Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Perşembe, Ocak 29, 2009

| Akım derken...

Grafik tasarım, dil dışı bir kodlama yaratarak mesajı tek başına taşıyabileceği gibi dil kodlarıyla iletilmeye çalışılan mesajı tamamlayabilir, mesajın iletilmesine destek verebilir veya mesajın daha iyi algılanması için paspartu işlevi görebilir.


Ne yazık ki, grafik tasarım gayretkeşliğinin sık sık tam tersi sonuçlara yol açtığı da vâkidir. Mesajı tamamlamak yerine eksiltmek, mesajın iletilmesini desteklemek yerine kösteklemek, paspartu işlevi görmek yerine târümâr etmek gibi...

Eğer grafik tasarım, beklenen işlevleri karşılayabilecek yetkinliğe ulaşamıyorsa, yani aksine sonuçlar ortaya çıkıyorsa, belki de tırmalamamak işi kurtarmanın tek güvencesidir.

Hiç uğraşmasan, emin ol her şey daha güzel olacak!

Pazartesi, Ocak 19, 2009

| Güven Borça’nın projelerden çıkan senaryoları...

GÜVEN BORÇA, GEÇEN YILIN EYLÜL AYINDA “PİYASA TAHMİNLERİNDE YUKARIDAN AŞAĞI VE AŞAĞIDAN YUKARI YAKLAŞIMLAR ÜZERİNE BİR DENEME” ALT BAŞLIĞINI TAŞIYAN AŞAĞIDAKİ YAZISINI DOSTLARIYLA PAYLAŞMIŞTI. BENİM DE BÜYÜK ÖLÇÜDE PAYLAŞTIĞIM GÖRÜŞLERİ İÇEREN BU YAZI GALİBA BAŞKA BİR YERDE YAYIMLANMADI. BURADA YAYIMLAMAMIN SANIRIM BİR SAKINCASI YOKTUR. “DÜŞÜNMEK” DE “DÜŞÜNDÜRMEK” DE İYİDİR ÇÜNKÜ...


Bir kaç yıldır kendim için pek bir şey yaptığım yok. Vaktimin tamamı projelere ve proje haline getirmemeye çalıştığım çocuklara ayrılmış durumda. Yani sırf keyif veya şahsi merak için bir şey okumuşluğum, gezmişliğim yok. Umuyorum ki geçici bir dönem.

Hal böyle olunca, herkesin gündemini meşgul eden milli ve ulvi konularda okumak ve yazmak da zorlaşıyor. Yani ağız tadıyla komplo teorileri veya köşe yazıları okuyamıyorum. Olan bitene ancak projeler açısından bakıp bir şeyler karalamaya çalısıyorum.

Projelerin hayatımın son on yılındaki belirleyiciliği konusunda bazı hoşluklar da yok değil. Örneğin 46 yasına kadar bir mülküm olmadığı için eve/inşaata dair neredeyse hiç bir şey bilmezdim ama ilk evimizi alma niyetine girdiğimiz sene bir konut projesi yaptım ve oldukça yetkinleştim. Yine aynı şekilde, şimdiye kadar hiç mücevher ile isim olmamış, “tektaş”ın ne olduğunu kırk yaşıma kadar merak edip sormamıstım. İşte bu şekilde tüm evlilik yıldönümlerinde abuk şeyler alıp pot üstüne pot kırarken 2004 yılında yaptığım bir mücevher projesi hayatımı kurtardı. Artık o kadar isabetli tercihler yapıyorum ki kurban bayramında bile gidip takı alasım geliyor.

Özetle şu sıralar hayata projeler çerçevesinden bakıyoruz. Ancak bazı projelerde yaptığım gözlemler makro ekonomik konularda bana (kendimce) öyle sağlam fikirler verdi ki sonunda “acaba makro ekonomik meselelere istatistik analizlerle değil de asağıdan, yani temel tüketici dinamikleri açısından bir bakış atılsa daha iyi tahminler yapılamaz mı?” diye sormaya başladım.

Yukarıdaki sorunun cevabını aramaya çalışacağımız bu yazıyı tetikleyen olay da 2008 başlarındaki bir toplantıdır. O sıra petrol almıs basını gidiyor, uzmanlar 200-300-500 dolar projeksiyonları yapıp duruyorlardı. Bir gün gıda alanında faaliyet gösteren bir müşterime gittiğimde patron dahil herkesi harıl harıl rut optimizasyonu ve araç eksiltme üzerine kafa yorarken gördüm. Kentli müşteriye nispeten yüksek marjlı markalı ürünler satan müşterimde benzin fiyatları ilk kez gündemin ilk sırasına yükselen bir “issue” olmuştu. Yıllardır değişik gıda ve dayanıksız tüketim ürünleri firmalarına hizmet veriyorum. Dağıtım giderleri her zaman için bir konu idi ama karlı ve verimli bir şirkette öncelik değildi. Hatta çoğu zaman “küçük hesaplar” yapan idari müdürün veya patronun kafaya taktığı bir detaydı. Bizim kayınpederin sürekli evdeki lambaları kapatıp gezmesi gibi. Ancak bu sefer konu patronun bilfiil ilgilendiği bir öncelik haline gelmişti. Dikkatimi çekti.

Yine aynı dönemde soğuk zincir marifetiyle dağıtım yapan bir başka gıda üreticisi müşterimde iadelerin neden arttığını tartışırken sahadan ilginç bir gözlem geldi; Söylenene göre bayilerin akaryakıt giderleri çok artmıştı ve masrafı kısmak için şöyle bir uygulama yapılıyordu. Satıs temsilcisi o günkü rutunu tamamlayıp arabayı orada park ediyor ve otobüsle evine dönüyor, ertesi sabah yine otobüsle oraya gidip aracı alıp kaldığı yerden devam ediyordu. Bu da gece boyunca soğuk zincirin kesilip peynirlerin bozulmasına sebep oluyordu. Yani akaryakıt gideri peyniri bozmayı göze alacak bir seviyeye gelmisti.

Sonra yaza doğru bir de şehirler arası otobüs taşımacılığı projesi yaptık. Gözlem aynı; Otomobille seyahat azaldı, orta-üst kesimin otobüsle seyahat frekansı ve bilet satışları arttı. Derken yazın artan uçak biletleri sonrasında ortalığı konsolidasyon söylentileri kapladı. Beş yılda beş kat büyüyen havacılık sektörü dardaydı. Bu yaz sonu Antalya’daki otellere temizlik ürünleri tedarik eden bir başka müşterimle konuşuyorum. İşler bu yıl beklendiği gibi gitmemiş çünkü artan benzin fiyatları uçak maliyetini artırmış ve Ruslar Türkiye’ye gelmekten vazgeçmiş. İşler kötü ve Antalya’da herkes ünlü bir tur operatörümüzün çeklerini konusuyor... O günlerde petrol fiyatı projeksiyonu yapan grafikçilere şunu sormak istedim; Beyler, söyle kafanızı kağıtlardan kaldırıp da bana söyler misiniz; petrol fiyatları iki katına çıkıp arabanın deposu 300 liraya dolduğunda kim kullanacak bu petrolü? Ya 500 liraya çıktığında? Şimdi petrol fiyatının 100 dolara gerilediği günlerde bunu yazmak belki pek isabetli olmadı ama inanın tüm ilkbahar ve yazı “hayata oturmayan” bu tahminler hakkında bir şeyler yazma arzusuyla geçirdim. Fırsat olmadı.

Yine bir başka detay olarak, geçen sene odaklanması gereken işi çok iyi tarif edip sıkı sıkı tembihlediğimiz bir başka “girişimci” müsterimizin bu sene alternatif enerji üretimi yatırımına başladığını duyduk. Bu bizim kaderimiz, konseptler ihlal edilmek için yazılır ama burada çarpıcı olan şu ki bir şeyin fiyatı aşırı arttığında (varsa) alternatifini üretmek, yoksa geliştirmek için binlerce yatırımcı sırada bekliyor günümüzde.

Benzer arz-talep senaryosu geçen sene bazı tarım ürünlerinde yaşandı. ABD mortgage krizi sonrası boşalan serseri para emtia fiyatlarını şişirince yine grafikler aynı açıda yukarı doğru uzatıldı ve küresel ısınma senaryolarıyla da birleştirilip “aç kalıcaz” hikayeleri geliştirildi. Biz o günlerde her yıl yüklü mısır ve ayçiçek alımı yapan müşterimin toplantı odasında artan ekim alanlarını konusuyorduk. Arzı hesaba kattığımızda seneye fiyatların gerilemesi kaçınılmazdı ama o projeksiyonları yapan grafik senaryocularının muhtemelen bir tanesi bile gidip bir köylü veya tüccar ile konuşmamıstı. Su sıralar bizim ilgi alanımıza giren tüm tarım ürünlerinde fiyatlar çöktü. Petrol fiyatları gevşeyince, biyodizele giden tarım ürünü miktarının düşmesi de işi körükledi. Yani bırakın aç kalmayı, birçok tarım ürününde fazla oluştu. Seneye kısılır merak etmeyin.


Bu yaz yine bir baska projede referans olmak üzere Nassim Nicholas Taleb’in Siyah Kuğu kitabını okudum ve proje ekibine dağıttım. (Kendim için bir sey yapıyorsam namerdim.) Orada petrol fiyatlarının tahminiyle ilgili enteresan bilgiler vardı. ABD resmi kurumlarının 70’lerin başında petrol fiyatının on yılda geri geleceğini öngördükleri ancak seksenlerde on katına çıktığını, aynı sekilde 2004 yılında yapılan 5 yıllık resmi tahminin 27 dolar olduğunu söylüyor. Sanırım mantığı anladım. Geçmis 5-10-50 yılın rakamları grafiğe dökülüyor ve oradan geleceğe yönelik 5-10-50 yıllık bir projeksiyon yapılıyor. Gayet kolay. Uzat grafiği gitsin. Biraz regresyon, biraz korelasyon... O petrolü kim kullanıyor, bu adamın harcama potansiyeli ve vazgeçme eşiği ne, kimse kafa yoruyor mu bilmiyorum. Yormaları lazım, petrol şirketlerinin onca paraları var ama o zaman kim çıkarıyor bu 500 dolar senaryosunu? Ne akla hizmet??

Yaklaşık on yıl önce bir konferansta, o sıralar hızla büyüyen bir yerel zincir mağazasının finans kökenli üst düzey yöneticisinin konuşmasını dinlemiştim. Hesap şu şekildeydi; Önce bizdeki perakende piyasasının hacmi Avrupa ve ABD ile kıyaslanıyor. Sonra bir vadede onlarına bilmem kaçta birine varacağımız hesaplanıyor. Sonra da şu hacme ulasacak pazarın atıyorum yüzde onuna ulaşacak hacme gidecek şekilde saldırı emri veriliyor, piyasadan ne bulunursa toplanıyor. Halbuki tam bir gün önce Ankara’da o grubun yeni devsirdiği bir mağazayı görmüş ve etraftaki herkesler beraber “olmamış” diye yorumda bulunmustuk. O market konsepti o mahallede olmamıstı, yanlış bir satın almaydı. O semt halkı oradan alışveriş yapmazdı. Bahsi geçen grup o yıl ciddi zararlar ettikten sonra işin başına “pazarlama” kökenli bir yönetim geldi. Hep birlikte Türk halkının alışveriş alışkanlıklarına en uygun mağaza modelini geliştirip kara geçtiler. Yıllardır ülkemizdeki bazı tüketim miktarlarını gelişmiş batı ülkeleriyle kıyaslayan tablolar izledim/hazırladım. Net bakiye şudur ki tüketicinin evinde neler olup bittiğini bilmeyen hiçbir tahmin başarıya ulaşamıyor. Türk erkeğinin hiçbir ahval ve şerait altında evde bornoz ile dolaşmayacağını öğrendiğimizde, bir başka müşterimizi gereksiz bir bornoz reklamı harcamasından vazgeçirmiştik.

Yine bir başka proje vesilesiyle Türkiye alışveriş merkezleri rakamlarını inceledik. Şu an toplam AVM metrekaresi 3.5 milyon ve planlanan yatırımlarla 7 milyona çıkacak. Bin kişi başına 100 metrekare. Avrupa ortalaması 150. Kuzey Avrupa’da 400’ü bulan ülkeler mevcut. Demek ki gidecek yol var. İyi ama memlekette esnafın oluşturduğu metrekare en az 75 milyon. Bunu bilen ve ölçen yok bildiğim kadarıyla, yukarıdaki tamamen bizim kaba hesabımız. Bakkal, market, büfe, eczane, mobilyacı, restoran vb. bildik formatları topladık. Hesaba katmadıklarımızla toplam alan yüz milyon metrekareyi geçer muhtemelen.

Böylesi bir metrekare oranı sanmam ki başka bir ülkede olsun. Aslında görüp duruyoruz; memleketimizde her apartmanın altı dükkan. Bunu bilmek için hesap da gerekmiyor, biraz gezmek yeter. AVM rekabeti arttıkça ne olacak bunlar? Organize olup maliyet avantajlarını konuşturacaklar. Hadi diyelim Zapsu’nun Evdi ve Tedi’si sağlam konseptler değil ama birileri bu metrekareden yararlanmanın yolunu arayacak ve bulacak. Bence önümüzdeki on yıl Türkiye’de sokak perakendeciliği gelişecek, AVM’ler gerileyecek. Yoksa nereye gidecek o yetmiş milyon küsur metrekare? Demirel’in deyişiyle “birileri bunu içecek mi?” Aslında bunların konuta dönüştürülmesi için bir proje hazırlamak da fena fikir değil sanki?

Sokak perakendeciliği gelişecek diye atıp tutarken de bildik formatların dısındaki yeni gelismelerden bahsediyorum. Yoksa klasik indirim marketlerinde de doyuma ulaştık bence. BIM 2100 mağazayı buldu. Burada hala ekmek gören A.101 aynı hızla piyasaya girdi ama bana sorarsanız memlekette toplam 4000 mağazalık bir “hard discount” talebi yok. Neye göre söylüyorum? Sokağa ve hislerime göre. Ayrıca Şok ile Dia’nın durumu ve Carrefour’un da aynı alana atak yapmasını hesaba katarak söylüyorum. Oyuna asılan binlerce yerel marketi hesaba katarak söylüyorum. Organize perakendede (Anadolu’daki bazı bakir yerler dışında) deniz bitti?

Peki memlekette büyük iflaslar olup da krize girer miyiz? Zannetmiyorum. Yine bir müşterim yıllardır zarar eden bir mağazasını kapatmıyordu. Sıkıştırdığımda anladım ki etraftan gelecek “başaramadı” yorumlarından korkuyor. Babadan kalma parayla iş yapmasının da bunda payı var. Sanırım Türkiye perakende piyasasındaki zararlar bir miktar servet transferine yol açacak ve bazı üreticileri zorlayacak.

Bu denemenin özü şu ki bir yerde ekmek olup olmadığını anlamak için hem hesap-kitap bilmek lazım, hem bir tüccar hissiyatına sahip olmak, hem de gezip dolasmak. Bildik laf; çok gezen daha çok bilir.

Seramikçi müşterilerim ABD pazarına yönelik beklentilerini azaltırken Rusya ve Körfez’e yönelik ilgilerini artırıyorlar. Yapılan tartışmalarda Rusya pazarı ve Rusların iş yapma biçimi hakkında hepsinin önyargıları olduğu ortaya çıktı ama her toplantıda biraz daha Rusları anlamaya ve başka teknikler denemeye yönelik iştahlarının arttığını görüyorum. Daha doğrusu çaresizlikten çünkü öbür taraflarda işler geriliyor. “Ruslar Domuz” tekerlemesini unutup bu komsularımızla her anlamda farklı bir dille konuşmaya çalısmanın zamanı gelmiyor mu sizce de? Rusya ve İran’ın ticari hayatımızda daha önemli yerlere geleceğini gazetelerdeki politik yorumlardan da anlayabilirsiniz ama gidip buralarla iş yapan sanayicilerle, tüccarlarla konustuğunuzda bunun artık bir zorunluluk olduğunu daha kolay anlarsınız.


Dünyanın hali ve belirleyici tüketici dinamikleri:

Düzenli bir Açık Gaste dinleyicisi olarak küresel ısınma lafını çoğu kişiden önce duyma ve üzerine düşünme şansım oldu. Teşekkürler Ömer Madra. Küresel ısınma senaryolarını ise ilk kez 2004 yılında yaptığımız klima pazarı projeksiyonlarına dahil etmiştik. Gelişmeler kabaca o doğrultuda oldu ve son iki yılda küresel ısınma Açık Radyo gündeminden çıkıp kitlesel medyada yerini aldı. Herkes gibi ben de bundan sonra ne olacağını düşünüp durmaktayım. Çocuklarım adına yani. Yoksa klima satışları iyi.

Buradaki meselem toplam karbon emisyonu miktarından öte tek tek tüketicilerin tavrı. Yani dünyada insanlar “yahu gezegenin içinde ediyoruz, artık daha az tüketelim diyecekler mi?” sorusunun cevabı. Pek sanmıyorum. Bir grup “aşmış” insan ve bazı ülkelerin/beldelerin sorumlu yöneticileri belki ama yıllardır tüketip duran bizlerin özellikle aşağıdan gelen geniş kitlelere “tamam artık tüketmiyoruz” demesi hiç de gerçekçi gelmiyor bana. “Evet kardeşim, benim iki arabam var ama artık sen de araba alırsan olmaz” denir mi hiç? Yirmi yaşına kadar kıra, tatile otobüsle giden bir ailenin ferdi olarak arabasına doluşup yola düzülen zengin komşularımıza nasıl özendiğimizi ben bilirim. Esas olarak insanlara, özellikle de yıllardır tüketen bizler tarafından “kardeşim artık az tüketeceğiz” demenin bir temeli olmadığını düşünüyorum. Al Gore “Uygunsuz Gerçek” filminin yarısını bir uçakta konuşarak tamamladı ve bize “artık fazla uçağa binmeyin” dedi. Sen binmesene, iri kıyım!! Ya da hayatında belki yirmi kez Paris’e gitmiş olan Ömer Madra’nın gençlere “artık bitti, siz gitmeyin” demesi pek bir şey ifade etmeyecektir.

Yani küresel ısınmaya karşı alınacak önlemlerin kitlesel tüketici için bir tabanı/temeli yoktur. Hükümetler ne yaparsa o. Onların da fakir olanlarının termik santrallerden vazgeçme ihtimali düşük görünüyor. (Oy ve rant hesabı, malum) Isınmaya ve çölleşmeye devam yani. Bu arada bizim seramikçiler altı yerine üç litre ile en baba kakayı götüren klozetler üretti ardı ardına. Yüzey pürüssüzlüğü olağanüstü artırılıp suya ihtiyaç duymayan pisuvarlar da seri üretim aşamasına yakın. ECA’nın aynı hacmi yarı miktarda suyla sağlayan armatürü de ilginç. Görüntüde gürül gürül akan ve iş gören bir musluk var ama kullandığı su yarı yarıya az. Yani birimizin bozduğunu başka bir girişimcinin düzeltme ihtimali yüksek mevcut düzende. Umutlar da burada sanki. Teknolojik gelişmeler ve tüketiciye doğrudan fayda sağlayan ürünler.

Yine geçen sene bir sahil şehrimizin önde gelen işadamlarına küresel ısınma, buzulların eriyip suların yükselmesi ve şehirlerinin, otellerinin sular altında kalma ihtimaline karşı bir çalışmaları olup olmadığını sordum. Bırakın çalışma yaptırılmasını, suların yükselmesi olasılığını ilk kez duyduklarını belirttiler. Taleb’in kitabını okurken aklıma geldi. Şimdiye kadar incelediğim hiçbir pazarlama planı bir gün uzaylıların dünyaya inip “hey dünyalı biz dostuz” deme senaryosunu içermiyor. Sadece filmlerde işleniyor bu olasılık. Hakikaten sizce de sıfır mı böyle bir ihtimal? Son olarak, bir de tüp bebek merkezi için proje yaptık bu yaz. Maalesef haberler kötü. Kısırlık tüm dünyada hızla artıyor. Üstelik şu an kısırlaşan nesiller cep telefonu, kablosuz internet ve diz üstü bilgisayar ile arada bir yerde tanıştı. Otuz yıl boyunca cebinde telefon taşıyan ve dizinin üzerinde bilgisayar kullanan bir nesil bundan böyle kendi kendine üreyebilecek mi gerçekten çok merak ediyorum. Herhalde küresel ısınmayı durduran, artan petrol fiyatları değil, azalan nüfus olacak. Bu da muhtemelen sigorta ve emeklilik programlarının aktüer dengesini çökertecek. Filan.

Diyeceğim o ki uzun vadeli projeksiyonları klimalı ofislerde istatistik programları sayesinde yapmak kolay ama uzatılan grafiklerin hiçbir temeli olmayabiliyor. Bu tahmincilerin, futuristlerin daha fazla sokağa çıkması, evlere girmesi ve insanlarla konusması, gözlemlemesi gerektiğini düsünüyorum. Gelecek tahmini yapan büyük finans kuruluşlarının, kamunun giderek daha fazla “pazarlamacı” istihdam etmesi veya “tüketici satın alma davranışları” üzerine daha fazla kafa yorması gerekebilir. Yani biz pazarlamacıların, ya da tüketim alışkanlıkları üzerine kafa yoranların işi sağlam gibime geliyor.

Dünyanın geleceği konusunda kuşkularım olsa da kendi işim konusunda içim biraz daha rahat. Yirminci yüzyıl tarımı bitirmis, elinde büyük tarım alanı olanlar gelir kaybına uğramıştı. Aynı gelişme yirmibirinci yüzyılda sanayici aleyhine çalısıyor. Bugün bir üretim tesisine sahip olmanının değeri çok azaldı. Artık kanalın, paranın ama en çok da aklın değeri var. Bir fikir dünyayı değiştirebiliyor. Memleketin geleceği konusundaki iyimserliğim de bundan kaynaklanıyor çünkü yirminci yüzyılda gelinen durumu kabullenemeyen Osmanlı torunları şu sıralar çok düşünüyor. Avrupa’nın önde gelen kitapçılarını gezdiğimde bizimkilerin onda biri kadar bir “ne olacak memleketin hali?” kitabı görmüyorum. Bizim kitapçı rafları ise komplo teorilerinden memleket kurtarma senaryolarına, çoğu zırva ama toplam etkisi yararlı kitaplarla dolu. Düşünmek iyidir. Allah hepimize akıl fikir versin.

GÜVEN BORÇA, 22 EYLÜL 2008

Cuma, Ocak 16, 2009

| “Bir aklıevvel” bir taşla uğraşmış... Ve böyle başlamış bu serüven!

2000-2002 YILLARINDA GAZETE FORMATINDA VE MASSTE ADINDA AYLIK BİR BÜLTEN YAYIMLIYORDUK EKİP OLARAK... EPEYCE İLGİ TOPLAYAN VE O DÖNEMİN KRİZİNE KURBAN GİDEN MASSTE’DE AJANSTAN VE SEKTÖRDEN HABERLER, GÜNCEL VE KURAMSAL YAZILAR YER ALDIĞI GİBİ, BAHAR ÖSKEN, MEHMET AK, KEMAL KAPTANER, UĞUR ALPARSLAN VE RAHMETLİ İBRAHİM AKAR DA HER AY KÖŞE YAZILARI KALEME ALIYORLARDI. MASSTE’DE YER ALAN YAZI VE SÖYLEŞİLERDEN SEÇMELER YAYIMLIYORUM BURADA... YENİ KRİZLE BİRLİKTE MASSTE AKLIMA GELDİ, O AKLIMA GELİNCE DE BÖYLE BİR HİZMET YAPAYIM DEDİM. BAKALIM SEKİZ YIL ÖNCE NELER YAZILMIŞ, NELER OKUNMUŞ?


Değişen, zaman içinde yeniden, yeniden tanımlanan; ancak dil kurma, fikri, duyguyu ve anlamı taşıma işlevini hiç terketmeyen bir alan grafik tasarım.

Tasarım, insanın var olmak için ürettiği ilk şeyle başladı. Korunmak, avlanmak için silah olarak kullanmak üzere bir taşın sivriltilmesiydi insanoğlunun ilk tasarımı. Bir taş doğadaki fonksiyonunun tamamen dışında, aklın ve insan emeğinin katılmasıyla insanın varlığını korumaya yarayan bir silaha dönüştü. Bu nedenle taş; şiddet, güven, korku, sağlamlık, güçlülük, duygu anlamların imgesi oluverdi bin yıllar boyu.

İnsanoğlu, varoluşunu, aile ve toplum oluşturma sürecinde ihtiyaç duyduğu iletişim ve dil sorununu öncelikle grafikle, hiyeroglifle çözdü. Tüm mesajlar yaşamsaldı. Doğru iletilmeli, doğru anlaşılmalıydı. Ve mesajlar tümüyle yalın, netti. Tarih boyunca hayatı yeniden tasarlama sürecinde insanoğlunun, görsel sanatlar, sanatsal varoluşunun öncesinde, bir dil, bir paradigma olarak varoldu.

İçinde yaşadığımız tamamıyla tasarlanmış çevre olmasa, fizik olarak yaşamamızın da pek mümkün görünmediği serüven böyle başladı.

Böyle başladı, bugün ulaştığımız estetik algı düzeyi, toplumsal iletişim araçlarının becerileri, onlara yüklenen misyonun evrensel kapsayıcı yanı. Ve bu araçların görevlerini aşan becerileri (televizyon gibi, internet gibi), oluşturdukları yeni dünyalar böyle başladı.

Bu uzun serüvende iletişim araçlarının ilki diyebileceğimiz grafik ve endüstriyel tasarım ile ilgili tüm ilk bilgileri de kaçınılmaz olarak doğadan aldık. Ona aklımızı ve ruhumuzu, düşlerimizi kattık. Taşa yüklediğimiz anlamlar gibi, tasarlanan her nesne yeniden varoldu. Renkleri de anlamlandırdık. Bize hissettirdiklerini yeniden yeniden tarif ettik. Espası, ritmi, sıklıkları ya da boşlukları, tekrarların oluşturduğu büyüleyici gücü, yahut tutkunun biçimlerini, hüznün çizgilerini, coşkunun kıvrak yansımalarını, ya da saklı tuzaklarını tekrar tekrar oluşturduk.

Tasarlanmış her ürün kullanıldığı alanı ve ilişkileri içinde yeniden renk, yeniden biçim, başka misyonlar, yüklendi. Farklı imgeler ve farklı duygulara çağrışımlar oluşturdu.

Kendimize bir dil kurduk. Ta sürecin başladığı tarihten bugüne insanoğlunun görsel algısı işitsel algısından daha önce geliyordu. Çünkü taş sertti, öldürücü, koruyucuydu. Ateşi keşfetti insan. Sıcaktı, yakıcıydı, ancak ısıtıyor, soğuktan koruyordu. Yani her nesne, olgu işlevine göre kendini bir başka boyutta anlatıyordu.


Biz nesnelerin yeniden üretimlerinde, bu bize anlattığı anlamları, imgeleri alıp kendimize renklerden, biçimlerden, formların dünyasından yeni bir dil oluşturduk. Bu dili bugün fabrikada üretilmiş ürünün imgesel, fonksiyonel ve bizim için soyut anlamını da tarifte kullanıyoruz.

Yani aslında kendi başına yeterli bir anlam ve anlatım gücü taşımayan “güzel, ya da çirkin bir renk”, “karmaşık bir desen”, “fazla iri bir imaj”, “çok soğuk bir tipografi” gibi yorumların ötesinde ürünün simgesel ve fonksiyonel anlamının ifadesi için gerekli renk ve biçimleri kurguluyoruz. Ürünün içinde varolması planlanan algı ve duyguların dünyasında kendi kişiliğini oluşturmasına gayret ediyoruz. Bu nedenle de ilk çağlardan bugüne hiyeroglifle, grafikle başlayan görsel anlatımın zaman içinde oluşan prensiplerini, alfabesini kullanıyoruz. Tıpkı “yeşil” bilgisini bir diğerine yazarak anlatırken “y-e-ş-i-l” harflerini tam da bu sıraya göre dizdiğimiz gibi.

Ve tabii ki kullandığımız dil ancak ortak-yakın olduğunda grafik ve estetik düzenlemenin iletişimdeki başarısından söz edebiliyoruz. Yani tam da Türkçe bilmeyen birine hakkında bir sürü şey bilse de “y-e-ş-i-l” dizilişinin hiçbir şey ifade etmeyeceği gibi.

Sanırım hepimizin içinde birlikte ürettiğimiz ve tükettiğimiz; kısaca kendimizi var ettiğimiz iletişim dünyasında tüm kurum ve bireyleriyle kullandığımız dili daha gelişkin, daha yetenekli kılmaya ihtiyacımız var. Yoksa sadece Arapça dinlediği için onun dinsel bir metin olduğunu düşünen ve duygulanan, ibadet moduna giren, hatta ibadetini yerine getirdiğini düşünen kimi büyüklerimize benzememiz çok mümkün.

Elbette iletişim dünyasında üretim içinde olan bizler üzerinde zaten ortaklaşılmış bir dili kullanıyoruz. Ancak kavramlar ve bilgiler daha iyi paylaşıldığı, daha çok ortaklaşıldığı sürece kullandığımız dilin ifade gücü çok daha yetkin oluyor.

Binlerce yıllık bir serüvenden bize akan büyüleyici bir birikim var. Tüm bu birikimin en azından bir parçasına ulaşabildiğimizde sadece aynı dili kullanan insanlar olmanın ötesinde birbirine anlamlar katan insanlar da oluyoruz.

Zaten Masste de tam bu amaca yönelik bir girişim. Bu benim Masste’deki ilk yazım. Ama elinizdeki bu gazete okuduğum 9. sayı... Çok şey öğrendim. Fikrin sahiplerine ve üretenlerine bir kez de buradan teşekkür ederim.

Evet bir aklıevvel bir taşla uğraşmış, serüven başlamış. Ve devam edecek... :))

A. UĞUR ALPARSLAN, MASSTE, 9. SAYI, ŞUBAT 2001

Pazar, Ocak 11, 2009

| İletişim sürecinin sağlığı için birkaç damla tentürdiyot!

İletişimin, iletinin kodlanmasıyla mümkün olduğunu biliyoruz. Kodlama ise, zihne açılan o incecik delikten girebilmek için sıkıştırma, inceltme, incelttikçe daha da inceltme, sivrilttikçe daha da sivriltme işidir. O kocaman, dünyalara sığamayacak kavramları, bir zihinden başka bir zihne başka türlü taşımamız imkansızdır çünkü...


En temel iletişim kodu olarak dil, yeterli incelik ve sivriliğe sahip midir? Bazen. Bu incelik çoğu zaman yeterli olmadığı için, sözcükleri de sentaksı içindeki bağlam ve çağrışımlarıyla yeniden inceltir ve sivriltiriz.

Artık o kadar incelttik ki, daha fazla yapacak bir şey kalmadı. Hemen pes etmek yok! Belki de yapacak başka şeyler vardır. Mesela bu kadar inceltip sivrilttikten sonra uygulayacağımız etkili bir yaratıcılık yağı, girişi kolaylaştıracaktır. İletişimde yaratıcılık...

Tabii her kodlamanın, aşırı zorlamadan kaynaklı olarak bazı zaaflar taşıması da söz konusu olabilecektir. E, o kadar inceltmenin mukavemet konusunda da incelmelere neden olması, bağışıklık sistemini kısmen de olsa zayıflatması doğaldır.

Bu durumda, iletişim sürecinin parazit ve enfeksiyonlara karşı korunması için belki birkaç damla tentürdiyot işe yarayacaktır. Mikroplara karşı...

Ne de olsa kesici ve delici bir alet kullanıyoruz.

Cumartesi, Ocak 03, 2009