27 Kasım 2008 Perşembe

| “Müslümanlar için fazla laik, Aleviler için fazla Sünni, Kürtler için fazla Türk!”

Bugünlerde siyasete fazla açıldığımın farkındayım. Ben ne yapayım; herkes açım açım açılıyor, ortalık “açılımlar”dan geçilmiyor. CHP’nin “çarşaf” açılımından sonra MHP de “Alevi” açılımına destek mahiyetinde yelken açınca bana da aklıma gelenleri sizlere açmak düşüyor. [FOTO-MANİPÜLASYON: MISHA-ART]


Aklıma ne mi geldi? Ünlü Fransız sosyolog Prof. Dr. Jose Casanova, Türkiye’deki sistemi böyle tanımlıyormuş: “Müslümanlar için fazla laik, Aleviler için fazla Sünni, Kürtler için fazla Türk!”

Şimdi, laikliğin fazlalığını CHP, Sünniliğin fazlalığını MHP budamaya soyundu galiba! E, AKP’ye düşen de Türklüğün fazlalığıydı ama, nedense o, başka istikamete açılım yapmış görüntüsü veriyor.

Vardır bir bildiği!.. Var mıdır?

26 Kasım 2008 Çarşamba

| Anadolu’yla İstanbul arasına sıkışan Ankara!

CHP’nin çarşaf açılımı epeyce gürültü kopardı. Annesi ve ablaları da başörtülü olan CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’in girişimiyle çarşaflı ve başörtülülere CHP rozeti takan Deniz Baykal, konuyla ilgili olarak ilginç açıklamalarda da bulundu. Bu açılımın ne anlama geldiği, inandırıcı olup olmayacağı, CHP’ye ne kazandıracağı gibi konulara hiç girmeyeceğim. Ancak bu tür parti çekirdeğinin dışına sıçrama hareketlerinin hep İstanbul’da başlaması, analiz edilmesi gereken bir olgu... 

 

CHP İl Başkanı Tekin, nasıl şimdi partisini Şişli-Bakırköy-Etiler-Kadıköy ekseninin dışına taşıma çabaları gösteriyorsa, bir zamanlar Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olan Erdoğan da RP’yi cami cemaatinin dışındaki kitlelere anlatmak için hem partili kadınları aktif siyaset içinde mobilize etmiş hem de içkili restoranlar, meyhaneler, genelevleri, pavyonlar gibi, partililerin pek de aşina olmadığı mekanlara yönelik faaliyetlere ağırlık vermişti. Gerçi bu akımın arkasında şu anda SP’de siyaset yapan Bahri Zengin gibi yenilikçi isimler de vardı ama yine de hareket İstanbul’da hayata geçebiliyordu. Bu açılım, yine Bahri Zengin’in önemli katkılarıyla 1991 Erken Genel Seçimi’nde RP’nin kampanyasına da radikal biçimde yansır. 

Necati Özkan’ın Seçim Kazandıran Kampanyalar isimli kitabında yazdığı gibi “Türk siyasal iletişim tarihinde ilk defa genelev kadınları seçmen olarak dikkate alınır ve RP iktidarında sorunlarına çare olunacağı sözü verilir.” On farklı tema temelinde gerçekleştirilen kampanya, Türk ve dünya basınında yoğun biçimde tartışılmış, hatta Le Monde özel bir haber bile yapmıştı. Kampanya, çeşitli Türk ve dünya üniversitelerinde de yüksek lisans ve doktora tezi olarak incelenmişti. (Adı geçen kitapta yer alan on basın ilanından konumuzla ilgili olan iki tanesini aşağıya aldım.) 

 

Neyse, amacım kampanya analizi yapmak değil. Dikkat çekmek istediğim husus, hem RP’nin hem de CHP’nin farklı kitlelere açılımının İstanbul’da il başkanları eliyle gerçekleştirilmiş olmasıdır. Ne RP bu açılımı Ankara’dan, Konya’dan, Erzurum’dan veya Bitlis’ten başlatabilirdi ne de CHP Ankara, İzmir, Edirne veya Mersin’den... Tayyip Erdoğan’ı İstanbul iktidar yaptı. Şimdi Deniz Baykal’ı mı yapacak, yoksa İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin parti içindeki statükodan bir gün bunalıp “gömlek” değiştirerek İstanbul’un parlattığı yeni bir yıldız mı olacak? Fantezi bir yana, Türkiye’nin siyasal başkenti Ankara olmakla birlikte, toplumsal başkenti İstanbul’dur. Anadolu’yla İstanbul arasına sıkışan Ankara, bakalım bu stres altında nasıl bir tutum geliştirecek?  

Güncelleme [ 27 KASIM 2008, PERŞEMBE ] 

Gökhan Özgün, “Tayyip ve Obama ve İstanbul ve Amerika” başlıklı bugünkü yazısında, yani benden bir gün sonra aynı konuya temas etmiş. Eşzamanlı düşünce mi deniyordu buna? Gerçi onunki “temas”tan öte... Kıyaslamak belki yakışıksız olur, çünkü birebir aynı şeyi söylemiyoruz. Ben bir tespitte bulunmuş, ortaya bir soru atmıştım; o ise nihai noktayı koymuş. Ben İstanbul için “toplumsal başkent” demiştim, o ise “diyar” demiş. Sorumun cevabını bir gün içinde bulmuş oldum: Tayyip Erdoğan, İstanbul denen “diyarın” mahsulüdür. Bir başka toprak ona yol açar mıydı, boy verir miydi? Veremezdi. Bunun kaç kişi farkında? Obama’nın üzerindeki “Made in USA” damgası çok net. Tayyip Erdoğan’ın alnındaki “Made in İstanbul” ibaresini okuyabilen kaç kişi var? “Diyar” kelimesi oldum olası kafamı kurcalar. Diyar, bir topraktan, bir şehirden, bir memleketten, bir vatandan fazlasıdır. Milletler, memleketler unutulur, diyarlar unutulmaz. Zamanında Bağdat bir diyardı. İskenderiye bir diyardı. Bir zamanlar Paris bir diyardı. Şimdi New York bir diyar. İstanbul’u ne kadar yok etmeye çalışsak da, bize bir diyar olmaya çabalıyor. Diyarı diyar yapan, geleceği içinden geçirme, geleceğe yol verme arzusudur. Bir diyarın geleceğe açık kapıları, öyle emirle, demirle, teoriyle, pratikle kolay kolay kapanmaz. Diyar geleceğe doğru genişlemek, geleceğe doğru yayılmak ister. Bütün siyasetlerin üzerinde duran bir tabiatı vardır diyarın. Diyar, sözlük anlamında hem ülke demeye gelir hem de dünya. Tamamını yerinden okuyun. Telif hakkı diye bir şey var!

25 Kasım 2008 Salı

| “İfadesizliğin erdem olduğu bir ülkenin sattığı bir ruju hangi kadın alır?”

Türkiye’nin turizm tanıtımlarıyla ilişkilendirerek Türkiye markası üzerine bir kaç yazı yazmıştım. Bunlardan ilki “Marka adı Törökország!”, bir başkası da “Kes yapıştır, tak takıştır, Türk turizmini yatıştır!” başlıklı yazılardı. Birkaç gün önce Taraf gazetesinde Gökhan Özgün’ün “Tarafsız marka konferansı” yazısını okuduktan sonra ben bu kadar laf kalabalığını niye yapmışım diye kendimden utandım. Özgün, öylesine vurucu ve isabetli cümlelerle mevzuya girmiş ki, eski tabirle, hadisenin “künh”ünü çatlatmış.


“Bir ülkenin marka değeri, oradaki emeğin bir çarpanıdır. Bir İsveçli bir sabah işine gider, akşam işinden çıktığında aynı süre çalışan Türk’ten 10 misli daha fazla üretmiştir. 10 misli daha fazla ‘değer’ yaratmıştır. İşte bu katma değerin önemli bir kısmı, o ülkenin ‘marka’ değeridir.” diyen Özgün, yazısında okuduğunuz/okuyacağınız “karakter” tespitinin ardından başlıktaki can alıcı soruyu soruyor: “İfadesizliğin erdem olduğu bir ülkenin sattığı bir ruju hangi kadın alır?”

Resmi çizdikten sonra da şöyle devam ediyor: “Bunlar bana vahiy yoluyla inmiş şeyler değil. Bunları, Türkiye’de zekâlarıyla tanınan reklamcılarımız ve kendini ilk fırsatta ‘dünya vatandaşı’ hissediveren reklamverenimiz gayet iyi bilir. Âlâsını bilir. Ama hiçbir zaman oturup özgürlükle, demokrasiyle marka arasındaki ilişkiyi konuşmazlar. Bu sözde manevi kavramların aslında nasıl bir maddi zenginlik olduğunu bir türlü tartışmazlar.”

Haklı. Ama “Hiçbir zaman oturup özgürlükle, demokrasiyle marka arasındaki ilişkiyi konuşmazlar.” ithamından en azından kendimi kurtardığımı söylemeliyim.

Geçen yıllarda (aylarda) pazarlamanın demokratikleştirici bir güç olduğunu yazdığım gibi “Serbest pazar, sadece malların değil, düşünce ve duyguların da serbest dolaşımda olduğu pazardır.” diyen de bendim. “Çoğulcu pazarlama”dan ve “üretişim”den dem vuran da! “Goebbels’in ruhu yakamızı bırakmıyor bir türlü!” dediğimde ise birçok kişiyi kızdırdım. Ayrıca “soft power”ın konuyla ilgisiz olduğu da söylenemez herhalde!

Daha başkaları da var, ama yalnızca bunlar ve bağlantılarıyla birlikte epeyce bir külliyat oluşur. Uzatmayalım ve tekrarlayalım: Demokrasinin olmadığı yerde gerçek anlamda pazarlama da yoktur.

Yani, ne kaa demokrasi, o kaa marka!

Güncelleme [ 26 KASIM 2008, ÇARŞAMBA ]

Perihan Mağden de, “Esracengiz Türk Kapitalistleri” başlıklı dünkü yazısında “Ne kadar demokrasi: O kadar şirket değeri” demiş.

24 Kasım 2008 Pazartesi

| Özgür yazılım nasıl pazarlanır?

FOCUS DERGİSİ ESKİ YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ SEVGİLİ ALİ IŞINGÖR’Ü; POLİTİKA, AÇIK YAZILIM, ÇİZGİ ROMAN, TARİH VE POPÜLER KÜLTÜR ÜZERİNE SAYIKLAMALAR OLARAK NİTELENDİRDİĞİ BURKİNA FASA FİSO HALK CEMAHİRİYESİ ADLI BLOĞUNDAN YILLARDIR KEYİFLE TAKİP EDERİM. BUGÜN KENDİSİNDEN, TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK AÇIK YAZILIM PROJESİ PARDUS’LA İLGİLİ NAZİK BİR DAVET MESAJI ALDIM. DAVETİN “ÖZGÜR YAZILIMLA VE PAZARLAMA STRATEJİLERİYLE İLGİLENEN HERKES”İ İÇERDİĞİNİ GÖRÜNCE BURADA “AÇIK” BİR ŞEKİLDE YAYIMLAMANIN YARARLI OLACAĞINI VE BU ETKİNLİĞİ KAÇIRMAK İSTEMEYECEĞİNİZİ DÜŞÜNDÜM. BUYURUN:


Sevgili Selim Bey;

Başınızı ağrıtacağım için özür dilerim. Çünkü yakından izlediğim bir pazarlama blogunun sahibi olan sizinle paylaşmak istediğim bir konu var.

Biliyorsunuz, benim de içinde bulunduğum ve dünyanın dört bir yanından gelen, 20’si TÜBİTAK UEKAE çalışanı, 110 kadar geliştirici ve yüzlerce katkıcı, hep birlikte, yaklaşık 2004’ten bu yana Pardus’u geliştiriyoruz. Türkiye’nin en büyük yazılım projesi olan Pardus, dört yıl gibi kısa bir sürede, global pazarda sesini duyuran, sadece Türkiye'de 150 bin sistemde kullanılan bir ürün haline geldi.

Pardus için çok önemli bir dönüm noktasındayız artık...

Peki, nereye gidiyoruz?

IDC’nin rakamlarına göre, global özgür yazılım pazarı 2001 yılında 5,8 milyar dolara ulaşacak. Özgür yazılım pazarının henüz 2006 yılındaki büyüklüğünün 1,8 milyar dolarlık bir büyüklüğe sahip olduğunu bilmek, bu pazarın nasıl bir hızla büyüdüğünü göstermesi açısından son derece ilginç.

Özgür yazılım dünyası ve bu dünyanın pazarı hızlı bir ivmeyle büyüyor. Tahminlere göre bu büyüme, Türkiye gibi özgür yazılım pazarının ve oyuncularının yeni yeni şekillenmekte olduğu ülkelere çok daha büyük oranlarda yansıyacak. Sadece yazılım ihtiyacı olan kurumlar tarafında değil, içinde bulunduğumuz kriz döneminde yazılım üreten şirketler tarafında da özgür yazılımın olanak ve süreçleri dikkatle irdeleniyor.

IBM, Sun Microsystems, Novell, Nokia, Google gibi yazılım devlerinin yatırımlarıyla giderek büyük bir hızla büyüyen özgür yazılım pazarı, son dönemde Türkiye'de de hareketli günler yaşıyor. TÜBİTAK UEKAE’nin öncülüğünde geliştirilen Pardus, geçtiğimiz hafta Göç Ortağı programını duyurdu, 2009-2011 döneminde global pazarın önemli oyuncularına özel ürünler geliştirmek üzere görüşmelerde olduğun açıkladı.

Bu noktada, bir pazarlama blogu sahibi olarak, sizin de ilginizi çekeceğini düşündüğüm bazı sorularla karşı karşıyayız:

- Türk özgür yazılımcıları nasıl para kazanacağını biliyor mu?
- Özgür yazılımı geliştirme sürecinin önemli ayaklarından biri topluluk yönetimi (community management). Türkiye'de topluluk yönetimi ne kadar biliniyor?

Ya da şöyle soralım: Özgür yazılım nasıl pazarlanır?

Bu soruların cevabını bizler de merak ediyoruz...Özgür yazılım iş modelinin geçerliliğini ispat ettiği bir dünyada, özgür yazılım geliştiricilerinin iş modellerinin çalışması için artık daha dikkatli planlar yapması ve stratejiler geliştirmesi gerekiyor. Program için sadece bir indirme linki koymak, günümüz dünyasında artık iş modelinin çalışması için yetmiyor ve geliştiricilerin yazılımları ile uğraşırken, bilinen pazarlama yöntemlerini toplululuk yönetimiyle de birleştirip ciddi bir stratejinin içine girmesi gerekiyor.

Bu nedenle, özgür yazılım pazarlaması ve topluluk yönetim süreçlerinde çok önemli bir isim olan Sandro Groganz’ı Türkiye’ye getirdik.

Sandro Groganz, vereceği seminerde bu stratejinin gelişiminde nelere dikkat edilmesi gerektiğini, müşterilerin bir özgür yazılım projesine katkı veren insanlara nasıl dönüştürüleceğini örnekleriyle birlikte anlatacak ve özgür yazılımın pazarlamaya gereksinim duyup duymadığı sorusuna da cevap arayacak.

TÜBİTAK UEKAE ve IBM-Bilgi CAS işbirliği ile yapılacak olan seminer, 27 Kasım 2008 Perşembe günü saat 13:00’da Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde yapılacak. Katılımın ücretsiz olduğu seminere Taksim Atatürk Kültür Merkezi önünden kalkan Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü servis araçları ile ulaşabilirsiniz.

Özgür yazılım pazarlaması ve topluluk süreçleri ile ilgili bir danışmanlık firmasına sahip olan Sandro Groganz, ezPublish adlı açık kaynak kodlu içerik yönetim sisteminin yaratıcısı ve bir PHP geliştiricisi. LAMP programlama ile ilgili kitapların hem yazarı hem de danışmanı olan Groganz ile ilgili daha fazla bilgiyi blogunda bulabilirsiniz.

Bu güzel etkinliğe, özgür yazılımla ve pazarlama stratejileriyle ilgilenen herkesi bekliyoruz.

Bu etkinlikte aramızda olur ve burada bizlerle paylaşacağınız fikirlerinizle bize yol gösterirseniz seviniriz..

Pardus topluluğu adına
Ali Işıngör

23 Kasım 2008 Pazar

| Hangi gazete magazin, hangisi ekonomi, hangisi siyasi?

Konuyla ilgili birkaç yazı yazmıştım. İlki “Acaba hangi gazete hangi gazetedir?” başlığını taşıyordu. Bu yazıda gazetelerin logolarını birbirinin üstüne yapıştırarak ortaya çıkan kimliksizliğe işaret etmiştim. (Eğlenceli olmuştu doğrusu!) İkinci yazı “Bayide doğru söyler İnternet’te şaşar!”, Grafik Tasarım dergisinde yayımlanmıştı. Daha sonra da “Gazeteler ölüyor mu?” ve “Gutenberg Galaksisi’nin sonunda ‘kapak kızları’ da veda edecek!” başlıklı yazılar geldi.


Las Vegas’ta düzenlenen, dünyanın önde gelen gazete yöneticilerinin ve tasarımcılarının buluştuğu, tasarımın Oscar’ı olarak kabul edilen The Society For News Design (SND) töreninde tasarımda yeni trendler tartışılmış. Hatta Türk gazete tasarımları da masaya yatırılmış.

Batılı bir görsel yönetmen “Türk gazete tasarımları nasıl?” sorusuna “Türkiye’de on beş gün bulundum, hâlâ hangi gazete magazin, hangisi ekonomi, hangisi siyasi anlayamadım.” cevabını vermiş. E, ben bunu yıllardır söylüyorum, ama dinleyen yok. Belki bu Batılı tasarımcının sakalı vardır da dinlenir. Üstelik bir de Batılı olma avantajı var!

Referans gazetesinin haberinden bir paragrafı buraya taşıyorum:

Türk gazeteleri de yaklaşık 10 yıldır birbirine benzeyen tasarımlarıyla aslında bir Türk normunu oluşturdu sayılır. Avrupa’nın yalın, sade tasarımlarına kafa tutan bu tasarımı Türk okuyucusu da beğendi. Birçok gazetenin görsel yönetmeni tepedeki mavinin kalktığı an tiraj kaybedeceğini düşünüyordu, ama Zaman örneği buna iyi bir cevap oldu.

Peki Türk mizanpajı ne olsun? Üstü mavi altı “L” çizen, resimlerin birbirine girdiği, doğadaki tüm renklerin kullanıldığı bir tasarım mı, yoksa sakin, ‘light’, sade okuyucunun gazetesi mi? Türk tasarımı bu iki görüşün ortasında duruyor aslında.

Batılı bir görsel yönetmene sorduğum “Türk gazete tasarımları nasıl” sorunun yanıtı Türkiye’deki tasarım mantığını da özetliyor gibi: “Türkiye'de 15 gün bulundum, hala hangi gazete magazin, hangisi ekonomi, hangisi siyasi anlaşılmıyor.”

| Zanaatsiz sanat, sanatsız zanaat!

Şöyle de diyebiliriz: Her sanatkâr aynı zamanda zanaatkâr olmak zorundadır, ama her zanaatkâr sanatkâr değildir.


Rus heykel sanatçısı Ernst Neizvestny, “Bir küre yapmak üzere taş yontan iki heykeltıraştan biri diyelim ki mükemmel bir küre formu ortaya çıkarmak istiyor ve yaptığı işi bir taş kütlesinin yalnızca bir küreye dönüştürülmesi olarak görüyor. Diğeri de bir taş yontuyor, fakat yalnızca patlama noktasına gelmiş bir iç gerilimin bir küre formunda ifade edilişini iletmek istiyor. Birincisi zanaatkârın işidir, ikincisi ise sanatkârın.” diyerek farkı çok güzel bir biçimde ortaya koymuştur.

Her sanat dalının temelinde bir zanaat vardır. Bu bakımdan zanaatla sanat arasında bir ilişki olduğunu söylemek durumundayız. Ancak her zanaat dalının mutlaka bir sanat dalıyla ilişkisi olmaz. Mesela terzilik bir zanaattir, ancak bu zanaat üzerinden sanat ihdas etmek mümkün değildir.

Teknik bilgi, el becerisi, yetenek, hüner ve ustalık, zanaatkârın, yani düğün fotoğrafçısı Hilmi Abi’nin vasıfları arasında yer alır. Oysa sanatkâr için, yani fotoğraf sanatçısı için bunların üstüne koyması gereken başka vasıflar vardır. O vasıflar her neyse!

Öyleyse şunu diyebiliriz: Sinemadan edebiyata, resimden heykele, grafik tasarımdan müziğe, her sanat disiplininin bir zanaat altyapısı vardır ve sanatçı, sanatını bu altyapı üstüne inşa eder. Bunlardan “patlama noktasına gelmiş bir iç gerilimin ifade edilişi” de ortaya çıkabilir, pratik amaçlara yönelik ürünler de... Reklam veya grafik tasarım da pratik amaçlara yönelik ürünler olduğuna göre...

Zanaat ve sanat... Ben buna bir de üçüncüsünü eklemiştim: Sanatkârâne zanaat. Yani özü ve işlevi itibariyle zanaat, ama sanatkârâne... Sanatmışçasına... Mış!

Bu tartışma zaman zaman gündeme gelir. Şimdi de bir sitede “Grafik tasarım sanat mıdır?” diye anket yapılıyor. “Sanatkârâne zanaat”, haliyle üçüncü seçenek olarak yer almadığı için, anketi gördüğümde “NO”yu bastım tabii!

Daha önce “Reklam, galiba sanat değildir” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Grafik Tasarım dergisinin yayın yönetmeni Ömer Durmaz, tam üç yıllık bu yazıya, biraz da hiddetli bir tonda bir yorum yazmış. Hoca’nın yorumunu, hem oralarda kaybolup gitmesin hem de yukarıdaki paragrafları yazmama vesile olsun diye buraya aldım. İşte yorum bu:


“Reklamın özü ‘yaratıcılık’tır, yaratıcılık da artık reklamcıların ya da sanatçıların tekelinde değildir. Yaratıcılık bir toplumsal değer haline gelmiştir. Ortaeğitim öğrencilerinden bile yaratıcı işler yapması istenmektedir, ki eğitimine imrendiğimiz kurumlar bu anlayışla ilerlemektedirler.

Reklamcılar başkasının parasını harcar, ondan bütçe talep eder. Böyle sanat mı olur? Reklamcının hedefi sanat yapmak da değildir, satan reklamdır amacı. Satıyorsa başarılıdır reklam. Sanat olarak görülmesi iyi olduğu anlamına gelmez.

Kısacası reklamcılık belirli bir hedefe yönelik yaratıcı üretim yapmaktır. Süreci ve amacı düşünüldüğünda sanat olmadığını görmek çok kolaydır.

Ancak, reklamcılar ego merkezli insanlar olduğu için, (Üstüme almam! AST) sanat da bir üstyapı olarak görüldüğü için yaptıklarını tepelere çekmek adına bir dönem sanatçı olarak görülmekten, yaptıklarını sanat olarak göstermekten mutluluk duymuş, kendilerini sınıfsal olarak bu şekilde ayrıştırmışlardır. Ne var ki gelinen noktada reklamcılığın beşiği Amerika’da dahi bu anlayış değişmiştir. E2’de yayımlanan ‘Mad Man’ dizisi bu anlayışın gelişiminin örnekleriyle doludur.

Reklamı sanat olarak görmek isteyenler egolarıyla mücadeleyi bırakmamış, benliklerini geliştirememiş kişilerdir. Bu işin psikolojisi de bunu söylüyor.”

16 Kasım 2008 Pazar

| İçgörü...

“Emekçi Türk halkı; onuru, özgürlüğü, alınteri ve bağımsız bir gelecek için bedel ödemekten kaçınmaz.” şeklindeki bir genelleme ile şehir otobüsüne binerken birbirini çiğneyen Türk halkı fotoğrafını üst üste çakıştırabilir misiniz? Hayır, çünkü çakışmaz. Peki, “Fedakar Türk milleti, yüreğindeki imanı ve cesareti ile birlikte, vatanı, milleti, namusu ve inancı için gözünü hiç kırpmadan canını feda eder.” genellemesi, mesela hangi durumlarda bir mizaha dönüşebilir? Tabii ki, birçok durumda! [FOTOGRAFLAR: CLAIRE]


“Türk milleti zekidir.” ya da “Türk milletinin birçoğu aptaldır.” gibi birbiriyle tezat teşkil eden çok fazla genelleme olduğunu da bilirsiniz. Öyleyse şunu diyebilir miyiz: “Bütün genellemeler yanlıştır!” Gerçi, bu yargı da bir genelleme olduğu için kendi içinde bir paradoksa işaret eder!

Genellemeleri, faşizmin doğup serpildiği verimli topraklar olarak görenler de olmuştur. Belki bütün ideolojiler için böyle bir iddiada bulunmak da mümkündür.

Aslında bütün genellemeler birer önyargıdır. Önyargı ise insan beyninin konforudur. Nesneler, kişiler, olaylar ve olguları anlama ve anlamlandırma çabasına girmeme, şablonlarla vaziyeti idare etme rahatlığı insan beynine cazip gelir. Ancak, genellemelerin pratik amaçlar doğrultusunda hiç işe yaramadıklarını da söyleyemeyiz. Her şeyden önce işlem yapmayı kolaylaştırır. Zaten, ne kadar alt kümelere inersek inelim, yine de genellemelerden kurtulmamız pek mümkün değildir.

Bizim meslekte kullandığımız A, B, C, D SES grupları da birer genellemeden ibarettir. Çünkü genelleme yapmadan kitleyi kümelere de bölemeyiz.

Genellemelerin malum zaaflarını bildiğimize göre, açıklamak, anlamak ve anlamlandırmak için genellemelerin duvarlarını aşmak zorundayız. Bunun için kullanacağınız güce “irfan” mı dersiniz, “bilgelik” mi dersiniz, bilmem?


Şimdi, Fatoş Karahasan’ın “Neden Herkes Futbol ve Reklamdan Anlar?” adlı kitabından birkaç paragraflık alıntı yapacağım:

Öncelikle “hedef kitle” klişesinin pek de aydınlatıcı olmadığını, mevcut müşterileri tanıyarak işe başlamanın daha somut bir platform sağlayacağını kavramak lazım.

Pazarlama brief’lerinin temel sorunu, hitap edilen kitlelere ait içgörü eksikliğidir. Bir ürün veya hizmeti anlayabilmenin tek yolu ona müşterilerinin gözünden bakmaktan geçer. Müşterileri kavramak için, öncelikle onların kim olduğunu, nasıl bir yaşam sürdüklerini ve hayattan ne beklediklerini bilmek gerekir.

Yaratıcı brief’lerdeki A, B, C, vs. SES grupları tanımı yalnızca bir araştırma sınıflandırmasıdır. Bu tür sınıflamalar müşterileri anlamak ve anlatmak için yeterli olamaz. Müşterilerin yaşamlarını gözlemlemeden, onların duygularını, korkularını, beklentilerini, sevgilerini, nefretlerini kavramadan yaratılan çalıymalar “yapay” kalmaya mahkumdur.

İçgörü...

13 Kasım 2008 Perşembe

| Jenerikleşme... Başarının zirvesinden sonra tarihin markadan aldığı intikam!

Daha önce bir başka yazımda, marka isimleriyle ilgili olarak, Türkçe konuşan bir topluluğun dilinde her gün onlarca kez tekrarlanan ve bir iletişim kodu olarak kullanılan, tedavülde olan bu sözcükleri “dil dışı” görmenin doğru olmadığını, aslında marka isimlerinin de Türkçe sözcükler olarak Türkçe sözlüklerde yer alması gerektiğini söylemiştim. Tabii ki, bu önerinin kimsenin umrunda olmayacağını bile bile! [FOTOGRAFLAR: MIUKI]


Merak ettim; acaba jilet, duşakabin, aspirin, ipragaz, izocam, uhu, pimapen, selpak gibi jenerikleşmiş marka isimleri, bir sözcük olarak Türkçe Sözlük’te yer alıyor muydu? (İsimlerin baş harflerinin küçük yazılması imla hatası değildir.) Baktım; hepsi değilse de, jilet, aspirin, izocam, cip, kot, bankamatik, ısıcam gibi tescilli marka isimleri, hem de cins ad olarak TDK’nın Türkçe Sözlük’ünde yer alıyordu. Muhakkak başkaları da vardır, ama daha fazla vakit ayırıp arayamadım.

Şöyle ilginç durumlarla karşılaştım: Jilet 
sözcüğünde “Gillette özel adından” (Türkçe Sözlük’te Gilette şeklinde, tek ‘l’ ile yazılmıştı, düzelterek kullanıyorum.) şeklinde bir uyarı yer alıyordu. “Cip”in, İngilizce “jeep”, “aspirin”in ise Fransızca “aspirine” isimlerinden Türkçe’ye geçtiği belirtiliyor, ama bu sözcüklerin orijinallerinin “Gillette” gibi özel ad olduğu bilgisi es geçiliyordu. Kot, ısıcam, izocam, bankamatik isimleri ise hiçbir orijin bilgisi verilmeden Türkçe’nin doğal sözcükleri olarak görülmüştü.

En doğru tanım “jilet” sözcüğü için yapılmıştı. Evet, özel ad değildi, ama Gillette özel adından jenerikleşerek “ince çelikten yapılmış, iki yanı keskin tıraş bıçağı” anlamına gelen cins ada dönüşmüş ve sözlükteki yerini almıştı. Hatta bu sözcük, Türkçe’nin öylesine has malı olmuştu ki, “jilet atmak” ve “jilet gibi” şeklinde deyimler bile üretilmişti kendisinden...

Bu girizgahın nedeni şu; lafı “jenerik marka” meselesine bağlayacağım. Jenerik olma durumu iki türlü gerçekleşir. Birincisi, markanın yaşam eğrisinin belli bir döneminde (çoğunlukla zirvede) tüm kategorinin o marka adıyla anılması durumudur. Tüm PVC kapı pencere sistemlerinin “Pimapen”den kaynaklı olarak “pimapen”, tüm kağıt mendillerin “Selpak”tan kaynaklı olarak “selpak” adıyla anılması gibi... İkincisi ise, kendi kendini sırtından hançerlemek şeklinde tezahür eder. Mesela “Doğa” gibi orta malı bir sözcüğün marka ismi olarak benimsenmesi durumu... “Markalar jenerik isimlerden vebadan kaçar gibi kaçmalıdır.” diyen Al Ries, bu durumu başarısızlığa giden en kısa yollardan biri olarak tarif etmektedir.

İki “jenerik” olma durumu birbirinden çok farklıdır. Birincisi önemli bir başarının ardından gelir, ikincisi ise daha baştan başarısızlığa mahkum eder. Hatta birincisi gerçekten jenerik olur, ikincisi ise jenerik isim kullanmakla jenerik olacağını sanır. Biz, bu yazımızda birinciyi inceliyoruz.

Bir markanın jenerikleşmesi, dildeki anlam genişlemesi olayıdır aslında... Bir nesne, olay veya olgunun sadece bir türünü karşılayan, kullanılış alanları sınırlı olan sözcüklerin zamanla o nesne, olay veya olgunun bütününü, yani bütün türlerini anlatır duruma gelmesine ve daha geniş alanlarda kullanılmaya başlanmasına “anlam genişlemesi” denir. Mesela, Türkçe’de “ödül” sözcüğü eskiden sadece güreşte kazananlara verilen mükafat olarak kullanılırken aynı sözcüğün bugün her tür yarışmada verilen mükafatlar için kullanılması gibi... Anlam daralması da bunun tam tersidir. Eskiden tüm giysi için kullanılan “don” sözcüğünün bugün sadece belirli bir giysi türü için kullanılması gibi...

Jenerik marka durumuna gelmiş, yani anlam genişlemesine uğrayarak markanın bulunduğu tüm kategori için kullanılmaya başlanmış bazı marka isimlerine göz atalım: Pimapen, Lacoste, Camsil, Nescafe, Orkid, Gillette, Oralet, Jeep, Uhu, Chokella, Pimapen, Atari, Kalebodur, Ytong, Pritt, Borcam, Çekomastik, 404, İpragaz, Fay, Sana, Onduline, Duşakabin, Permatik... Listeyi epeyce uzatabiliriz, ama konunun anlaşılması için bu kadarı yeter.


Şimdi şu soruyu soralım: Herkesin ağzının suyunu akıtarak ve imrenerek baktığı jenerik marka olma durumu iyi bir şey mi? Rakipsiz kaldığınız ve kategoriyi tek başınıza temsil ettiğiniz sürece evet! Gerçi kategoriyi büyütebilmeniz için en az bir rakibinizin olması doğru olur ama, şimdilik bu gerçeği görmezden gelelim.

Jenerik marka olma durumunun, aslında olağanüstü bir başarının sonucu olduğunu kabul etmeliyiz. İhtiyaç tespit edilerek yepyeni bir ürün pazara sunulmuş ve yepyeni bir kategori yaratılmıştır. Bu yeni kategori/ürünün öncüsü ve tek temsilcisi olan marka, aynı zamanda kategoriye de adını vererek süreç içinde jenerikleşir ve marka ismi kategorinin ismi olur. Bu aşamadan sonra pazara dahil olan her aktör, bu jenerik marka ismini, kategori ismi olarak paylaşır ve öncü markanın özel mülkiyetinde olan marka ismi miri mala dönüşür. Öncü marka, dişiyle tırnağıyla tırmandığı zirveden, birdenbire, belki kendisi bile ne olduğunu anlayamadan uçurumdan aşağıya yuvarlanıverir. İşte bu duruma “marka kaybı” diyoruz.

Mesela Pimapen, PVC kapı ve pencere sistemlerinin öncüsü olarak kategoriyi oluşturmuş, ama bu arada jenerikleşerek kategoriye de adını vermiştir. Artık pazara giren yeni aktörler de, farklı farklı marka isimleri altında (küçük harfle) “pimapen” üretmektedir. Hatta öyle ki, her bir “pimapen” markasının kendince özgün bir kimliği olmasına rağmen, Pimapen bundan da mahrum kalmıştır. Sonuçta Pimapen pimapendir, ama diğerleri filanca marka ismine sahip pimapendir. Zavallı Pimapen’in, öz mülkiyetindeki markayı nasıl kaybettiğini ve neden “Dr. Pimapen, Dr. Pimapen!” diye çırpındığını anladınız mı?

Neredeyse her jenerik markanın, bu jenerik olma tehlikesini ilk hissettiği anda başvurduğu yollardan biri “taklitlerimizden sakınınız” psikolojisiyle yaptığı feveranlardır. Nitekim, ara dönemde Pimapen’in de “Pimapen, Pimapen’dir.” mesajını taşıyan bir kampanya yaptığını hatırlar gibiyim.

Jenerikleşme... Herkesi kıskandıracak mutlu günlerinden sonra tarihin markadan aldığı intikam! Marka “özel”liğini kaybederek haddini aşmış ve “genel”leşerek zıddına dönmüştür artık...

Bugün Gillette’in başına böyle bir felaketin gelmemiş olmasının nedeni, artık “jilet” kavramıyla “Gillette” kavramı arasındaki özdeşliğin ortadan kalkmış olmasıdır. “Jilet” sözcüğü, kullanım alanı iyice daralmış “ince çelikten yapılmış, iki yanı keskin tıraş bıçağı” anlamına gelirken “Gillette” sözcüğü tıraş makinelerinden (bıçağı değil) erkek kişisel bakım ürünlerine kadar çok geniş bir yelpazenin adıdır. Yani artık King C. Gillette’in “jilet”i tarih olmuş, “Gillette” de jenerik olmaktan kurtulmuştur.

Jenerikleşmeden kurtulmanın en önemli yollarından biri işte budur; kategorinin tanımın değiştirmek ve diğer aktörleri yarı yolda bırakmak... Ancak, her endüstri markaya bu fırsatı tabii ki tanımaz. Diğer çıkış yollarından biri de kadere razı olup dağıtım imkanları, satış gücü ve hizmet kalitesine olabildiğince abanarak kan ter içinde rakipleri baskılamaktır. Nereye kadar giderse!

Markası için daha baştan jenerik isimler tercih etme uyanıklığına başvurma niyetinde olanlar için çok öğretici dersler var burada... Gerçi, ürünün genel tanımlayıcısı niteliğindeki jenerik markalar literatürde “en zayıf markalar” olarak tarif ediliyorsa da, bu tuzağa düşenlerin sayısı az değildir.

Peki, daha sonra jenerikleşme ihtimali taşıyan markanız için bugünden alacağınız önlemler var mıdır? Tabii önlem alabilmemiz için, her şeyden önce bu ihtimali tespit etmemiz gerekecektir. Bu, zor değil. Yepyeni bir ürünle ve yaratıcı bir iş fikriyle yepyeni bir kategori yararatıyorsanız, başarmanız halinde, bu kategori için kullanacağınız marka isminin jenerikleşeceğini örgörmelisiniz.


Şu anda isim veremeyeceğim ama, bugünlerde bir müşterimiz, pazarda göstereceği başarı doğrultusunda ileride marka isminin jenerikleşme ihtimali bulunan yepyeni bir ürünle yepyeni bir kategori yaratacak bir girişimin arefesinde... Benim de önemli bir talep yaratacağına inandığım ürünün pazarda öngörülen başarıyı yakalaması halinde olacak şeyleri çok net görebiliyoruz. Bu ürün başarıya giden zorlu merhaleleri aşıp belirli bir tüketim alışkanlığı yarattığında, elbette yeni aktörler ortaya çıkacak ve kaliteli-kalitesiz ürünleriyle jenerikleşen marka ismine hepsi ortak olacaktır. Yani “marka kaybı” yaşanacaktır.

Eğer kabul ederse, müşterimize önerimiz şu olacak: Marka ismimizi marka ismi konumunda tutabilmek için gereken her şeyi yapalım ve konumunu sağlamlaştıralım. Bunu sağlayabilmek için de, aynen marka ismi yarattığımız gibi bir de kategori ismi yaratalım, marka ismiyle kategori ismini birbirinden ayrıştıralım. Pazarda yarattığımız yeni kategoriyi ismiyle birlikte sunalım ve markamızı kaybetmek yerine kategori ismini kaybedelim. Bu da markamızın başının gözünün sadakası olsun!

Tutar mı? Göreceğiz. Jenerikleşme tehdidine karşı başka önerisi olan varsa dinleriz.



12 Kasım 2008 Çarşamba

| Gutenberg Galaksisi’nin sonunda “kapak kızları” da veda edecek!

Selüloz uygarlığının ya da Gutenberg Galaksisi’nin yavaş yavaş sonuna mı yaklaşıyoruz? Belki daha bir süre bu soruya net bir cevap veremeyeceğiz. Ben zaman zaman cevaplamaya çalışıyorum ama, sesimin pek de gür çıktığını söyleyemem.


“Gazeteler ölüyor mu?” başlıklı yazımda İnternet’le gazeteyi fotoğraf-sinema analojisiyle karşılaştırmaya çalışmıştım: “Gazete, dış gerçekliğin dondurulmuş halidir, dış zamana göndermeler yapar. İnternet ise, kendi iç zamanına gönderme yapan devingen bir süreçtir. Gazete yakalar. İnternet medyası ise ‘şimdi ve burada’yı ıskalar, an’ı asla yakalayamaz, çünkü bir süreçtir. Gazete ile nesnel bir ilişki kurulabilir. (Burası çok önemli.) Bir nesne olarak gazete ve karşısında onu görüp değerlendiren bir özne vardır. İnternet’te ise özne, o zaman ve uzam içinde erir.”

Gazete ve dergi gibi ‘an’ı yakalayıp donduran mecralar, yerlerini elektronik ve dijital medyaya terkettiğinde “kapaklar” da hayatımızdan çekilmiş olacak. Biz de artık şu fani dünyada bir “kapak” bile olamadan terk-i diyar edeceğiz!

Allah’tan Time, o aynalı kapağını yaparak “Yılın kişisi sensin. Evet, sen. Bilişim Çağı senin kontrolünde... Kendi dünyana hoşgeldin.” diyerek yüreklerimize su serpmişti de, biz de bir kez olsun “kapak” olma keyfini yaşamıştık. Yani, “bilişim çağı”nı “kapak” yapan da, yine selülozdan mamül Time dergisi olmuştu.


Selüloz uygarlığının sonuna gelinmesi ya da McLuhan’ın Gutenberg Galaksisi’nin infilak etmesiyle birlikte artık ne ben ne de Obama “kapak” olabilecek. Hatta “kapak kızları” da İnternet’teki seri fotoğraf galerilerinin sıradan güzellerine dönüşecekler.

Yazık!

9 Kasım 2008 Pazar

| Boşgörü!

“Hoşgörüsüzlük, kendimize ve davamıza gerçek anlamda inanmadığımızın göstergesidir.” diye bir lafı var Mahatma Gandhi’nin... [FOTOGRAF: N’REY]


Ayrıca hoşgörü, hoşgörüsüzlük olarak değerlendirdiğimiz düşünce ve tavırlara karşı da hoşgörülü olabiliyorsak gerçek anlamda hoşgörü olabiliyor(muş).

Eğer öyle olmazsa galiba “boşgörü” oluyor.

6 Kasım 2008 Perşembe

| Bir yalana inanmak!..

Bir gün Tebriz’de biri Şems’e gelerek: “Müjdeler olsun ey Şems, Mevlana geliyor!..” der. Bu müjde üzerine Şems, elinde ne var ne yok adama hediye eder. Yanındakilerden biri: “O adam seni aldattı ve bütün malını aldı. Gelen giden yok... Mevlana yok!” diye söylenince Şems: “Biliyorum, ben malımı mülkümü bu sözün yalanına verdim, hakikatine canımı verirdim.” der.


Niye Obama? Benim aklım yetmez; her şey bir senaryonun parçası olabilir. Her şey yalan da olabilir.

Seçim zaferinin ardından, bir siyahinin, yüzyılların birikmiş hüznünü akıtan gözyaşları için bir yalana bile inanmak iyi geliyor insana...

Gerisi yalan!

4 Kasım 2008 Salı

| Ben Barack Hussein Obama diyorum!

Ben Obama diyorum. Gerekçem çok basit: Muhafazakar suratı görmekten bıktım! Kadın erkek nasıl da hepsi birbirine benziyor, ilginç... [OBAMA] [MC CAIN]

| Grafik tasarım ve yaratıcılık

Yaz tatilimi bitirip Grafik Tasarım’ın Ekim sayısında yeniden yazmaya başladım. Ne de olsa okurlarım büyük bir tutkuyla yeniden yazmamı bekliyorlardı. Yani ben öyle düşünüyorum. Şaka bir yana, ben bu derginin yazarı olmaktan çok okuruyum. Derginin çok yararlandığım yazarlarından biri de Doç. Dr. Seval Dülgeroğlu Yavuz... Seval Hoca’nın Ekim sayısındaki “Grafik Tasarım ve Yaratıcılık” başlıklı yazısını kaçırmanızı hiç tavsiye etmem.


Ben, sevgili yayın yönetmenimiz Ömer Hoca’ya hissetirmeden bu yazının ilk paragrafını sizin için buraya alıyorum. Ama siz yine de bir paragrafla yetinmek yerine dergiyi edinin, birçok değerli yazarla, yazıyla ve kimi meslektaşlarınızla tanışın. Bu arada benim “Kavramı Kavratabilme Yolunda Logo Tasarımı” başlıklı yazıma da bir göz atarsınız.


Doç. Dr. Yavuz’un yazısının giriş paragrafı: “Hepimizin bildiği gibi yaratıcılık, grafik tasarımın en önemli unsuru. Grafik tasarımın ‘fikir’den oluştuğu düşünülürse, yaratıcı fikir geliştirme, tasarım sürecinin esasını oluşturuyor. Tasarımın, görsel kültürün karmaşası içinde hedef kitleye ulaşıp istenen etkiyi bırakma zorunluluğu yaratıcı sürece ayrı bir baskı getiriyor; çünkü bir çalışmanın yaratıcılık açısından üst düzeyde olması; amacını yerine getirmesinin, yani hedef kitlede istenen tepki ve davranış biçimi oluşturmasının garantisi değil. Bu, hedef kitleyi, demografik sayıların soyutluğundan çıkarıp, kültürünü, ihtiyaç, beğeni ve yaşayışını iyi anlamaktan geçiyor. Yaratıcı fikir, hedef kitleyle örtüştüğünde, yani hedef kitle mesajı doğru algılayıp, kendinden bir şeyler bularak mesajı benimsediğinde, yaratıcı fikir gerçek değerini buluyor. Dolayısıyla yaratıcı fikir bulma süreci, tasarımcı bireysel olarak projeyi üstlense bile bir izolasyon içerisinde gerçekleşmiyor; tasarımcının kültürel bilgi birikimi, toplumsal gözlem ve etkileşimleri, süreçte önemli bir yere sahip.”

2 Kasım 2008 Pazar

| “Eş zamanlı düşünce”den “art zamanlı düşünce”ye!..

Bazı özel günler, milli ve dini bayramlar markaların müşterileriyle basın ilanları üzerinden merhabalaşmalarına vesile olur. Tabii, birçok bayram ilanı arasında kaybolup gitmemek için, ajansların, bu tür ilanlara dozunda bir yaratıcılık sosu eklemeleri gerekir. Gerçi bu ilanların bir kısmının doz aşımından dolayı tadı kaçtığı için, belki de artık geniş bir beyaz boşluk (ki önemli bir grafik unsurdur) içine sadece “Bayramınız kutlu olsun.” demek günün en yaratıcı ilanı seçilmeyi sağlayabilir!

Ali Atıf Bir, bu yılın 29 Ekim ilanlarıyla ilgili genel bir değerlendirme yapmış ve “Şampiyon Yurtiçi Kargo” başlıklı bayram ertesi yazısında şunları aktarmış: “Bu yıl basındaki Cumhuriyet’in 85’inci yılını kutlama reklamları kriz nedeniyle biraz sönüktü. Telekom, TTNet, Sinpaş Grubu, Finansbank, Erikli, Renault, İstikbal, Bellona, BİM, LC Waikiki, Anadolu Emeklilik, Yurtiçi Kargo, Kurukahveci Mehmet Efendi, Kültür Üniversitesi, Rixos geleneklerini bozmamışlar, boyutları küçültseler de kutlama reklamı vermişler. Bu yılın şampiyonu Yurt İçi Kargo... Görselde Çankırı’daki kahraman Türk kadını heykeline yer vermiş... Metin şöyle: ‘En zor günlerde, en ağır yükleri, yerine ulaştırmış kahramanlarımıza saygıyla...’ Markanın değerleriyle, Cumhuriyet’in anlamı ancak bu kadar güzel, işi ticaretleştirmeden birleştirilebilir. Bravo Yurtiçi Kargo... Beş yıldız.”

Kimsenin yıldızlarında gözümüz yok ama, değerlendirmedeki bazı hataları düzeltmek gerekiyor. Bu da bana düştü. Genelde ajansın işlerini buraya taşımamaya gayret ediyorum. (Ajans da kendi bloğunu açsın, değil mi ama?) Ancak, sehven de olsa bir haksızlık oluştuğu, Atıf Hoca da bu haksızlığı bugünkü yazısında herhalde düzeltme imkanı bulamadığı için işe el atmak zorunda kaldım. Kendisini arayamadım ama, durumu bir e-postayla bildirmiş olmama, hatta Aras’ın PR ajansı da konuyu hatırlatmış olmasına rağmen postalar eline geçmemiş veya bugünkü yazısını daha önceden hazırlamış olabilir. Yoksa, meselede bir kasıt aramak, bu kez de Hoca’ya karşı haksızlık olur.

Önce Bir’den beş yıldız alan, 29 Ekim 2008’de yayımlanan Yurtiçi Kargo ilanını görelim:


Bir de Aras Cargo’nun 30 Ağustos 2006 tarihli ilanına bakalım:


İki ilan arasındaki farkı (Artık kaç fark varsa?) sizin bulmanızı rica ederek bu konuyu uzatmayacağım. Sadece şunu söylemeliyim ki, Hoca’nın deyimiyle ifade edersek, “markanın değerleriyle günün anlamı”nı birleştiren buna benzer onlarca Aras ilanı yayımlandı bugüne kadar. (Yukarıdaki Yurtiçi ilanı görselinin kalitesi gazeteden tarandığı için düşüktür. Hatta olabildiği kadar düzeltildi bile... Bizde belden aşağı vurmak yok!)

Hatırlayanlar olacaktır, yıllar önce Aras ve Yurtiçi’nin birbirine benzeyen iki reklam filmi de kamuoyunu epeyce meşgul etmiş, film konusunu kimin kimden taklit ettiği tartışmaları yaşanmıştı. Önce Aras filminin, bir hafta gibi kısa bir süre sonra da Yurtiçi filminin yayına girmesi nedeniyle, benzerliğin “inanılmaz bir rastlantı” ve “eş zamanlı düşünce” şeklinde açıklanmasına tanık olmuştuk. Yukarıdaki gazete ilanlarındaki benzerliği ise, “eş zamanlı” değil, “art zamanlı düşünce” olarak tanımlamak gerekecek herhalde... “Art niyetli” diyemesek bile! (Aras filmlerinden birkaçını başka bir vesileyle şu yazının sonunda yayımlamıştım.)

Atıf Hoca’dan iki yıl önce yayımlanmış Aras ilanını hatırlamasını bekleyemeyeceğimiz için bu konuda kendisiyle ilgili bir sorun yok. Hatta zaman aşımından dolayı “beş yıldız”ı da isteyemeyiz!


Ancak Atıf Hoca, Cumhuriyet Bayramı ilanı veren markaları tek tek saydığı halde, hiçbir önemli günü aksatmadan “geleneğini bozmayan”, bu bayramda da Bugün’le birlikte Hürriyet, Vatan, Türkiye, Star ve Fotospor’da (boyutlarını da küçültmeden) ilanı yayımlanan Aras’ı atlamış. Bu “gözden kaçma” durumu “gözden düşme”ye neden olunca ortaya çıkan haksızlığın boyutu da epeyce büyüdüğü için hatayı düzeltmek şart oldu. Mesele bundan ibarettir. (Tabii yine de önemli olan düzeltinin yerinde yapılmasıdır Atıf Hocam!)

Her ilanda “taşıyan” Aras’ın bu bayramda “taşımama”ya vurgu yapmasının sebebi ise malum... Markanın değerleriyle bu kez hem günün hem de konjonktürün anlamını birleştirmek!

Kısaca olay, “eş zamanlı düşünce”den “art zamanlı düşünce”ye, oradan da “yokluk” mertebesine çıkınca... Ne yapayım?

1 Kasım 2008 Cumartesi

| “Yarını tahmin etmenin en iyi yolu onu yaratmaktır.”


Dün, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” isimli kitabının giriş bölümünden alıntılanmış birkaç paragrafa yer verdiğim “Stratejik derinlik ve kaostan kozmoza geçişin aktörü olmak...” başlıklı yazının üstüne, bugün, Nur Demirok’un “Buluşsal düşüncenin psikodinamiği” başlıklı yazısında karşıma çıkan Peter Drucker’ın bu sözünü yerleştirmek çok anlamlı olacak: “Yarını tahmin etmenin en iyi yolu onu yaratmaktır.” [FOTOGRAF: IGOR BOGUN]