ben kendi meselemi anlatırken ortaya politik bir itiraz çıkıyorsa ne yapabilirim ki? Doğrularımdan mı vazgeçeyim?

Şunu kabul ederim: Aslında bu yazılardaki ana fikir, malum “politik itiraz” sahiplerinin elini güçlendirirken bu “politik itiraz”a itiraz edenleri kötü bir şekilde açığa düşürüyor. Meselenin bu boyutuna, yani damarına dokunan başka kimse oldu mu, ben bilmiyorum. Fakat kimse dert etmesin, her iki taraf da meseleyi sloganlarla götürme alışkanlığında olduğu için ne buraları okurlar ne de (okusalar bile) bunları ciddiye alırlar. Olgulara soğukkanlılıkla, şablon ve sloganların dışından bakanlar içinse belki işe yarar. Burayı geçelim.

Bu yazıların yeterince anlaşılamadığı eleştirisine gelince... İşte bu konu ciddi! Gerçi Habermas’tan daha yalın yazdığımı (Yazılarımda kullanmam ama, şimdi burası gülücük işaretsiz olmaz! :)) iddia ederim ama, kimi iletişim prensiplerini anlatırken iletişim sorunu yaşıyorsam daha kırk fırın ekmek yemem lazım demektir.

Bu iki yazıdaki düşünceyi açmak için ilk fırsatta bir deneme daha yapmaya çalışacağım. Belki bu sefer tuttururum. Ya da belki, meramımı zaten anlayanlar bana yardımcı olur, Nasrettin Hoca’nın “bilenler bilmeyenlere” tavsiyesi gibi...

Anlayanlar anlamayanlara!..

| Bütün suç Laz müteahhitlerde!..

Adı daha özgün olamazdı herhalde! Türkiye Partisi... Amblemi, organ yetiştirme çiftliğinde kök hücreyle elde edilmiş iki elden birinin Türkiye haritasının doğusundan, diğerinin batısından fışkırarak tokalaşmalarının karikatürü... Çok matah bir şeymiş gibi, taklitmiş üstelik!


Türkiye... Var mı daha garantili isim? Türkiye Finans Katılım Bankası gibi... Hepsi benim olsun, doğusuyla batısıyla bütün Türkiye!..

Amblemin ve marka isminin latifliğinden arkasındaki zihniyet pırıl pırıl parlıyor! Abdüllatif Şener’in partisi, aklımın iyi kötü erdiği iki konuda da, sıfırın altında puanlama olmadığı için benden sıfır alır. Bana göre iktidar zaten hayal de, taze partimiz, aklımın ermediği konularda da bu seviyedeyse muhalefette de bir varlık gösteremeyecek demektir.

Şimdi aklıma bir kuşku düştü; yoksa Türk siyasetinin ortalama seviyesi de mi buralarda?

Latif Abi ne yapsın, bütün suç Laz müteahhitlerde!..

25 Mayıs 2009 Pazartesi

| Ömür boyu gurbete mahkum olmak!..

Refik Halit Karay’ın Eskici isimli hikayesini bilir misiniz? Esra Yalazan’ın “Çocuklar, sümbüller, Türkçe ve Refik Halit Karay...” başlıklı yazısını okuyunca, çok gerilerden, ilkokul yıllarımdan burnuma düşen derin bir sızı hissettim. O yıllardan bugüne o hikayeye bir kez daha göz atmış olduğumu sanmıyorum, hikayeyi bütün ayrıntılarıyla hatırlamam da mümkün değildi, ama Yalazan’ın yazısında Eskici adını görür görmez, duygusu bir sağanak gibi üstüme boşalıverdi birden.


Birkaç gün önce “Dil yasağı, insanın diline değil, zihnine vurulan bir kelepçedir!” başlığıyla bir yazı kaleme almıştım. Eskici’yle belki kırk yıl sonra yeniden karşılaşıp Yalazan’ın yorumlarını da okuyunca kendi kendime dedim ki, bu yazının başlığı “Dil yasağı, insanı ömür boyu gurbete mahkum etmek demektir!” şeklinde de olabilirdi.

Ekşi Sözlük’ten muhteşem bir girdi: “Gurbet öyle çok uzaklar degildir; beşiğin öteki tarafı da gurbettir.”

23 Mayıs 2009 Cumartesi

| Bilgi, boyun kireçlenmesine neden olabilir!

Geçen gün bir sohbette, bulunduğu sektörün sorunlarından söz eden bir işadamına ayaküstü bazı çözümler ve yeni rekabetçi pazarlama fikirleri önerdim. Art arda üç dört önerinin anında cevaplarını, daha doğrusu bu önerilerin niçin hayata geçirilemeyeceğiyle ilgili gerekçelerini sıralayıverdi bana... “Evet, çok güzel fikir ama, şu şu nedenlerle bunu hayata geçirmemiz mümkün değil. Çünkü...”


Tabii ki, yapabilmek için bilmek şarttır. Ama bazan bizzat bilginin kendisi ayağımızdaki prangaya dönüşebiliyor. Arkadaşa dedim ki: “Bak şimdi, ben sana üç değil yirmi üç farklı öneri sunsam, adım gibi eminim ki, hepsine verecek cevapların, yani mazeretlerin olacak. Çünkü kendi kategorini ve bu kategorinin teamüllerini çok iyi biliyorsun. Eğer bu boyun kireçlenmesinden kurtulmazsan kafanı sağa sola çevirip başka şeyler görmen mümkün olmaz.”

Bana hak verdi ama, bilemiyorum bu kireçlenmeyi çözebilecek mi?

Meseleye bir başka açıdan da bakabiliriz belki. İnternet’te dolanıp duran, belki milyonlarca kez çoğaltılan bazı hikayeler vardır. Aşağıdaki hikaye de bunlardan biri... Telif sahibini bulabilmek mümkün olmadığı için bir kez de ben kopyaladım. Bu tür şeylerin hepsini hor görmeyin bence, popülerleşme tümden işe yaramazlık anlamına gelmez her zaman. Buyurun:

Karı koca birlikte tatile çıkarlar. Gittikleri yerde kamp kurarlar. Tatillerinin ikinci gününün akşamı güzel bir yemek yeyip uykuya dalarlar. Birkaç saat sonra kadın uyanır ve dürterek kocasını da uyandırır. Adam uyku sersemidir, güzel bir rüyadan uyandırıldığı için de biraz kızgındır: “Ne oldu? Ne istiyorsun?” diye sorar karısına... “Yukarıya bak ve bana ne gördüğünü söyle.” Adam gökyüzüne bakar ve cevap verir: “Bunun için mi uyandırdın beni? Bir sürü yıldız görüyorum, ışıl ışıl parlayan milyonlarca yıldız.” Karısı tekrar sorar: “Peki, bu sana neyi gösteriyor?” Artık iyice uykusu kaçan adam biraz düşünür ve cevap verir: “Teolojik olarak Allah’ın kudretini ve kendi acizliğimizi görüyorum. Felsefi olarak, evrenin sonsuzluğunu ve onun karşısındaki önemsizliğimizi görüyorum. Astronomik olarak galaksilerin, yıldızların, gezegenlerin varlığını görüyorum. Yıldızların konumuna bakarak saatin kaç olduğunu görüyorum. Meteorolojik olarak da bugün havanın çok güzel olacağını görüyorum. Niye sordun bunu bana? Sana neyi gösteriyor?” Kadın bir çığlık şeklinde cevap verir: “Necatiii, çadırımızı çalmışlar!”

18 Mayıs 2009 Pazartesi

| Dil yasağı, insanın diline değil, zihnine vurulan bir kelepçedir!

Dünyaya geldikten sonra ailemizin konuştuğu dilin sözcüklerini öğreniriz öncelikle... Ama bu sözcükler henüz bizim için ses birimleriyle (fonem) oluşturulmuş kombinasyonlar olmanın ötesinde bir anlam taşımaz. Zaman içinde kıyısından köşesinden kavramlarla tanışır, ilgili sözcüklerle kavramlar arasındaki ilişkiyi kurmaya başlarız.


Aslında önce kavram vardır, sonra bu kavrama isim verilir. Fakat bizim tanışmamız önce sözcüklerle, sonra kavramlarla olur. Kavramın gelişmesi ve derinlik kazanması ise, bebekliğimizden başlayarak çok uzun yıllar alır. Kavramsal gelişme, belki de ölünceye kadar devam eder.

Kavramlara sözcükler üzerinden varırız. Yani sözcükler kavramların kodlarıdır. Kavramlar o kadar büyüktür ki, ancak zihinlerin engin kapasiteleri içine sığabilirler. Bu nedenle kodlanmak zorundadırlar. Eğer bunu yapmayacak olursak, kavramları zihinden zihinlere taşıyabilmek imkanı olamazdı. Böylece insanlar arasında iletişim de gerçekleşemezdi.

Dilden bir sözcük atmak, birkaç ses biriminden oluşmuş bir yapıyı değil, koskoca bir kavramı atmak demektir. Dile bir sözcük kazandırmak da, aslında bir kavramı sağlam bir kazığa bağlamak anlamına gelir. Kavramlar, hayatiyetlerini sözcüklere yapışarak, tutunarak sürdürebilirler.

Sözcük haznemiz ne kadar genişse zihnimizde o kadar kavram muhafaza ederiz. Bununla kalmaz, aynı zamanda sözcüklerle düşünürüz de... Yine sözcük haznemizin zenginliğince düşünce zenginliğine ulaşırız.

Bu nedenle ana dili önemlidir. Bu nedenle ana dili yasağı zulümdür; insanın diline değil, zihnine vurulan bir kelepçedir.

Özellikle 1960’tan sonra Anadolu’nun birçok bölgesinde, bazı kasaba ve köy isimleri Ermenice, Arapça ve Kürtçe diye değiştirilmiştir. Oysa, hangi etnisiteye mensup olursa olsun, o yörede yaşayan halk için köylerinin ve kasabalarının isimleri, anadillerinin bir parçasıdır. Bir kasabanın isminin kökeni Kürtçe olsa bile, o isim, kasabada yaşayan Türkler için Türkçe, Araplar için Arapça’dır. Evet, öyledir.

Birkaç yıl önce yazdığım “Şanlıurfa’nın etrafı, dumanlı dağlar aman aman!” başlıklı yazıda konuya bir nebze değinmiş ve şöyle demiştim: “Bir kasabanın ismini değiştirmekle Hasankeyf’in sular altında kalması arasında bana göre hiçbir fark yoktur. İkisi de trajik!”

Neyse ki son zamanlarda güzel şeyler oluyor bu konularda...

16 Mayıs 2009 Cumartesi

| Krizin süperkahramanı ‘Ben 10’den pazarlama üzerine çıkartılacak 10 ders

D||R|. ||F||E||R||A||H||||O||N||A|| T|*

‘Ben 10’ (benten okunur) çılgınlığı aldı başını gidiyor. ‘Ben 10’ de ne diyeceksiniz? Küçük bir erkek çocuğunuz yoksa kim olduğunu büyük bir ihtimalle bilmiyorsunuzdur. Ben isimli çocuk, kolundaki kocaman saatini çevirdikçe on farklı uzay karakterine dönüşüyor. Her bir karakterin farklı bir gücü (şiddet özelliği) var. Bu güçleriyle uzaydaki kötülerin üstesinden gelmeye çalışıyor. ‘Ben 10’, aynı zamanda ekonomik krize kafa tutarcasına inanılmaz sayıda satan bir derginin de baş kahramanı oluyor.


Tarih 10 Mayıs 2009. Türkiye’de bir derginin birinci sayısı sekiz baskı yapıyor. On gün içinde 150 bin adet basılıyor. Sadece tek reklam alan bu dergi çocuklara yönelik bir çizgi film kahramanının çıkartmalarını, oyunlarını, oyuncaklarını veren, çizgi öyküler yayınlıyor. Türkiye gibi düşük tirajlara alışkın bir ülkede bir derginin -üstelik bir çocuk dergisinin- bu kadar kısa sürede bu tiraja ulaşmasının, üstelik ekonomik kriz ortamında yok satmasının altında çok şey aramak gerekiyor. Kendini en çok okunan gazete sayan bir gazetenin bile utanması gereken bir durum bu.

Son yıllarda, hatta son bir yılda çocuklara yönelik mecralar patlama noktasına geldi. Öyle ki koskoca TRT bile çocuk kanalı açtı. Gazete bayileri ve kitapçılar Marvel, Disney, Jetix ve Cartoon Network’ün kahramanlarının dergileriyle dolu. Dergiler, 3 TL’den başlayan fiyatlarda olmasına rağmen kısa sürede tükeniyor. Alınmazsa evde nasıl kıyametler koptuğunu taze anne-babalar bilir. Sadece dergiler değil, çocuklara yönelik kanallardaki birçok çizgi film kahramanının kitapları, dergileri, oyuncakları, her türlü kırtasiye malzemeleri ve tepeden tırnağa giysileri var. Bunlar sadece Amerika kaynaklı, Markist söylemle “emperyalist dünyanın gelişmekte olan ülkelerdeki taze beyinleri etkilemek üzere yapılmış planlı çabaları” değil. Bank Asya tarafından kurulan Yumurcak kanalındaki Tarçın’ın da oyuncakları, kitapları, eğitim setlerinin iyi sattığını duyuyoruz. Bu duruma Entegre Pazarlama diyebiliriz. Üstelik çocukları hipnotize eder şekilde bir pazarlama girişimi.

Spiderman, Power Rangers, Star Wars’un ucube kahramanları çocuklu ailelerin hayatlarının içine dalmışken son aylarda hepsini elinin tersiyle iten küçük bir çocuk belirdi. İnternet üzerinde de varlığını hissettiren ‘Ben 10’, Google’da yüzlerce linkle karşımıza çıkıyor. Youtube’u incelediğimizde Cartoon Network’te yaklaşık bir yıldır yayınlandığı anlaşılıyor. ‘Ben 10’ ile ilgili Türkçe ve İngilizce birçok video linki verilen Youtube’da izleyici sayıları 1 milyonun altına düşmüyor. ‘Ben 10’ derginin tek reklamvereni ‘Cheetos Ben 10’ paketleri bakkal tezgahlarının en görünür yerlerinde.


Çoçuklar Üzerinde Ben 10 Etkisi

‘Ben 10’ çocuklar üzerinde bu aralar o kadar etkili ki her izleyen çocuk ilk izlemesiyle birlikte kendini ‘Ben 10’ sanmaya başlıyor. ‘Ben 10’ saati Omnitrix’in oyuncağını sokakta bir çocuğun kolunda görmesin, hemen aynısını istiyor. Bazı anaokullarında, çocukların ‘Ben 10’ saatiyle okula gelmesini önlemek için aileler uyarılıyor, çünkü çocuklar kendini 10 uzay kahramının en az biriyle özdeşleştiriyor. Gölge hayalet, dört kol, kurt köpeği, Iron Man’e benzeyen ateş topu, gri madde, uçmasıyla ünlü pul kanat, çocukların yuvarlanmasına çok güldüğü yıldırım topu ve adını ezberlemeye üşeneceğimiz birkaç kahraman daha farklı güçleriyle (şiddet özellikleriyle) çocukların hayal dünyasını ele geçirmiş durumda. ‘Ben 10’in çocukları ne kadar kötü etkileyeceğini ve Türk medyasındaki akıbetinin ne olacağını henüz bilmiyoruz.


Pazarlamaya Yönelik 10 Ders

Çok şiddetli geçen ekonomik kriz döneminde bir yayını bu kadar yüksek tiraja ulaştırabilen bir çizgi film kahramanıyla ilgili olarak pazarlamaya ilişkin çıkartılacak on dersi şöyle bir sıralarsak:
1.
Ekonomik krizlerin üstesinden gelmek için süper kahramanlara ihtiyacımız var.
2.
Bu Ben 10 denen çocuk, çocuklarımız üzerinde çok etkili.
3.
Aileler çocuklarının her sözünün dinliyor- dinlemek zorunda hissediyor.
4.
Aileler çocukları için para harcamaktan zevk alıyor.
5.
Bu çocuk dergileri çok iyi bir reklam mecrası.
6.
Neden bizim Ben 10 gibi kahramanımız bir türlü olamıyor?
7.
TRT’nin Keloğlanı, Yumurcak’ın Ayran’ı Ben 10’nin veya Spiderman’in yerini alabilir mi?
8.
Bizim kahramanlar tutarsa farklı dergilerle, mısır cipsleriyle ve giysilerle kar elde edebilirler mi?
9.
Çocuklara yönelik ürünler krize çare olabilir mi?
10.
Ben 10 gibi kafa tutabilecek başka kahramanlar var mıdır?

Evet, özellikle başka kahramanlar varsa çıksın ortaya. Tekstilcilerimizin, medyamızın ve ilgili bir sürü sektörün çeşitli kahramanlara ihtiyacı var.

* YARD. DOÇ. DR. FERAH ONAT,
YAŞAR ÜNİVERSİTESİ İLETİŞİM FAKÜLTESİ
HALKLA İLİŞKİLER VE REKLAMCILIK BÖLÜM BAŞKANI


14 Mayıs 2009 Perşembe

| Temizlik kategorisinde yeni bir alt kategori: Gıda temizliği ve sanitizer...

Temizlik kategorisinin alt kategorilerini şöyle sıralayabiliyoruz. 1) El, saç ve vücut temizliği: Sabunlar, şampuanlar, vücut şampuanları, el temizleyicileri... 2) Çamaşır temizliği: Çamaşır deterjanları... 3) Bulaşık temizliği: Bulaşık deterjanları, bulaşık makinesi toz ve tuzları... 4) Yüzey temizliği: Zemin, döşeme, parke, lavabo, evye, cam, tuvalet temizleyicileri...



Şimdi bunlara bir tane daha ekleniyor. 5) Gıda temizliği: Sanitizerler...

Tabii, bugüne kadar gıdalarımızı çeşitli yöntemlerle, ağırlıklı olarak da suyla temizliyorduk. Sanitizerin farkı, yeni çağın yarattığı sorunlara çözüm getiren yenilikçi ve modern bir ürün olması...

Nitekim, fazla değil, bundan birkaç on yıl önce, tüm sebze ve meyvelerimizi suyla temizlememiz yeterliydi. Ama bugün, tarlalardan daha fazla verim almak için kullanılan gübrelerin sebze ve meyveler üzerindeki kalıntılarının, mikroorganizmaların, böcek ilaçlarının, ürünlerin tarladan evimize gelinceye kadar taze kalmasını ve parlak görünmesini sağlayan parafinlerin suyla temizlenme imkanı maalesef yok!

Annelerimizin, özellikle ıspanak, marul gibi yapraklı sebzelerdeki mikropları yok etmek için sirkeli su kullandıklarını biliyoruz. Sirkenin mikrop öldürücü özelliği olduğu da doğrudur. Fakat sirkeli su, hem mikropları tamamen yok etmede yetersiz hem de yağ çözücü özelliği olmadığı için parafin ve böcek ilaçlarını çözme ve bunların altına gizlenmiş mikropları öldürme kabiliyetine sahip değil.

Bu nedenle, yılda ne kadar gübre, mum, böcek ilacı ve mikrop yediğimizin ve çocuklarımıza yedirdiğimizin hesabını yapmak mümkün değil! Oysa gıda temizliği, gıda güvenliğinin ilk ve vazgeçilmez koşuludur.

Elbette, gıda temizliği deyince, kırmızı etten balık ve tavuğa, sebzelerden meyvelere, pirinç ve bakliyattan kurutulmuş ürünlere kadar çok geniş bir yelpazeyi göz önüne getirmek gerekiyor. Bundan böyle, tüm yelpaze için farklı sanitizerler geliştirmek gerekebilir. Şu anda, sadece sebze ve meyveler için dünyada ve Türkiye’de pazarlara arz edilen sanitizerler var. Bunlardan her biri farklı bileşimlere sahip... Bazı Avrupa ülkelerinde kimyasal bazlı sanitizerler gözüme çarptığı gibi bitkisel ve kimyasal karışımlı olanları da var.

Endüstriyel pazarı dışarıda tutacak olursak, nihai tüketiciye yönelik sanitizer pazarı henüz çok yeni olduğu için pazarlardaki marka sıyısı sınırlı... Türkiye’de de yakın zamanda bir ithal ürün pazara girmişti.

Bugünlerde ise Ex’sir markalı bir sanitizer “%100 Bitkisel Sebze ve Meyve Arındırma Konsantresi” olarak market raflarındaki yerini almış durumda... Ex’sir sanitizerin %100 bitkisel içeriğinde hiçbir katkı maddesi ya da koruyu madde bulunmuyor. İçeriği; mısırdan ve hindistan cevizinden elde edilen yüzey aktif madde, şeker pancarından elde edilen organik asit, bitkilerden elde edilen organik çözücü, ylang ylang yağı, tarçın yağı, beyaz sirke ve sudan oluşuyor.

Geleneksel yöntemlerle ve Ex’ir sanitizerle temizlenmiş sebze ve meyveler arasındaki farkı çıplak gözle görmeniz mümkün. Ben denedim, gözlerime inanamadım.

Özetle, önce sebze ve meyvelerimizi gübre, böcek ilacı ve parafin gibi kimyasallarla kirletiyor, sonra da bunlardan arındıracak şeyler icat ediyoruz!

Alın size bir “vaka” daha!

Güncelleme [ 9 OCAK 2010, CUMARTESİ ]

Meyve-sebze temizleyicisi çıkardı, 2 milyon eve girdi | Erkan Çelebi

SİRKE üreticisi Kükre Gıda, dünyanın ilk bitkisel bazlı meyve sebze temizleyicisi Exsir’i piyasaya sürerek, 16 milyon TL’lik yeni bir pazar oluşmasını sağladı. Bu ürünle ilk etapta 2 milyon haneye girmeyi ve 6 milyon adetlik satış gerçekleştirmeyi hedefleyen Kükre Gıda, Exsir’i şimdi de dünya markası yapmaya hazırlanıyor. Bu ürün, sebze ve meyvelerin başta zirai ilaçlar olmak üzere gübre, parafin, haşere, toprak gibi kalıntılarından kolayca arınmasını sağlıyor.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

| Ne yavan ne yabancı!

Birkaç gün önce, Selva’nın ‘teaser’ filminde yer alan “Makarnanın tarifi değişti artık!” iddiasının ne anlama geldiğini sormuştum. Lansman filmi TV’lerde yayımlanınca öğrenmiş olduk.



Bildiğiniz gibi, genellikle burada, eğer bir “vaka” özelliği taşımıyorsa, yani bir “vaka”nın parçası değilse veya paylaştığım bir görüşe destek vermiyorsa reklam çalışmalarından örnekler segilemiyorum. Çünkü bunun sonu yok!

Demek ki, bu noktada analiz edilmesi gereken bir “vaka”yla karşı karşıyayız.

SELVA’NIN AÇIKLAMASI:

Ülkemizde makarna tüketimi kişi başına yılda sadece 6 kg iken, İtalya’da bu miktar 28, Avrupa Birliği ortalamasında 10 kg. ABD’de ise yine 10 kg civarında. Selva Gıda, makarnanın ülkemizde ana yemek olarak algılanması ve tüketiminin artırılması konusunda uzun süredir araştırmalar ve çalışmalar yapıyor. Bu araştırmalarda, hamur işi seven bir millet olmamıza rağmen ülkemizde makarna tüketiminin neden bu kadar az olduğunun cevaplarını da arıyor.

Burada karşımıza çıkan en önemli sorun, ülkemizde sos kültürünün olmaması, makarnanın genellikle sade olarak tüketilmesi ya da birkaç çeşit sos ve garnitür (salça, peynir, yoğurt, ketçap, kıyma vb.) ile çeşitlendirilebilmesi. Oysa makarna, ne kadar farklı şekillerde tüketilebilirse o kadar keyif veren ve tüketimi artan bir yemek olabilir.

Biz tencere yemeklerini seven ve sosunu yemeğin içinde pişiren bir yemek kültürünün çocuklarıyız. Bu yüzden, ayrıca bir sos yapma alışkanlığımız yok. Ancak, çoğu yemeğimiz aynı zamanda muhteşem birer makarna sosu! Öte yandan biz, oldukça zor değiştirebileceğimiz bir damak tadına sahibiz. Yabancı ve yavan tatları sevmiyoruz.

Selva, bu gerçekten hareket ederek, Türk Mutfağının eşsiz yemekleri ile makarnanın birleştirilmesini öneriyor. Makarnayı tas kebabıyla, menemenle, musakkayla, misket köfteyle birlikte yiyebileceğimizi söylüyor. Bununla da yetinmeyip, Türk Mutfak Vakfı’nın önerileriyle oluşturduğu tarifleri Selva paketlerinin üzerine yazıyor.

Selva, makarnayı Anadolu Amber Durum Buğdayı İrmiği ve saf sudan üretiyor. Hamurlaşmayan, lapalaşmayan makarnanın ve kehribar sarısı altın gibi rengin sırrı işte bu birleşim!

Ayrıca Selva, sade makarnayı dünyada ilk kez, pişirme önerisine göre sınıflandırıyor. Çorba yapımına uygun şehriyelere Çorba Sefası, salata yapımına uygun makarnalara Salata Keyfi, öğle ve akşam öğünlerinde ana yemek yapımına uygun çeşitlere ise Ziyafet Sofrası diyor. Her seriye ise paketlerde ayrı bir göbek rengi veriyor.




10 Mayıs 2009 Pazar

| “Makarnanın tarifi değişti artık!” ne demek?

“Makarnanın tarifini kim değiştirdi?” sorusu reklama girebilir, ama “Makarnanın tarifinin değişmesi ne demeye geliyor?” sorusu önemli...



| Farkında olmadan “bilgi obezitesi”ne kurban gidiyor olmayalım sonra!

Aristo’nun sahip olduğu bilginin, bugünün bir lise öğrencisinin sahip olduğu bilgi kadar bile olmadığı söylenir. Bu karşılaştırmayı kim, nasıl yapmış, bilmiyorum. Belki de bir liseli “Tamam, karne dökülüyor ama, Aristo’ya da nal toplatırım!” diyerek ebeveynini keklemek için uydurmuştur bunu!..


Bugün bilginin (enformasyon) üretilme biçimi, dağılma/yayılma kabiliyeti, paylaşılarak çoğalması, temel üretim faktörü olması ve güç unsuru haline gelmesi gibi nedenlerle içinde bulunduğumuz çağa “Bilgi Çağı” diyoruz. Buna çağ adını vermek, hiç de abartılı bir yaklaşım değildir. Hatta tüm paradigmalarımızı değiştirecek güçte bir devrimdir, bilginin egemenliği...

Gerçekten de, geçmişin çağları etkilemiş birçok bilim ve düşünce adamından daha fazla bilgiye sahip olma şans ve imkanına sahip olduğumuz doğrudur. Peki, Aristo’dan Platon’a, El-Kindî’den İbn-i Rüşd’e, Thomas Aquinas’tan Mevlana’ya, Thomas Hobbes’tan İbn-i Haldun’a, Karl Marx’tan Adam Smith’e kadar, isimlerini sayamayacağımız birçok düşünce adamının ışıklarını hâlâ günümüze nasıl ulaştırabildiklerinin bir açıklaması var mı? Dikkat ederseniz onlara bilgi adamı değil düşünce adamı diyoruz; açıklaması bunda gizli...

TV’lerin bilgi yarışmalarında hayranlıkla izlediğimiz adamlar olur, ne sorsan bilirler. Soru: “Bir hamamböceği kafası koptuktan sonra açlıktan ölmeden kaç gün yaşayabilir?” Cevap: “Dokuz gün!” Yani kardeşim, artık bunu bile bilen adam, dünyayı yerinden oynatabilir, dersin. Ama iki ayaklı ansiklopedi olarak nitelendirebileceğimiz bu adamlar dünyayı yerinden oynatmak bir yana, kendi dar çevrelerinde bile çoğunlukla bir varlık gösteremezler.

Şimdi, Yeni Delhi Üniversitesi’nden (Var mı böyle bir ünivesite?) bir profesörün makalesinden Tokyo’daki bir gencin ergenlik sivilcelerinden çektiği sıkıntıya kadar her türlü bilgiye ulaşma imkanına sahip olduğumuz günümüzde, edindiğimiz ve mülkiyetimize geçirdiğimiz bilgilerin ne kadarını düşünce üretiminde kullanabildiğimizi sorgulamamız gerekiyor.

Obezite “İnsan vucudunda yağ hücresi(leri)nde depolanan doğal enerji rezervlerinin ciddi risk oluşturacak düzeyde artması ve sonuçta ölüm oranlarının kaçınılmaz olarak yükselmesi ile karakterize bir hastalıktır.” şeklinde açıklanıyor. İnsanın, yağ dokusuyla kas dokusu arasındaki oranla ilgili bir durumdur bu... Obezite, kişinin bel çevresiyle kalça çevresinin birbirine oranıyla ölçülebilmekteyse de, “bilgi obezitesi”ni ölçecek bir formül henüz elimizde yoktur.

Bilgiyi yağ, düşünceyi ise kas dokusuna benzetecek olursak, bunların birbirine oranından bir sonuç çıkarabiliriz belki, ama bilgi ve düşünceyi ölçecek aletlerimiz de yok! Herhalde yapacağımız şey, bu oranı kendimize göre dengeli bir biçimde kurgulayabilmektir.

Edward de Bono, Rekabetüstü’nde şunları yazar: “Bir kasabaya giden dar bir köprü olduğunu varsayalım. Köprünün önünde trafik yığılması oluyor. Daha geniş, yeni bir köprü yapılıyor. Artık köprü darboğazı ortadan kalktığı için trafik kasabadaki bir sonraki darboğaza kadar rahat akacak, ama bu sefer de orada birikecektir. Bilgi konusunda da aynı şey geçerlidir. Eskiden bilgi eksikliği bir darboğazdı. Darboğaz genişletildi, ama trafik şimdi de bir sonraki darboğazda birikiyor. İşte bu darboğaz ‘düşünce eksikliği’dir.”

Şimdi bu yazıyı okuyan bazı “düşüncesiz” bilgiçler, belki de benim için “Adam cahilliğine kılıf uydurmuş!” diyecekler. Olsun, bu bile onlar için bir “düşünce/düşünme” denemesidir!

8 Mayıs 2009 Cuma

| Ezberiniz kaç cigabayt?

Sonuç itibariyle ezber kötü bir şey değildir ve her zihne lazımdır. Mesela bir kodlama olarak “armut” sesi ezberimizde olmasa o kodu açamayız da... Açamadığımız için de anlayamayız ve yorumlayamayız.


Ezber, kodları kaydederek saklamak anlamına gelir. Mesajı, kodlarını açarak anlama ve yorumlama süreçlerinden geçirmeden, sadece açılmamış kodlar olarak saklamak demektir. Tabii kavramlar da zihnimizdedir, ama buna pek ezber denmez.

Yazının icat edilmediği çağlarda, hatta icat edilmiş olsa bile kısıtlı kullanıldığı dönemlerde, başkaca kayıt araçları da olmadığı için ezber çok önemliydi. Kuran, İncil gibi kutsal kitapların, Buda’nın öğretisi gibi kutsal metinlerin hafızları, diskten diske aktarırcasına kuşaktan kuşağa aktarmışlardır ezberlerini...

Ezberi bozmaya gerek yok, ezberi düzeltmeye, yani ezber olarak bırakmamaya ihtiyaç var. Günümüzde, nasıl olsa bizim yerimize ezberleyen araçlar var diyerek yan gelip yatarsak, anlama ve yorumlama zaafları yaşayabiliriz/yaşıyoruz.

Zihindeki ezberle diskteki ezber aynı şey değildir.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

| Coca Cola, Türkçe bir isim midir?

Üniversiteli genç arkadaşlar, sanki çok varmış da taşıyormuş gibi zaman zaman fikrimi almaya, bazı mesleki konulardaki görüşlerimi öğrenmeye gelirler. Geçenlerde bir üniversitemizin uluslararası etkinliği için tema seçimiyle ilgili düşünce alışverişinde bulunmak üzere organizasyonu üstlenen arkadaşlarla görüşmüştük.


Üniversitenin eğitim dilini ve etkinliğin uluslararası olmasını hesaba katacak olursak konferans dilinin de İngilizce olmasını makul karşılamak mümkündü. Ancak, iletişim konferansıyla ilgili alt başlıkların Amerikan üniversitelerinde yıllardır sakız edilmiş konular olması canımı sıktı. Arkadaşlara “Birçok yabancı öğrencinin dinleyici olarak katılacağı bir konferansta, onların kolayca ulaşabileceği konuları tekrarlamaktansa hiç duymadıkları, bu topraklara ait değerleri aktarmak çok daha ilgi çekici ve yararlı olmaz mı?” diye sordum, “Mesela, iletişim deyince Mevlana bulunmaz bir deryadır.” dedim.

Bana bir daha dönmediklerine göre, önerim kendilerine ya sıkıcı gelmiş ya da hocaları tarafından reddedilmiş olmalı... Bilemiyorum.

Hem ciddi şekilde yararlanabileceğimiz hem de uluslararası tedavüle sokmakta hiç zorluk yaşamayacağımız değerlerimizi, ya Mevlana gibi turistik bir figüre dönüştürerek müze parası gibi harcıyor ya da gömülü oldukları yerlerden çıkarmaya üşeniyoruz. Neyse ki bazılarını elalem kendisi buluyor da, biz pek uğraşmak zorunda kalmıyoruz!

The Brand Age yazarlarından Erol Batislam’ın, derginin Mayıs 2009 sayısında yer alan “Mevlana Marka Teorisi?” başlıklı yazısını okuyunca aklıma geldi bunlar... Okumanızı tavsiye edeceğim.

Peki bu yazının başlığı niye “Coca Cola, Türkçe bir isim midir?” E, bu da The Brand Age’teki benim yazımın başlığı... Bunu da okumanızı tavsiye ederim tabii ki!

Derginin Mayıs 2009 sayısının diğer başlıkları da şöyle: Perspektif Pixar: Dahiler Hayal Kurarsa… | Ekonomi Tüketicinin Kriz Şartı: Kampanyalı Alışveriş | Erich Joachimsthaler İç Markalaşma Alanındaki Yenilikler | Yakın Markaj Yüzyüze Bakıyoruz… Ama Nereye Kadar? | Martin Lindstrom Eğer Bir Mücevher Dükkanım Olsaydı… | Makale Sorunlu Bir Markayı Kurtarmanın “9” Yolu | Ülke Markalama Mısır | Marka Stratejisi Adios Competencia, Elveda Rekabet: Adios Kart | Gündem Uluslararası Marka Olmaya Aday Bir Kurum: Intercity | Dosya Marka Kimliği | Martin Roll Yönetim Kurulu’nda Yeni Bir Rol: Pazarlama Kurulu Başkanlığı | Yorum Reklam Geçirmez! | Murat Şaylan Her reklamveren layık olduğu reklamı alır! | Marka Sembolleri Marka Sembolleri Kültürlere Göre Değişiklik Göstermeli mi? | Mr.Brand Kâzım, sana ne lâzım bilmiyorum ki... Araştırma “Markakeş”ler 2009 | Akademik Makale Sosyal Sorumluluk Çalışmalarının Marka Çağrışımlarına Etkisi | Marka Anıları Hangimiz Bir Dönem “Raks” Etmedik ki? | Marka Tarihi Bir Marangozun Yarattığı Ritüel: Lego...

5 Mayıs 2009 Salı

| “Ben ne yazdım, sen ne fehm eyledin, garib efsânedir!”

“Lafın gittiği yer...”i yazarken zihnimi yalayıp duran, ama bir türlü gelmeyen Muallim Naci’nin bu berceste mısrası, bugün alakasız bir şekilde karşıma çıktı ve bu postanın başlığı oldu. Demek ki başlı başına ayrı bir başlık olası varmış!


“Ben ne yazdım, sen ne fehm eyledin, garib efsânedir!” Yani, ben ne yazdım, sen ne anladın?..

3 Mayıs 2009 Pazar

| Lafın gittiği yer...

Düz bir okumayla “lafın gittiği yer”i iletişim modelindeki “alıcı” olarak düşünebiliriz. Yani Amerikalı siyasetbilimci Lasswell’in, bir iletişim eylemini tanımlarken cevap aranması gereken “Kim, neyi, hangi kanaldan, kime, hangi etkiyle söyler?” sorusundaki “Kime?” parçasının cevabı... Lafın gittiği adres...


“Bu lafı üstüme almam!” ya da “Lafın gittiği yer hiç hoş değil!” derken lafın niteliğiyle ilgili bir itiraz söz konusu demektir. İfadelerden, birinci cümlenin “küfür”, ikinci cümlenin ise “imalı küfür” içerdiği düşünülebilir. Bu nedenle her ikisi de “alıcı” tarafından reddediliyor.

Peki, ya “Lafın nereye gittiğinin farkında mısın?” sorusu bize ne söyler? Şunu: Laf aslında gittiği yere, yani adrese gitmiştir. Gitmiştir ama, ne olduysa adreste bir şeyler olmuş, yani belli ki yamulmuştur. “Kaynak”tan çıkan laf, ya doğru kodlanamadığı ya da “alıcı” tarafından kod doğru açılamadığı için gittiği yer şaşmıştır. Yani laf, gittiği yerde çıktığı yerdeki laf olmaktan çıkmış, alıcının zihninde farklı açılmıştır.

Aslında günlük konuşmalardan yüksek bütçeli iletişim kampanyalarına kadar sıkça yaşadığımız bir durumdur bu...

Benim laflar doğru yere gitti mi acaba?

| Siz siz olun, bağlamınıza dikkat edin efendim!

Hadi bakalım, bu günlerde “kıssadan hisse”lerle vaziyeti idare ediyoruz. “İsa’nın Son Akşam Yemeği”nin ressamı Leonardo da Vinci’den bir kıssa... Leonardo hikayesinin, ya da benzer hikayelerin gerçekten yaşanmış olup olmadığına değil, “hisse”sine bakalım lütfen.


Hikayeyi, “Şeytan ve Genç Kadın” isimli romanında Paulo Coelho anlatıyor:

Bu tabloyu yapmayı düşündüğünde Leonardo da Vinci büyük bir güçlükle karşılaştı. İyi’yi İsa’nın bedeninde, Kötü’yü de İsa’nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda’nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı. Tabloyu yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı.


Bir gün bir koronun verdiği bir konser sırasında korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uygun düştüğünü fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.


Aradan üç yıl geçti. ‘Son Akşam Yemeği’ neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı. Leonardo’nun çalıştığı kilisenin kardinali, tabloyu bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.



Günlerce aradıktan sonra vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu, paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa, doğruca kiliseye taşımalarını söyledi, çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.



Kiliseye varınca yardımcıları adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı; Leonardo bir yandan adamın yüzünde açıkca görünen inançsızlığı, günahı, bencilliği tabloya geçiriyordu.



Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden sıyrılmış olan berduş gözlerini açtı ve duvardaki resmi gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:



“Ben bu tabloyu daha önce gördüm!”



“Ne zaman?” diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.



“Üç yıl önce, elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti.”
(Şeytan ve Genç Kadın, Paulo Coelho, Çeviri: İlknur Özdemir, Can Yayınları, Sa: 47)

Böyle... Aynı adam Leonardo’ya hem İsa (tanrısal) hem de Yahuda (şeytani) modeli olmuştu.

Buna bağlam etkisi derler. İnsanı âbât da eder berbat da... Siz siz olun, bağlamınıza dikkat edin efendim!