28 Eylül 2008 Pazar

| Anılarımıza ve kalplerimize acı düştü İbrahim!

Ona kırılamazdınız, çünkü kimseyi kırmazdı. Kızmazdı da... Ama kızdırırdı. Yaramaz bir çocuk gibi sevilirdi, ama sayılmazdı. Öyle bir derdi yoktu çünkü... Bilmiyorum, kaç kişi bilir, kendi haline bakmadan hep muhtaçların yardımına koşma hevesiyle yanıp tutuşan biri olduğunu... Ben bilirim. Ve şunu da bilirim ki, onun yerinde ben olsaydım, benim ona gösterdiğim ilgiden kat kat fazlasını görürdüm ondan... Hastalığı, çok dalgalı bir dönemime rastlamıştı, evet, mazeretlerim vardı, ama onun mazereti olmazdı. “Selim,” derdi, “biliyorum ki tabutumu kabre götürecek bir dostum var, gözüm arkada değil.” Bu dostu onu bile yapamadı.

Biraz önce Fatoş arayıp verdi acı haberi... İbrahim Akar, Cuma günü sabaha karşı yaşamını yitirmiş, çoktan defnedilmişti bile! Sessiz sedasız... Yoksa o seslenmişti de biz mi duymamıştık? Diyordu ki bir yazısında “Her şeyin, her nesnenin mutlaka bir sesi vardır. İçinde yaşadığımız ya da hiç tanışmadığımız herhangi bir şehrin, dolaştığımız ya da dolaşmadığımız sokaklarının, dökülen suyun, çekinlik ürkek duyguların dışa vurumunun ve hatta, düş kırıklıklarının bile bir sesi vardır mutlaka. Cezaevinde penceremize dolan gökyüzünün bile bir sesi vardı.”

En son, onkolog bir dostunun gözetiminde, uzaklarda, Samsun’da devam ediyordu tedavisi... Geçen hafta kendisiyle telefonda görüştüğümde “Sesini ilk kez bu kadar iyi alıyorum İbrahim, ha gayret!” demiştim. Doktoru da “Zamana ihtiyacımız var Selim Bey.” demişti. Ah, zaman!

Gurbette ölen bir dostu için “Ve topraklarında, ayaklarını basacakları bir yer bile edinemediler... Sadece anılarımızda ve kalplerimizde yaşayabildiler.” diye yazmıştı. Kendisi de Samsun’da hayata gözlerini yumdu. Anılarımıza ve kalplerimize acı düştü.

Bir İbrahim Akar geçti buralardan... Kim anladı onu, kim duydu, kim gördü? Geriye ilan metinlerinden, senaryolardan, strateji raporlarından çok daha fazlasını bıraktığını kim bildi?

Şen şakraktı, ama sessiz sedasız göçtü. Yoksa o seslendi de biz mi duymadık?

26 Eylül 2008 Cuma

| Bayide doğru söyler, internette şaşar!

Daha önce bu sütunlarda, Türkiye’de gazete tasarımıyla ilgili bir şeyler yazmıştım. [1, 2] Bu kez de gazetelerin İnternet’teki ‘online’ yüzlerine ve haber sitelerine ışık tutarak, bunları, grafik tasarım perspektifinden irdeleyelim. [RESİMLER: SHOHEI]


Aslında gazete tasarımını, genel grafik kuralları dışında düşünmek mümkün değildir. Gazete tasarımı dendiğinde de grafik tasarımcı; denge, kontrast, ritm, bütünsellik, uyum, oran ve görsel hiyerarşi gibi ilkelere sadık kalmak zorundadır. Gazete tasarımının genel çerçevesi ise çok temel olarak altı maddede özetlenebilir: Logotype, grafik elemanların üretimi, fotoğraf stratejisi, görsel iletişim dili, görsel kimliği oluşturan renk tercihleri ve dizayn...

Bir gazete görsel kimliği oluştururken dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri de günük yayın hızına yetişebilecek özellikleri ve uygulama kolaylıklarını ihmal etmemektedir.

Her ne kadar, Türkiye’de gazete tasarımlarının birbirinin kopyası olduğunu söyleyerek eleştirsek de, ortalama bir tasarım görgüsünün oluştuğunu yine de inkar edemeyiz.

Gazete tasarımının işleviyle ilgili temel olarak şunları söyleyebiliriz: Bilgileri düzenler, onları belli bir hiyerarşiye göre derecelendirir, estetik bir görünüm kazandırır ve gazeteyi başka gazetelere göre özgünleştirerek kimlik kazanmasını sağlar.

Gazeteler, ne kadar objektif olduklarını iddia ederlerse etsinler, hiçbir zaman, mutlak anlamda objektif olamazlar. Objektif yazılması beklenen haber metni, bu kritere yaklaşma konusunda epeyce başarılı olabilirse de, iş tasarıma gelince, kantarın topuzu kaymaya başlar. Bu nedenle, gazete kimliğini oluşturan en önemli faktörlerden birinin tasarım olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mesela haber merkezine düşen yüzlerce haberden gazeteye sığacak kadar olanını seçmek, bu haberleri belli bir hiyerarşiye göre derecelendirmek, haberin fotoğraflarını seçmek, manşet ve sürmanşet haberlerini belirlemek, spotları çıkarmak gibi birçok faaliyet ön tasarım aşamalarını oluştururken, grafik tasarımcının tüm bu malzemeyi belli bir stratejik yaklaşımla sayfaya yerleştirmesi tasarımın nihai aşamasını oluşturur.


Bu konuyu çok uzatmadan şöyle iddialı bir paragrafla meramımı anlatmaya çalışayım: Bayiden aldığınız gazeteyi bir kenarından iki parmağınızın arasına alarak tutun. Parmaklarınız arasında yazı ya da fotoğraf gibi herhangi bir elemanın sıkışmamasına özen gösterin. Sonra yere bir masa örtüsü yayın. Gazeteyi masa örtüsünün üzerine getirerek iyice silkeleyin. Tüm harfler, fotoğraflar, çizelgeler, çizgiler, illüstrasyonlar, karikatürler, rakamlar gibi gazeteyi oluşturan tüm unsurlar masa örtüsünün üzerine dökülsün. Elinizde otuz küsür sayfalık beyaz gazete kağıdı kaldı değil mi? Ve de masa örtüsünün üzerine dökülmüş binlerce malzeme... Şimdi bu malzemeleri ve boş gazete kağıtlarını bir grafik tasarımcıya verin ve kendisinden, haber hiyerarşisini de değiştirmeden, bunlarla bir gazete tasarlamasını isteyin. Şuna kesinlikle emin olabilirsiniz ki, o grafik tasarımcının yarattığı, sizin daha önce elinizde tuttuğunuz gazeteden çok çok farklı bir gazete olacaktır.

Bu örnek bize, gazete tasarımının, kimliği oluşturma noktasında belirleyici bir faktör olduğunu göstermektedir. Yani, bir gazetenin objektiflik iddiası, birçok tasarım aşamasının ardından flulaşmakta, gazetenin zihniyeti, siyasi görüşü, sorunlara yaklaşımı ve öncelikleri grafik tasarımla gün ışığına çıkmaktadır. Bunun dışında, bir gazetenin sayfa tasarımları, okur tarafından, onun iyi mi, kötü mü, ilginç mi, sıkıcı mı, heyecanlı mı, monoton mu, cesur mu, korkak mı, etkili mi ve pasif mi algılandığı noktasında çok önemli bir ölçüt oluşturmaktadır.

Gazete tasarımında önemli hususlardan biri, sayfada bir “görsel etki alanı” yaratmaktır. Fotoğraf, yazı veya haber havuzuyla gerçekleştirilen görsel etki alanı, okurun ilgisini bu alana çekerek, okur algılamasını buradan başlatıp hiyerarşik bir izlekle devam etmesini sağlar. Böylece birçok elemanın yer aldığı geniş bir gazete sayfası, okur tarafından algısal bir klasifikasyona tabi tutulmuş olur.

Bir gazete sayfasında birden fazla görsel etki alanı yaratılabilir. Ancak bunların arasında da bir oran ve hiyerarşi düzeni kurgulanmalıdır. Tabii görsel etki alanlarının sayısı arttığında, artık beklenen sonuç elde edilemez hale gelebilir.


Yazının girişinde gazetelerin İnternet’teki ‘online’ yüzlerine ve haber sitelerine grafik tasarım perspektifinden ışık tutacağımızı söylemiştim.

Elbette, her yeni teknoloji, birçok konuda kendi kısıtlarını dayattığı gibi, sağladığı yeni imkanlarla da önümüze yeni ufuklar açıyor. Mesela, “günlük” gazeteler, İnternet ortamında “anlık” gazetelere dönüşüveriyorlar.

Peki, yukarıda gazete tasarımı için söylediklerimizin acaba ne kadarı bu “anlık “ gazeteler için anlamlı kriterler olabiliyorlar? Haber sitelerini, işlevsel açıdan gazetelerle karşılaştırmak tabii ki mümkündür. Çünkü aynı amaca hizmet ederler. Fakat teknoloji farkının, tasarım açısından da farklılıklar yaratacağını beklemek doğru olacaktır. Yirmi dört saatlik uzun bir ömrü olan statik bir gazetenin tasarım ilkelerinin her an değişen içeriğe sahip haber sitelerine birebir uygulanması mümkün değilse de, çok temel ölçütlerden uzaklaşmak, tasarımdan beklenen işlevlerin bu mecralarda hiç yer almaması anlamına gelecektir. Nitekim, yerli veya yabancı tüm haber siteleri bu durumu bünyesel bir arıza olarak taşımaktadırlar.

Bir haber sitesi, kendisini, haber merkezine düşen yüzlerce haberden gazeteye sığacak kadar olanını seçmek zorunda hissetmemektedir, çünkü yeri çok geniştir. Bu haberleri belli bir hiyerarşiye göre derecelendirmekle yeterince uğraşmamakta, geliş tarihine göre torbaya atmaktadır. Haberin fotoğraflarını seçse de, site yazılımının sınırları doğrultusunda, belki pul kadar kullanmaktadır. Sürmanşet uygulamasına neredeyse hiç başvurulmazken, manşetler de yine çoğunlukla haberlerin geliş sırasına göre yer almaktadır. Grafik tasarımcının tüm bu malzemeyi belli bir stratejik yaklaşımla sayfaya yerleştirmesi diye bir tercihi yoktur, çünkü mesela “asp” tabanlı bir web sitesinin tasarımı baştan bellidir ve hiç değişmemektedir. Yani haber siteleri, eski tabirle tam bir “doldur-boşalt” mekanizması olarak işlemektedir.

Hepimizin bildiği gibi haber siteleri, sadece bir kez tasarlanmakta, yukarıdan aşağı bir hiyerarşiyle, neredeyse haberlerin geliş sırasına göre doldurma ve boşaltma işlemi yapılmaktadır.

Peki sizce, bu sitelerin “görsel etki alanları” ne ölçüde gerçek amacına hizmet ediyor acaba?


Azınlık Raporu (Minority Report) filmini görenler hatırlayacaklardır. Bu bilimkurgu filmde yer alan dijital USA TODAY gazetesi, hem form hem de tasarım olarak tam da bildiğimiz gazete görünümündedir. Elde bildiğimiz gazete gibi tutulup metroda, otobüste, parkta okunabilen, her an güncellenen bu tip gazeteler icat edilecek midir, bilemem. Akla pek uzak görünmüyor. (Nitekim, bu yönde ciddi gelişmeler var: e-Paper.) Ama burada benim dikkatimi çeken, filmdeki bu gazetede temel tasarım ilkelerine uyulmuş olmasıdır.

İnternet haber siteleri veya gazetelerin ‘online’ versiyonları sözünü ettiğimiz tasarım sorunlarını çözebilme beceresini göseterebilecekler midir? Muhakkak bir çözüm bulanacaktır, çünkü bu böye gidemez.

Bayide doğru söyleyenler, bir gün İnternet’te şaşmamanın yolunu da bulacaklardır. Benim bazı çözüm önerilerim var, ama artık başka yazıda...

GRAFİK TASARIM’IN MAYIS 2008 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.


Güncelleme [ 27 EYLÜL 2008]

Eğer konu ilginizi çektiyse, bu yazımın yanında “Gazeteler ölüyor mu?” başlıklı yazımı da okumanızı öneririm.

Bir de Newsweek’ten Daniel McGinn’in “A No-Paper Newspaper” başlıklı yazısı var. McGinn bu yazısında Amazon’un elektronik kitap okuyucusu Kindle’dan ve bu alet üzerinden yayın yapan gazetelerden söz ediyor. Ona göre, evet, Kindle üzerinden kitap okumak iyi, ama gazete okumaya kalkmak hayal kırıklığı yaratıyor. Bunun nedenini ise, görsel zaaflar yanında, aletin, okurun “haber seçimi” yapmasına imkan vermemesine bağlıyor. Ben ise meseleye editör tarafından bakmıştım. Şu var ki, ister okur tarafından ister editör tarafından bakalım, sonuç, gelip “görsel hiyerarşi” konusuna dayanıyor. Ancak, McGinn’in yazısından şunu anlıyoruz ki, editörün yönlendirmeleri yanında, okur da gazeteyi kendince bir hiyerarşiye tâbi tutuyor, hatta kimi haberleri eliyor. Her iki tarafın tutumuna da imkan veren şey ise, klasik gazete tasarımı oluyor.

McGinn’in daha spesifik bir ürün olan Kindle için yaptığı eleştirinin benzerini, ben, yukarıdaki yazıda İnternet gazeteciliği için yapıyorum.

Türkiye’den bir haber sitesi de bu yazıyla ilgilenmiş ve “İşte 2015’lerin gazetesi” diyerek haber yapmış. Buradaki çeviriden bir pasaj aktarayım: “Ancak en büyük problem, e-kitapların ‘lineer okuma’ da, yani bir kitapta olduğu gibi uzun sayfalardan oluşan bir metnin okunmasında işe yarıyor olması, ancak gazete okumayı dünyanın en büyük zevklerinden biri haline büfeden yemek seçer gibi bakınma davranışı söz konusu olunca çok işe yaramaması. Okuyucuları belki aslında okumadan geçecekleri bir haberi göz atmaya davet eden iyi tasarlanmış sayfalar sunmak yerine, günümüz e-kitapları sadece başlıkları ya da makalelerin üst kısımlarını listeliyor. Bu da neyin okunmaya değeceğine karar vermeyi güçleştiriyor. Sonuç olarak, bazı uzmanlar Amazon'un ürünün pazardaki ilk 13 ayında yarım milyon Kindle satılacağını öngörmesine rağmen, şu ana kadar satın alan kişilerinse yalnızca birkaç bin tanesinin cihazı şimdiye kadar gazete okumak için kullandığını tahmin ediyor.”



Azınlık Raporu (Minority Report) filminde yer alan dijital USA TODAY gazetesi ise, yukarıda söylediğim gibi hem form hem de tasarım olarak tam da bildiğimiz gazete görünümünde... Bildiğimiz gazeteye göre temel işlevsel farkı, her an içeriğinin değişmesi... (Yukarıdaki iki karede görüldüğü gibi...) Tasarım ise, hem editörün “görsel hiyerarşi”yi kurgulamasına hem de okurun ister bu hiyerarşiye isterse kendi kafasına uygun olarak “seçim” yapabilmesine imkan sağlıyor.

Ancak, her an içeriği değişen bu gazeteyi başımız dönmeden nasıl takip ederiz, orasını bilemem.


Güncelleme [ 4 ARALIK 2008]

Düğümküme’den güzel bir yazı: “Gazete ve Dergi Sitelerinin Yapması Gereken 10 Şey”


25 Eylül 2008 Perşembe

| Açgözlülük ve feragat...

Fırsat maliyeti (opportunity cost) ne demektir? Ya da alternatif maliyet? Şöyle bir örnekle anlatayım: Zengin bir açık büfe kahvaltıda, onlarca enfes yiyecek-içecek karşısında bazı seçimler yapmak zorunda kalırsınız. Çünkü çeşit çok, ancak “yeme kapasitesi” sınırlıdır. İşte servis tabağınıza almaktan “feragat” ettiğiniz her çeşit yiyecek veya içecek fırsat maliyetidir. [FOTOĞRAF: MIKE PRO]


Kavram, “İktisada Giriş” dersinin konularının arasına sıkışmış basit bir mesele gibi algılanabilir, ama mesela, marka konumlandırırken yapacağımız segmentasyon çalışması da, çok açık ki fırsat maliyetini göze almayı gerektirecek önemdedir. Yani A SES grubuna yönelik konumlandırdığınız markanın C SES grubundan “feragat” etmesi kaçınılmazdır.

Aslında strateji de birçok şeyden feragat edilerek, bir “evet”i bulmak için çok kez “hayır” demeyi bilerek/becererek oluşturulmaz mı?

Genelde “feragat” kültürüne sahip bir toplum olduğumuzu düşünürüm, ama “Hepsi benim olsun.” ya da “Ben herkese satarım.” diye diretenleri gördükçe her seferinde bu inancım bir kez daha sarsılıverir. Oysa “Çok tamah çok ziyan getirir.” diyen de biziz.

Yazılarını okumaktan büyük keyif aldığım, eski reklam yazarı, (Belki hâlâ da öyledir, orasını bilmiyorum.) yeni köşe yazarı (önce Radikal, şimdi Taraf) Gökhan Özgün’ün muhteşem bir analizine rastladım bugün... Adam ne de olsa reklamcı, işi biliyor. Taraf’ta yer alan bugünkü yazısında diyor ki: “Bir ‘jip cumhuriyeti’ olan memleketimde, fırsat maliyeti kavramı burjuvazimizi ilgilendirmez. Türkiye’de yalnızca fırsatlar vardır. Bir fırsatı tercih etmek, sizi başka fırsatlardan mahrum etmez. (Mahrum ediyorsa, enayi yerine konursunuz.) Bunun en iyi örneği CHP’dir. CHP’nin, bir başka diyarda meczup diye nitelendirebilecek iletişim stratejisi hem demokrat, hem cuntacı, hem milliyetçi, hem enternasyonalist, hem anti-emperyalist, hem Avrupa Birlikçi ve hem vesaire vesaire hem de vesaire vesaire’dir. Nasılsa böyle bir ‘ramazan paketi’ bedava. Bir fırsat maliyeti yok.”

Sadece, “Bir fırsat maliyeti yok.” yargısının çok uzun vadeyi kapsayamayacağına, “Her şey benim!” açgözlülüğünün bir gün duvara toslayacağına dair inancımı koruduğumu söyleyerek bir iyimserlik göstereyim de, “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” bu yönde gerçekleşmiş olsun.

Bu yazının sonunda da, elinize, stres topu (ya da nurtopu) gibi iki sözcük tutuşturmuş olayım: Açgözlülük ve feragat.

Not: Sevgili Tarafçılar, allahaşkınıza şu sitenizi bir hale yola koyun artık. Aylardır kasıp duruyorsunuz. O kadar zor bir şey değil ki bu!

24 Eylül 2008 Çarşamba

| Görsel iletişim kodlamamızın ya hedef kitlemizde karşılığı yoksa!

Bu yazıma başlarken yaptığım ilk hareket ‘shift’le birlikte klavyemdeki ‘B’ tuşuna basmak oldu. Çünkü, bundan da önce, kafamda bir cümle tasarladım ve bu cümlenin “bu” sözcüğüyle başlamasını uygun gördüm. Bir cümleyi kurmak, bir yazıyı yazmak da aslında bir tasarım işidir. Bu tasarımın malzemesi ise sözcükler ve cümlelerdir. [FOTOĞRAFLAR: TIAGO ESTIMA]


Yazmak (veya konuşmak) bir kod sistemi olan dil üzerinden gerçekleşen iletişim yöntemidir. Temel anlamıyla iletişim ise; duygu, düşünce ya da bilgilerin bireyler, gruplar ve toplumlar arasında akla gelebilecek her türlü yolla (söz, yazı, görüntü, hareketler vb.) ve kodlanarak karşılıklı olarak aktarılmasıdır.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, eğer kodlar olmasaydı ileşitim imkansız hale gelirdi. Çünkü düşünceyi mesaja dönüştürüp muhatabımıza aktarma işlemi ancak kodlarla mümkün olabilmektedir.

Tabii bu konu en temel şekliyle bir iletişim modelini kapsar. Bu temel iletişim modelini burada tekrar kısaca hatırlatmak isterim. İletişim, kaynak (source) ile alıcı (receiver) arasında kanal (channel) yoluyla gerçekleşen bir süreçtir. Kaynakla alıcı arasındaki bu alışveriş iletiyle (message) gerçekleşir. Kaynak; iletmek istediği bilgiyi ileti yapmak için önce bu bilgiyi belirli kurallara göre düzenleyip “çıktı” durumuna getirir. Kodlamak dediğimiz bu işlem sırasında kaynak ve alıcıda ortak olarak bulunan işaret, şifre ve semboller kullanılır. Kaynaktan gelen, kanalı geçen ileti, alıcı için “girdi”dir. Girdinin etkili olabilmesi, çözülüp anlaşılmasına bağlıdır. Alıcı tarafından “girdi”si yapılan iletinin içerdiği bilgiyi oluşturan işaret ya da simgelerin çözülüp anlaşılması işlemine de kod açmak (decode) adı veriyoruz.

Kodlama, bir “zip” dosyası gibi sıkıştırma işlemidir. Büyük dosyaları sıkıştırmadan alıcıya göndermemiz zordur. Alıcının bilgisayarına giden bir “zip” dosyasını o bilgisayarın açabilmesi için de bir “expander”a ihtiyacı vardır. Eğer yoksa dışarıdan bir şekilde yüklenmesi gerekir. Yani kodları açmak için (decoding) o kodların, alıcının zihninde kod çözücülerinin olması gerekiyor. Buradan anlıyoruz ki, kodlar geniş bir uzlaşımın sonucu olarak ortaya çıkarlar. Bu bağlamda, çok dar cemaatlerin (community) kullandığı ortak kodlar olduğu gibi, daha geniş bir topluluğun benimsediği yerel kodlar, tüm insanlığın açabileceği evrensel kodlar da vardır.

Konuşulan dil bir ortak kodlar sistemidir. Eğer iletişim dille yapılıyorsa, ki dil dışında başka kodlarla da yapılabilir, kaynağın da, alıcının da ortak bir dile sahip olmaları gerekir. Yani biz “elma” dediğimizde alıcının o kodu zihninde açıp elma imgesine (concept, idea, image) ulaşması gerekir. (Eğer Türkçe konuşan bir toplulukla iletişim halindeysek, İngilizce Apple, Fransızca Pomme, İtalyanca Mela, Arapça Tuffah kodlarının hiçbir anlamı olmayacaktır. Çünkü muhatabımızın, zihninde bu kodları açabilmesi mümkün değildir.) Sözcüklerin temeli sestir, ama onları görsel simgelerle de ifade ederiz. Ne e, le, me, a seslerinden oluşan elma sesi, ne de e, l, m, a harflerinin bu dizilişle bir araya gelmesinden oluşan elma simge-formu, bizatihi elmanın kendisi değildir. (Peki elmanın kendisi nerde?) Şimdi felsefe konularına girmenin hiç sırası değil, ama elma sözcüğü elma kavramının da kendisi değildir. Bu sözcük-kod, alıcının zihninde elma kavramına dönüşür. Gördüğünüz gibi elmanın kendisi hâlâ ortalarda yok! Bir iletişim kodu olarak ortaya sürülen elmanın, kaynağın da, alıcının da zihninde benzer ya da yakın biçimde “anlam”a dönüştüğünü varsaysak bile, bu, asla birebir değildir. Herkesin öznel deneyimlerinde (experience) oluşan elma fikri çok farklılaşabilir. İşte bu öznelliği ifade edebilmek için, zihinde oluşan elmaya “kavram” diyoruz. İletişimin hassas noktalarından biridir bu... Böylece, kaynağın kodlamadaki bilgi ve deneyim alanıyla alıcının kod açmadaki bilgi ve deneyim alanının kesişmesi sonucu oluşan ortak deneyim alanı, aslında tam olarak iletişim alanıdır. Ortak deneyim alanının genişliği iletişimin başarısının da bir anlamda güvencesidir.


Tam burada, göstergebilim, gösteren-gösterilen ilişkisi, göstergelerin anlamlandırılması, düz anlam ve yan anlam, çağrışımlar, mitler, metaforlar ve metonimler gibi konulara girmenin sırası gibi görülüyorsa da, bunları geçiyor ve izleği sadece kodlar üzerinden sürdürmeyi yeğliyorum. Çünkü kodlar, bu yazının sonunda ulaşmaya çalışacağımız anafikir için yeterli imkanı verebiliyor. (Bu arada sizi, mesela Grafik Tasarım dergisinin Mart 2007 sayısında yayımlanan, Fatih Özdemir’in “Göstergebilimsel çözümleme: Grafik tasarım bize neyi, nasıl anlatır?” başlıklı yazısına gönderebilirim.)

Yazmanın da bir tasarım işi olduğunu söylemiştim. “Grafik tasarım”a, son dönemlerde “görsel iletişim tasarımı” diyenler de var. Yeni bir isimlendirmeye gerek olup olmadığı tartışmasını bir yana bırakalım, ama bu tanım, beni “sözel iletişim tasarımı” diye başka bir tanımlamaya götürüyor. Yani öyleyse, yazmak ve konuşmak neden “sözel iletişim tasarımı” olarak isimlendirilmesin?

Bir grafik dilinden söz etmemiz, onun da bir iletişim aracı olduğunu açıkça ifade etmiş oluyor. Zaten bu konuda bir ihtilaf da söz konusu değil. “Grafik iletişim nedir?” sorusunu Emre Becer, kısaca “Grafik, görsel olarak algılanan şeylerle, yani görüntülerle ilgili bir kavramdır. İletişim ise her türlü bilginin insanlar arasındaki alışverişidir. Bu durumda grafik iletişim, görüntülerden oluşan bilgilerin değiş tokuşu olarak tanımlanabilir.” diyerek cevaplıyor.

Görsel iletişim de, sözel iletişim gibi elbette kodlarla gerçekleştirilebilmektedir. Mağara duvarına çizilen ilk resimden başlayarak günümüze kadar görsel kodlar sürekli bir gelişme göstermiştir. Her ne kadar, bir grafik tasarım ürününde sözel iletişim unsurlarının da yer aldığı ve bu unsurların yerel kodlardan oluştuğu doğruysa da, görsel kodların daha evrensel olabildiğini, bu sayede de grafik tasarımın, iletişim kurabileceği daha geniş bir hedef kitleye sahip olabileceğini söylemek yanlış olmaz. Yani sözel iletişim kodlarının yerellik kısıtları, görsel iletişimin evrensel kodlarıyla aşılabilmektedir.

Tabii bu, görsel kodların tümüyle evrensel olduğu anlamına gelmiyor. Benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta da bu zaten...

Mesela; nokta, çizgi, doku, leke, ton, form, denge, oran, hiyerarşi, bütünlük ve ölçü gibi grafik tasarım ürününün unsurları arasında yer alan renk, her zaman evrensel mesajlar oluşturabilir mi? Bu soruya olumlu cevap verebilmemiz mümkün değildir. Ayrıntılara indikçe diğer unsurlar için de, evrensel ve yerel farklılaşmaların söz konusu olduğunu görmek kolaydır.


Grafik tasarım unsurları arasında yer alan ve sözel iletişimin aslında bir şekilde görsel iletişim koduna dönüşmesine imkan veren alfabe, bildiğiniz gibi tipografinin temel malzemesidir. Alfabe ortaklığı nedeniyle bizim grafik tasarımcılarımızın beslenme kaynaklarını daha çok Batılı örnekler oluşturuyor. Tabii doğal bir süreç bu... Bu beslenme ve etkilenme sürecinin, hedef kitlemizle uzlaşımı sağlanmamış yabancı kodların bizim zihnimizi işgal etmesine ne ölçüde bir katkısı oluyor, bunu çözümlemek lazım. Elbette, her başarılı grafik tasarım ürününün, insanın önsel (a priori) olarak sahip olduğu estetik beğeni melekelerini etkilemesi doğaldır, ancak ürünün, sonradan şekillenen ve başka insanlardan farklılaşan kültürel kodlar üzerinden bir paydaşlık yakalama becerisini, iletişim etkisi açısından önemsemeliyiz.

Hani, “meslektaşlara iş yapmak” diye bir deyim vardır, bilirsiniz. Bu, belli bir uzmanlar grubunun kendi aralarında uzlaşıma dahil ettiği özel kodlarla sadece meslektaşlarının algılayıp anlamlandırabileceği, hedef kitlenin ise umurunda olmayacağı işler yapması anlamına gelir. Aslında ulusal ve uluslararası ödül mekanizmaları da benzer şekilde çalışır. Mesela, yerel görsel kodlarla oluşturulmuş çok başarılı bir grafik tasarım ürününü, o yerel kodları tam olarak açamayacağı için, Amerikalı bir ödül jürisinin değerlendirebilmesi mümkün değildir. Bu da ister istemez, bu tür ödül programlarında yalnızca evrensel kodlarla tasarlanmış eserlerin eşit şansa sahip olabileceği anlamına gelir.

Aslında, evrensel ve yerel kodlar şeklinde bir ayrım da doğru olmayabilir. Kodların tamamı yerel olmakla birlikte, bunların bazılarının evrensel bir nitelik taşıdığını söylemek daha isabetli olacaktır. Yani biz, her koşulda hedef kitleyle uzlaştığımız kodları kullanmak zorundayız, ancak uzlaştığımız bu kodların bazıları çok daha geniş bir uzlaşımın unsurları olabilirler. İyi de, bu bizi nihai amaç olarak niye ilgilendirsin ki?

İşin daha da vahimi, farkında olmadan, başkalarının “yerel kodlarının” evrensel kodlar olduğu yanılgısına düşmektir ki, işte bu, bir grafik tasarım ürününü hepten “keten helva” durumuna sokar.

İster sözel ister görsel olsun, iletişimi etkili kılmak, ileticinin kodlama başarısına bağlıdır. Gerisini siz düşünün!

GRAFİK TASARIM’IN NİSAN 2008 TARİHLİ SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR.

22 Eylül 2008 Pazartesi

| Siz “şeğer” ne demek, biliyor musunuz?

Dün gece İbo Show’da, porgramın stüdyo konuklarıyla İbrahim Tatlıses arasında ilginç bir diyaloğa tanık oldum. (Kim söyledi, benim bu tür programları izlemediğimi?) Tatlıses, programının başarısından söz ediyordu: “İbo Show’un geçen hafta ‘şeğer’i otuz olmuş.” Sonra da izleyiciye soruyordu: “Ne demek ‘şeğer’, biliyor musunuz?” İzleyici hep bir ağızdan cevap veriyor: “Şehir, şehir!” Tatlıses: “Tabii, şehir, ama tam otuz şehir!” [FOTOĞRAFLAR: MIUKI]


Yani, bu muhabbetten izleyicinin anladığı şu oldu: Türkiye’de seksen bir vilayetin (En son seksen birdi değil mi?) otuzu İbo Show izliyor. Gerçekten Tatlıses, tam olarak bunu mu demek istiyordu, yoksa işi gırgıra mı getirdi, bilemem. Günahını almayalım şimdi...

Bir bilim, sanat, meslek dalıyla veya bir konu ile ilgili özel ve belirli bir kavramı karşılayan sözcüğe terim (İng. term, Ar. ıstılah) diyoruz. Terminoloji (terimbilim) ise; genel anlamda terimler ve onların kullanımıyla ilgili bir bilim dalı anlamına geldiği gibi, bir sanat, bilim ya da meslek dalında özel olarak kullanılan terimlerin tümünü de ifade eder.

“Share” sözcüğü de bir terimdir. Terimler, çoğunlukla günlük kullanımdaki sözcüklerden devşirilebilmektedir. Nitekim bu sözcüğün İngilizce’deki sözlük karşılığı paylaşmak (fiil: to share) ve pay (isim: share) anlamındadır. Mesela, “Soruna hangi açıdan bakıyorsun?” cümlesindeki “açı” ile, bir geometri terimi olan “açı” aynı şey değildir. Bazı terimler de, günlük dile geçebilir: “Rating” gibi, “imaj” gibi... “Rating”in günlük kullanımdaki anlamı, tam olarak terminolojik anlamını karşılamıyorsa da, bir nebze yakınlığı vardır.


Çok ayrıntıya girip uzatmayayım; kısaca “share”, bir kanalın belli bir zaman diliminde toplam izleyiciden almış olduğu payı gösterir. Konunun tabii ki “şeğer”lerle, vilayet veya kasabalarla ilgisi yoktur, tüm hesap kitap evlerdeki açık TV alıcıları üzerinden yapılır.

Şimdi, meslekten birine, “İbo Show, rating 5, share 30” dediğinizde, birkaç sözcükle epeyce bir bilgi aktarmış olursunuz. Ama bu terminolojiye sahip olmayanlar için önce terimlerin karşılıklarını belletmeniz, sonra da başka ayrıntılara girmeniz gerekir.

Terminoloji, aynen jargon gibi, üzerinde dar bir kitlenin uzlaşmış olduğu sözcüklerden oluştuğuna göre, bu “özel dil”, ancak o dar kitle tarafından anlaşılabilir. Medyacılar medyacılarla, reklamcılar reklamcılarla, doktorlar doktorlarla, hukukçular hukukçularla “özel dil”leri vasıtasıyla kolayca anlaşırlar. Ama eğer, anlattıklarınızın daha geniş bir kitleye ulaşmasını arzu ederseniz, terminoloji meselesine bir çare bulmak zorunda kalırsınız. Tamam, konuları biraz uzatır, kırk olmasa bile birçok dereden su getirmek zorunda kalabilir, daha çok metafor kullanırsınız, ama derdinizi bir şekilde anlatırsınız. Çünkü, kimse bizim “dil”imizi öğrenmek zorunda olmadığı gibi, bu, mümkün de değildir. Ancak, birçok kimsenin bizdeki bilgiye ihtiyacı olabilir.

Hah, işte benim genel olarak burada yapmaya çalıştığım biraz da bu...

21 Eylül 2008 Pazar

2000-2002 YILLARINDA GAZETE FORMATINDA VE MASSTE ADINDA AYLIK BİR BÜLTEN YAYIMLIYORDUK EKİP OLARAK... EPEYCE İLGİ TOPLAYAN VE O DÖNEMİN KRİZİNE KURBAN GİDEN MASSTE’DE AJANSTAN VE SEKTÖRDEN HABERLER, GÜNCEL VE KURAMSAL YAZILAR YER ALDIĞI GİBİ, BAHAR ÖSKEN, MEHMET AK, KEMAL KAPTANER, UĞUR ALPARSLAN VE RAHMETLİ İBRAHİM AKAR DA HER AY KÖŞE YAZILARI KALEME ALIYORLARDI. MASSTE’DE YER ALAN YAZI VE SÖYLEŞİLERDEN SEÇMELER YAYIMLIYORUM BURADA... KRİZ OLUNCA MASSTE AKLIMA GELDİ, MASSTE AKLIMA GELİNCE DE BÖYLE BİR HİZMET YAPAYIM DEDİM. BAKALIM SEKİZ YIL ÖNCE NELER YAZILMIŞ?

| “Ya farklılaş ya da yok olmayı kabullen!”
2001 yılında Masste’de ünlü pazarlama ve perakendecilik yönetimi uzmanı Tahsin Pamir’le yapılmış bir söyleşi yayımlanmıştı. Hâlâ tazeliğini koruyan görüşlerin yer aldığı bu söyleşiyi yeniden burada yayımlamanın yararlı olacağını düşünüyorum.

| Ustalar olmadan çıraklar, çıraklar olmadan ustalar yetişmez!
Hayatı her alanında profesyonelce yaşamak gerekiyor. Eğer yaşama sanatı diye bir şeyin varlığına inanıyorsak, bu genellemeye içinde olduğumuz en sıradan ânı bile dahil etmek zorundayız.

| Kuru fasulyenin tuzu!
Ulus, din, ırk farklılıkları da görsel algının çok başka başka olmasının nedenlerinden. Bu yüzden de biz anlamları tasarlarken ürünü tüketecek olan hedef kitlenin görsel beklenti ve düzeyiyle ilgili asgari bilgili olmak durumundayız.

| Onları ne kadar tanıyorsunuz?
Unutmayalım ki, hedef kitle; yaşayan, değişen, olgunlaşan bir konumdadır. Markanın bu değişimlere, başkalaşımlara paralel olarak kendini yenilemesi, hedef kitleyle birlikte “yaşaması”gerekir. Bu açıdan hedef kitlenin tayini kadar takibi de önem arz etmektedir. Markalarda kalıcılığı sağlamak için “onları” en az kendimiz kadar iyi tanımak zorundayız.

| Bir reklam tekerlemesi...
Gerekeni gerekene, gerekmeyen mecra ile söylemek... Gerekeni, gerekmeyene, gerekmeyen mecra ile söylemek... Gerekmeyeni, gerekmeyene, gerekmeyen mecra ile söylemek... Gerekmeyeni, gerekene, gerekmeyen mecra ile söylemek... Gerekeni, gerekmeyene, gerekmeyen mecra ile söylemek... Gerekmeyeni, gerekene, gereken mecra ile söylemek... Gerekmeyeni, gerekmeyene, gereken mecra ile söylemek...

| “Bir aklıevvel” bir taşla uğraşmış... Ve böyle başlamış bu serüven!
Tasarım, insanın var olmak için ürettiği ilk şeyle başladı. Korunmak, avlanmak için silah olarak kullanmak üzere bir taşın sivriltilmesiydi insanoğlunun ilk tasarımı.

| Jay Chiat: “Kötü işin mazereti yoktur!”
“Tüm yeni fikirler, eski fikirlerin umulmadık kombinasyonlarından oluşur. O basmakalıp sözler, farklı bir yaklaşımla yepyeni bir fikir olarak yaratılır.”

20 Eylül 2008 Cumartesi

| Ah şu kızlar!

Bir Project House projesi: Blendax Kızı... Blendax adına bir komünite sitesi... Blendax kızları “Erkeğin, dolgun saçların uğruna ne yapsın?” sorusunu cevaplandırıyor, en fazla oyu alan cevap sahibi kızlar da çeşitli hediyelerle ödüllendiriliyorlar. Tabii ki aslında soru “Erkeğin, senin için ne yapsın?” şeklinde de okunabilir. Vallahi çok güzel; bütün “kadın ruhu” bu siteye boca edilmiş, hatta o ruh burada “tecessüm” etmiş durumda! Siteye gir, kadın ruhunu bir kitap gibi oku!

Bugün itibariyle en çok oyu almış olan cevap şu: “Bana hiç keşke dedirtmesin!” Böyle paradoksal cevaplar da var: “O bir erkek, çapkınlık yapsın ama beni aldatmasın (Nasıl olacaksa?) ve bana değer verdiğini çok göstermesin ama beni kendinden bile çok sevsin.” Bir de oy için abartıp tribünlere oynayanlar, ama sonuç alamayanlar: “Evden alsınn tekne kiralasınn günbatımını izliyelimm beraberr o sıradaa ayarlanmış bikaç sürprz olsun teknedee tam gün batımındaa seni hiç bırakmıcamm hepp sevicem desinn :)”

Tebrikler Project House... Site güzel, cevaplar eğlenceli... Ama benim bu “dolgun saçlar” konusuna takıntım var, onu söylemezsem samimiyetsizlik etmiş olurum.

| Hiç yapma daha iyi!

Analiz (çözümleme, tahlil); bir bütünü, somut veya soyut temel parçalarına ayırarak inceleme, parçaları ve aralarındaki ilişkileri tanımlayarak sonuca gitme yöntemidir. Bütünü parçalarına ayırmak da, parçaları tek tek incelemek de, bu parçalar arasındaki ilişkileri tanımlamak da başlı başına bir iştir. Hatta, bu inceleme ve tanımlamalara iç içe geçmiş analizler demek de mümkündür. Böylece aşağıdan yukarıya doğru bir analiz kümeleri piramidi oluşur ve sonuca varılmış olur. [FOTOMANİPÜLASYON: a’ANTIst]


Her sektörde olduğu gibi bizim sektör de çeşitli konularda analitik incelemelere başvurur: “Pazar analizi”, “rekabet ortamının analizi”, “SWOT analizi”, “tüketici analizi”, “risk analizi”, “stratejik planlama süreçleri analizi”, “reklam analizi”, “marka analizi” gibi...

Önünüzde kütlesel bir bütün vardır; onu küçük büyük parçalarına ayırarak, şöyle masanın üzerine yayarsınız. Sonra tüm dikkatinizi, analitik zekanızı ve analitik düşünme yeteneğinizi, bilgi ve deneyimlerinizi, birkaç litre de alınterinizi devreye sokarak incelemeye başlar ve bir sonuca varırsınız. Eğer bu arada, parçalardan birinin masadan yere düştüğünü, onu da ofisinizin sigortalı kedisi Mintik’in mıncıklamak için balkona çıkardığını görmediyseniz, bütün çabanızın ve akıttığınız terin boşa gittiğini kabul etmek zorundasınız.

Analiz dediğimiz böyle bir şeydir. Eğer bir parça eksikse, parçaların %99’u elinizde olsa bile vardığınız sonucun kıymeti %1 bile değildir. Analitik zekanın, olguları ve sorunları ayrıştırma, neden sonuç ilişkilerini çözümleme eğilimi yanında, bütün parçaları eşzamanlı görebilme, eşzamanlı değerlendirebilme özelliği de vardır. Kayıp parçayı sürece sonradan dahil etmek, vardığınız sonucun sağlığına olumlu bir katkıda bulunamaz.

Bence, analizleri sakat hale getiren en önemli sorun “eksik parça sendromu”dur. Sık rastladığım bu durum, ya bilgi ve dikkat noksanlığından ya da o parçanın eksikliğinin kafa konforumuza iyi gelmesinden kaynaklanır. O parçayı dışarıda tutarsak sonuca ulaşmamız daha kestirmeden olabilir, daha az ter dökebiliriz, ama ulaştığımız sonuç hiçbir işe yaramaz.

Yani, hiç yapma daha iyi!

17 Eylül 2008 Çarşamba

| “Gerçek reklamcılar Reklam Akademisi’nde yetişiyor!”

Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi, zaman zaman, ülkemizin çeşitli bölgelerinden reklamcılığa hevesli ve kendini bu konuda yetenekli hisseden okullu ya da okulsuz genç arkadaşların sorularına muhatap oluyorum. Bu arkadaşlardan bir bölümünün, bu işi, “Adamın biri...” diye başlayan senaryolar yazmaktan ibaret zannediyor olmaları doğaldır. Ancak, yine bu arkadaşlardan bir bölümünün “yaratıcı zeka”ya sahip olabileceklerini de kabul etmeliyiz.

Kendilerine verdiğim cevaplarda, ümitlendirmemeye, ama demotive edici de olmamaya çalışıyorum ve adres olarak öncelikle “eğitim”i gösteriyorum. Burada da, açıkça tekrarlamış olalım. Hevesli genç bir arkadaş, gerçekten yaratıcı bir zeka ve yeteneğe sahip olabilir. Ama hiçbir reklam ajansında “Sen şu folluğa otur ve yumurtlamaya bak, diğer arkadaşlar da o yumurtalardan peynirli omlet yapsınlar!” diye adam istihdam etmezler.

Bir yaratıcı, yumurtladığı yumurtanın işe yarayıp yaramayacağı konusunda herkesten önce kendisinin karar verebileceği bilgi birikimine ve analitik zekaya sahip olmak zorundadır. Yetmez! Peynirli omletin nasıl yapılacağını, tüm süreç ve sonuçlarıyla birlikte en ince ayrıntısına kadar bilmek; tava, yağ, peynir, ocak gibi malzemeleri tanımak durumundadır. Yine yetmez! Servis tabağı ve çatal bıçak seçiminden tutun, masa örtüsünün serilmesine kadar her süreci yönetebilmeli, daha da önemlisi omleti yiyenin damağında hissedeceği lezzeti, ondan önce kendisi hissedebilmelidir.

Yani, öyle arada bir olur olmaz yumurtlayan, ardından da sadece gıdaklayan hiç kimse hiçbir reklam ajansının işine yaramaz.

Yani “reklam ajansları, gerçek reklamcılar arar!”

[Görseli tıklayarak büyütebilirsiniz.]

Reklam sektörünün en geniş tabanlı sivil toplum kuruluşu Reklam Yaratıcıları Derneği, reklam sektörüne uzman insan kaynakları yetiştirmek amacıyla Akademi İstanbul Gelişim ile birlikte bir eğitim programı başlatıyor: Reklam Akademisi.

Hedef, “gerçek reklamcılar” yetiştirmek. Yani gerçek reklam yazarları, gerçek grafik uygulamacılar, gerçek stratejik planlamacılar, gerçek marka sorumluları, gerçek internet reklamcıları, gerçek marka yöneticileri...

Programa nasıl katılacaksınız? Programa katılabilmek için öncelikle Akademi İstanbul’da koordinatörlerin katıldığı bir mülakata katılma zorunluluğu var. Mülakatta eğitime katılması önerilen aday öğrenciler, diğer koşulları yerine getirdikten sonra programa dahil olabiliyorlar. Mülakat önemli, çünkü eğer sizde reklamcı olma yönünde bir “ışık” yoksa boşu boşuna herhangi bir maliyete katlanmamış oluyor ve hiç zaman kaybetmeden meşrebinize daha uygun bir mesleğin yoluna koyuluyorsunuz.

E, hadi o zaman, “gerçek” reklamcı olmaya!

Bilgi: 0212 243 46 22 – 243 46 33
Reklam Akademisi: Akademi İstanbul Binası,
Tarlabaşı Cad. Zambak Sok. No. 23 Beyoğlu İstanbul
Diğer sorularınız için: Reklam Yaratıcıları Derneği: 0212 245 41 80

15 Eylül 2008 Pazartesi

| “Her kitapta kendimizi okuruz.”

1 

Her kitap, tılsımlı bir saray. Kapıları ilk gelene açılmaz. Büyükler de kıskanç, Tanrılar gibi. Yalnız Numa’ya görünmüş Egeria. Beatrice, Dante için Beatrice. Kitaplar, kadınlara; kadınlar şehirlere benzer. Paris, Londra veya Madrid... Herhangi bir dişi kadar muhteşem, herhangi bir dişi kadar alelâde. İnsan şehriyle biner trene; şehri, yani zaafları, alışkanlıkları, zilletleriyle. Her kitapta kendimizi okuruz. Kendimizle yatarız her kadında. Kitaplar, kadınlar, şehirler, metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün.
2 

Ruh yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gülümser, konuşan yalnız kitap. 

Logos Spermaticos, diyor bir yazar: Gebe bırakan söz. Kimi?


3
Kartacalı Augustinus, buhranlar içinde kıvranıyormuş. Bir yandan bütün sıcaklığı, bütün diriliği, bütün şuhluğu ile hayat: Şarap, kadın, tiyatro... Ötede çile. 

Kafesteki bir aslan gibi isyanla, öfke ile, endişe ile dolaşırken bir ses gelir kulağına hafiften: Al ve oku. Ve önünde bir kitap açılır: Aziz Petrus’un “Mektuplar”ı. “Ömrünüzü şölenle geçirmeyin. Kaçın tenin hazlarından.” Ve çapkın Augustinus, Aziz Augustinus olur. 


4 

Şuursuz bir büyücü Gutenberg! Işığı paçavraya hapsetmiş. Yüzyılları kutularla doldurmuş Gutenberg’in çocukları, peygamberleri işportaya dökmüş; tuğla kadar değeri kalmamış dehanın. Eflatun, bir sokak kadını gibi her isteyenin yatağına koşuyor. Don Kişot futbol maçı biletinden ucuz. 


5 

San Cassino’da çile dolduran Machiavelli, aksamları kütüphanesine girerken kirli libaslarından sıyrılır, bir tacidarın huzuruna çıkar gibi itina ile giyinirmiş. Sonunda kendi de kitap olmuş. Kitap, yani ışık. 


6 

Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.


Yukarıda satırlar, Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sinde yer alıyor, “Kitap” başlığı altında... Bazı genç arkadaşların başlattıkları “Selim Abi bize kitap yaz!” başlıklı kampanya vesilesiyle alıntıladım.

Bu kampanyayı ilk olarak “Kendisi için ikna kampanyası başlatılmış!” cümlesiyle Ekşi Sözlük’te duyunca, arkasından hiç de böyle bir “hoşluk” çıkacağını düşünmemiştim. Hatta tam tersi, “Ben ne halt karıştırmış olabilirim ki, hakkımda kampanya başlatılsın?” diye bir an için tedirgin bile olduğumu söyleyebilirim.


Yaptıkları “hoşluk”la beni onore eden bu arkadaşlara öncelikle teşekkür etmeliyim. “Hoşluk” sözcüğüne vurgu yapmamın sebebi, bu girişimi başka bir sıfatla nitelendirememden kaynaklanıyor. Ama bu, hoşluğun arka planında yer aldığını sandığım duyguyu analiz etmemize (daha doğrusu, buna çalışmamıza) engel oluşturmaz. “İmza at, ikna et!” sloganıyla bu bloğun okurlarını beni ikna etmeye davet eden kampanyanın dünyada başka bir örneği var mıdır, bilmiyorum.

Burada bir paradoks var ve internet icat olalıberi bu tür paradoksal durumlarla daha sık karşılaşmaya başladık. Çok belli ki, bu kampanyayı başlatan ve yürüten genç arkadaşlar, internetle benden de daha fazla haşır neşir olan bir kuşağın temsilcileri... E, ben zaten bu platform üzerinde yazıyorum ve bu arkadaşlarım da bu platform üzerinden okuyorlar yazılarımı... Onlar okudukça da ben yazmaya devam ediyorum.

Soru şu: Öyleyse bu kitap talebi de nerden çıktı?

Benim “kitapsız”lığımla, bu arkadaşlarımın, hatta bu kampanya için imza atan tüm değerli okurlarımın talebi arasında bir kesişme noktası olduğunu düşünüyorum. Talebin arka planındaki etmenle benim konuya biraz mesafeli durmama neden olan etmen aynı: Mecra(nın) farkı. Yani kitap, MacLuhan’ı anarak söyleyelim, blog veya internet üzerinde yer alan başka mecralara göre daha itibarlı, hatta daha farklı bir imaja sahip... Her ne kadar konuyla ilgili farklı değerlendirmeler olsa da, sanırım şunu görmek lazım: İnternet’in “bağlam etkisi”yle kitabın “bağlam etkisi” arasında çok ciddi bir fark var. Mehmet Doğan, blogdaki yazılarından yola çıkarak hazırladığı, benim de kapağını tasarladığım “Teknoloji Kimin Umurunda” adlı kitabını yayımladığında da şunları yazmıştım: “Doğan’ın bir örneğinden yola çıkarak şöyle bir yargıya ulaşıyorum: Videoda seyrettiğiniz filmi daha sonra sinemada izlerseniz, aslında videoda başka bir film izlemiş olduğunuzu farkedersiniz. Evet, bu kitapta Altı Üstü Tasarım’dakilerden belki de çok farklı şeyler yazmayacak, ama siz farklı şeyler okuyacaksınız. Çünkü mecra, mesajın kendisidir.”

İlgili yazım üzerine Sevgili Mehmet de bir yorum göndermişti: “İnternet ve web benim hayatımı kazandığım, geçimimi sağladığım bir sektör. Fakat bu kitabı yazmaya karar vermemin bir nedeni de sektöre karşı olan biraz nankör bakış açım. Bizler, web ve Internet’i çabuk tüketiyoruz. Öylesine ki, websitelerine ve içindeki bilgilere fast-food yiyeceklere gösterdiğimiz bakış açısıyla yaklaşıyoruz. Çabuk tüketim, çoğu zaman yalancı şişkinlik ve kısa bir süre sonra yeniden açlık hissi... Fakat bana kitaplar nedense daha farklı geliyor. Kitap, biraz olsun taahhüt istiyor. Zaman istiyor. Kitabın başına oturup, okuyup, sindire sindire tüketmek gerekiyor. Yani aynı bilgiler, aynı içerik, farklı yaklaşım. En azından ben öyle düşünüyorum. Yoksa marul her restaurantta marul :)”

İlginçtir, bugün internet için yapılan değerlendirmeler, bir zamanlar McLuhan tarafından basılı kitap için yapılıyordu. Gutenberg’le başlayan matbaa devrimini, sanayi devriminin öncülü olarak gören McLuhan’a göre okurlar artık okuma işini bireysel olarak gerçekleştirecekleri için diğerlerinden ayrılacaklar ve birbirlerine yabancılaşmaya başlayacaklardı. Yine ona göre matbaanın öngörülmemiş sonucu, toplumun parçalanmasıdır. McLuhan bunu şu cümleyle açıklıyordu: “Matbaa denilen aygıt taşınabilir kitabı yarattı, böylece insanlar kendi özel alanlarında diğerlerinden yalıtılmış olarak okuyabilir hale geldiler.”

Şimdi, Cemil Meriç’ten aldığım kitap güzellemeleri içinden şu paragrafı çıkarıp tekrar okuyalım: “Şuursuz bir büyücü Gutenberg! Işığı paçavraya hapsetmiş. Yüzyılları kutularla doldurmuş Gutenberg’in çocukları, peygamberleri işportaya dökmüş; tuğla kadar değeri kalmamış dehanın. Eflatun, bir sokak kadını gibi her isteyenin yatağına koşuyor. Don Kişot futbol maçı biletinden ucuz.”

Ulaşım imkanları açısından kitapla mukayese bile edilemeyecek bir platformda yazılarını paylaşan biri olarak, basılı kitapla birlikte Eflatun’un bir sokak kadını gibi her isteyenin yatağına koştuğu metaforu karşısında kendimi biraz tuhaf hissetmem galiba doğal bir şey, değil mi? Don Kişot futbol maçı biletinden bile ucuz... Oysa bende bilet bile yok! Olsun diye söylemiyorum, ama bu ve bunun gibi etmenlerin “bağlam”ı belirlediğini de kabul etmeliyiz.

Tabii “Her kitap, tılsımlı bir saray. Kapıları ilk gelene açılmaz.” diyen de, “Her kitapta kendimizi okuruz. Kendimizle yatarız her kadında. Kitaplar, kadınlar, şehirler, metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün.” diyen de Cemil Meriç... Kitabı bir sokak fahişesine benzeten de. O, internete yetişemedi çünkü.

Bu gelgitler arasında, gerçek bir sokak fahişesiyle karşılaştığınızda, kitabı bir namus timsali olarak görmekten başka ne yaparsınız? Namus!.. İleride başımıza başka ne gelecekse, belki bu kez de interneti namus timsali olarak görmek durumunda kalabilir miyiz, bilmem.

Arkadaşların, Prof. Dr. İsmail Kaya’nın kampanya sitesinde yer verdikleri “Blogdaki birikimlerinizi selüloz üstünde tarihe mal etmenizi talep etsek, haddimizi aşmış olur muyuz?” şeklinde beni mahçup eden sorusuna o zaman şöyle cevap vermişim: “Her türlü talebiniz başımın üzerindedir, ancak nedense selülozun insana daha fazla sorumluluk empoze etme gibi bir özelliği var. Burada daha pervasız davranabiliyorum. İlerisi için kısmet diyelim.”

Şunu da ifade etmeden geçmeyeyim ki, elbette eli kalem tutan ve başka insanlarla paylaşacağı fikir kırıntıları olduğunu varsayan herkesin aklından bunları kitaplaştırmak, içine gönlünde ve aklındakileri boşaltacağı şişeyi denize atma düşüncesi geçer. Ama kitap, bloğa göre öyle büyülü ve başka bir şey ki, aklınızdan geçeni eyleme dönüştürecek cesareti her teşebbüs niyetinde azaltıverir. Ya da ben fazla ciddiye alıyorum. “Machiavelli’nin akşamları kütüphanesine girerken kirli libaslarından sıyrılıp bir tacidarın huzuruna çıkar gibi itina ile giyinmesi”ndeki ruh hali gibi bir şey işte... Oysa bu blogda, bu yazı dahil yüzlerce yazı yer alıyor. Yazıların uzunluğunu da dikkate alacak olursanız, burada kaç sayfalık kitap malzemesi bulunduğunu hesap edebilirsiniz. Daha hafif-meşrep davranabilme özgürlüğünün sonucu diyebilir miyiz buna?

Yeniden kampanyaya dönecek olursak, bu kampanyanın, tam benim “Gazeteler ölüyor mu?” başlıklı yazımı yayımladığım günlere denk gelmesi de ilginç oldu. O yazıdaki tezi, bir şekilde kitaba da uyarlayabilirim belki.

Sonuç olarak, elbette bu arkadaşlar da bilirler ki, kitap yaz demekle kitap yazılmaz; yazılacağı varsa yazılır. Ancak, eğer gerek duyup bir kitap yazma cesareti gösterebileceksem, “imza atıp ikna etmeye” çalışan dostların her bir imzasının cesaretimi kıştırtmakta taşıdığı anlam çok büyük. Bu anlamı, daha önemlisi bunun yarattığı değeri; belki de benimle daha sahici bir münasebet kurma, daha meşru görülebilecek bir ilişkiye sahip olma, beni internetin dehlizlerinden çıkarıp kütüphanenin mutena bir yerine yerleştirme, kitapla birlikte yeni bir “varoluşa” tanıklık etme, o kitapta “kendini okuma” gibi iç içe geçmiş en halisane duyguların bir yoğunlaşması olarak görüyorum. Öyleyse, herhalde sadece bir “hoşluk” değil bu... Anlıyorum ki, dostlar, “yazı”dan başka bir şey istiyorlar ve “kitap” da yazı falan değil, başka bir şey.

Tüm dostlara aynı halisane duygularla teşekkür ediyorum ve ilerisi için “kısmet” diyorum.

14 Eylül 2008 Pazar

| Sen nerenle konuşursan muhatabın da seni orasıyla cevaplar!

Bir ara demiştik ki “İletişimin ilk kuralı: Sen nerenle konuşursan muhatabın da seni orasıyla duyar!” Sen ağzınla konuşursan muhatabın da seni ağzıyla, kalbinle konuşursan kalbiyle, aklınla konuşursan aklıyla, âsâbınla konuşursan âsâbıyla, başka bir yerinle konuşursan o da seni başka bir yeriyle duyar. [FOTOMANİPÜLASYON: a’ANTIst]

Görüyoruz ki, cümleyi bu şekilde kurmak da mümkün: “Sen nerenle konuşursan muhatabın da seni orasıyla cevaplar!” Ağzınla konuşursan ağzıyla, kalbinle konuşursan kalbiyle, aklınla konuşursan...

13 Eylül 2008 Cumartesi

| BİE ve bilgeliğin hamuru...

Keşke düzenli bir şekilde ayıracak zamanım olsaydı da eğitim programlarına ben de katılabilseydim. Kimler yok ki, dinlemeye can atmayacağım? Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Prof. Dr. Çağlar Keyder, Dücane Cündioğlu, Dr. Şahin Alpay, Prof. Dr. Haluk Gürgen, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Prof. Dr. Tevfik Dalgıç, Prof. Dr. Yılmaz Esmer, Prof. Dr. James Grunig ve daha birçok değerli isim “İletişimde Mükemmellik” eğitim programının eğitmen kadrosunda yer almışlar. [FOTOĞRAFLAR: CHEMA MADOZ]


“İdeolojiler, insan idrakine giydirilmiş deli gömlekleridir.” diyordu ya Cemil Meriç, gerçekten de ideolojilerin, çoğunlukla bağlılarını bir kalıba soktuğu ve bireysel özgür düşünce üretimini kısıtladığı doğrudur. Yukarıdaki isimler arasında sağdan veya soldan, belli bir ideolojinin müntesibiymiş gibi görünenler var da, görünüşe aldanmayın ve bu insanların ülkemizin düşünce iklimine nasıl üstün değerler armağan ettiklerini bilin diye böyle bir kayıt düşmek zorunda kalıyorum. Eğitmen kadrosunu oluşturanları, bu önyargısız ve kasıntısız tercihlerinden dolayı da ayrıca kutlamak gerekiyor.

Ali Saydam, takdire şayan ve kendisine yakışan bir iş yaptı ve kâr amacı gütmeyen bir iletişim enstitüsü kurdu. Adı BİE, yani Bersay İletişim Enstitüsü... Yukarıda sözünü ettiğim “İletişimde Mükemmellik” ise, eğitim programlarından biri... Şimdi durun, yazının direksiyonunun başka bir tarafa kırmadan bu programın konularından bazılarını da aktarayım: Kaotikleşen Dünyada Belirsizlik ve Strateji, Dünya Görüşü ve Toplumbilim, Dünya Görüşü ve İletişim Sosyolojisi, Dünya Görüşü ve Dil, Dünya Görüşü ve Siyaset, Dünya Görüşü ve İletişim, Strateji ve Stratejik Derinlik Kavramları, İletişim ve Yaratıcılık, İletişim Yönetiminde Mükemmellik... Yani gördüğünüz gibi, eğer zaman ayırma imkanınız olup da bu programa katılmazsanız çok hayıflanırsınız. Benden söylemesi... Ayrıca, “İletişimde Profesyonellik”, “Halit Refiğ ile ‘Sinemayı Okuma’ Seminerleri Dizisi” ve “Prof. Gülper Refiğ ile ‘Müziği Okuma’ Seminerleri Dizisi” gibi programlar da var. İlerleyen zamanlarda, programlar daha da zenginleşecek gibi görünüyor.

Ali Saydam, “Bir BİE hikayesi...” başlıklı sunuş yazısında şöyle bir soru soruyor ve bu soruyla bağlantılı olarak BİE’nin kuruluş amacını anlatıyor: “Dünyanın en basit sorusu gibi gözükse de, benim için tam anlamıyla tatmin edici çözümü bulunamamış ‘yaman bir çelişki’ olarak durmaktaydı: Nasıl oluyordu da aynı öğrenim süreçlerinden geçmiş insanlar çok farklı kariyerler yapabiliyorlardı? Aynı eğitimden geçen hukukçular, hekimler, mühendislerden bazıları nasıl oluyordu da alıp başlarını gidiyor, çok başarılı noktalara gelebiliyorlarken diğerleri genelde suçu kendilerini ‘çevreleyen’ koşullara atıp ‘makus bir talihin kurbanı’ olarak toplumsal hayatın adeta ‘tortuları’ haline dönüşüyorlardı?”

Saydam, önceleleri bu sorunun cevabını “vicdan” olarak vermiş; başarıyı, meslek sahibinin aynı zamanda vicdanlı olmasına bağlamış. Sonra Cemil Meriç’in “münevver olmak” tanımından yola çıkarak, “iyi” ve “kötü” arasındaki farkı “İnsanın mukaddesi olup olmaması belirler.” diye düşünmeye başlamış. Daha sonra, Brecht’in “Yedi Ölümcül Günah” (Die sieben Todsünden) adlı oyunundan “Tembellik her türlü ‘yükün’ (melanetin, kötülüğün) başlangıcıdır.” aforizmasını çıkarmış. Böylece “vicdanlı, mukaddesi olan, çalışkan ve umutlu insanların meslekte ‘iyi’ olabilmek için çok ciddi avantajlara sahip olduğuna” karar vermiş. Ama yine de içi rahat değilmiş. Ta ki, James Grunig’in ünlü kitabı, “Halkla İlişkilerde ve İletişim Yönetiminde Mükemmellik” Türkiye’de de yayımlanana kadar... Grunig’e göre, her şeyi belirleyen “dünya görüşü” imiş.

Şöyle devam ediyor Saydam: “İki şey anlaşılıyordu bundan. Hem sağlam bir dünya görüşünüz olacaktı (ne olmasından çok; sağlam, derinlikli ve kendi içinde tutarlı olması önemli), hem de çevrenizdekilerin dünya görüşünü belki benimseyecek değil ama “anlayacak ve takdir edecek” entelektüel derinliğe sahip olacaktınız. Zor iş... Ama imkânsız değil... Artık bu noktada Bersay İletişim Enstitüsü (BİE) kurulabilirdi.”

Madem bu kadar alıntı yaptık, hadi Saydam’ın şu güzel ifadelerini de “oku”yalım: “Dünya görüşü demek ‘okumak’ demekti. İnsanları ‘okumak’, toplumu ‘okumak’, rakipleri ‘okumak’, kendini ve hayatı ‘okumak’ gibi… BİE’de işe sinema ve müzikle başlamaya karar verdik. Sinemayı Okumak ve Müziği Okumak programları böyle devreye girdi. ‘Okumak’ üçlü bir konsept altında gerçekleşmeliydi: Eğitim, Eğlence ve Estetik (3E)... Bedii (estetik) olmayanın yaşam kültürüne bir katkı getirmesi mümkün değildi... Eğlenerek öğrenmek ise insanlara mahsus ve onlara layık bir tutumdu.”

Evet, şimdi yazının direksiyonunu kırıyoruz!


Daha önce de bir yerlerde yazmıştım; bu ifade ve tutumlardan, Ali Saydam’ın, hazırlop şablonlara hop diye atlamayan, düşünen, geliştiren, özgüvenli bir profil sergilediğini kabul edersiniz. Vardığı sonuçları beğenmeyebilirsiniz, düşüncelerinde hatalar ve eksikler olduğunu da iddia edebilirsiniz, ama çabayı ve entelektüel arayışı görmezlikten gelemezsiniz. Çaba varsa, hata ve eksikler de olacaktır elbette... Bunları düzeltmeye girişecek bir Molla Kasım da bulunur nasıl olsa!

Hayır, bana Molla Kasım demeyin, çünkü ben sadece katkıda bulunmak niyetindeyim. Şöyle ki, aslında Ali Saydam, her düşünce kademesinde de bence doğru duraklara uğramış, ama son durak “dünya görüşü”ne vardığında, neden eskileri silmiş anlamadım. Acaba diğerleri de “dünya görüşü”nün ruhunda “mündemiç” olduğu için mi?

Tabii, sağlıklı bir sonuca varmak için, öncelike “başarı”nın tanımında anlaşmak gerekir. Nitekim, kimilerinin benimsedikleri tanımı esas alırsak kurnazlık, üçkağıt, kaba kuvvet ve hatta talih de başarı faktörleri arasında yer alabilir. Ancak Ali Saydam’ın “değer üreten” ve “etik çerçeveli” bir başarı olgusunu esas aldığını tahmin etmek elbette zor değil.


Şimdi tam burada, ben katkımı sunayım. Saydam’ın vardığı sonuçları ve ulaştığı en son durağı da yadsımadan, ama bunların hepsinin üstünde, belki bunların da bünyesinde (Yine o kelime!) mündemiç olduğu başka bir başarı faktörüne inanırım ben: Bilgelik. 2007 yılının baharında “Bahar geldi, saksıları elden geçirmekte yarar var!” başlıklı yazıyla bunu bir şekilde ifade etmiştim zaten... Aynı yılın sonbaharında da, “Siz Ferrari’ye ya da ‘sır’lara takılmayın sakın... Bilgelik tüketilen değil, üretilen bir şeydir!” başlıklı bir yazımda aynı konuyu başka bir yönüyle incelemiştim. Aslında bir zamanlar Ali Saydam da bu konuya değinmiş, hatta hüküm bile vermişti. O da burada...

Bilgi, bilgeliğin hamurudur. Bu hamur, bilgelik için zorunludur, ama yeterli değildir. Her ne kadar “Bilgi başkasından, bilgelik ise insanın kendisinden gelir.” demişlerse de, insanlara, bilgeliğin kapısını açacak anahtarı edindirme yolunda bir “bilinç aktarımı”ndan söz edilebilir. Arzu ederim ki BİE, bilgiyi aktarmakla kalmayıp, en azından anahtarın saklı yeriyle ilgili ipuçları da verebilsin. Bu potansiyel onda var.

Tabii bu arada, her şeyden öte, Ali Saydam ve ekibine BİE için teşekkürler, tebrikler...

9 Eylül 2008 Salı

| Herhangi biri için, herhangi bir açıdan ve herhangi bir ölçüde, herhangi bir şeyin yerini tutan herhangi bir şey...

Bir şeyin, mesela “elma”nın dört farklı varoluş düzeyinden söz edilebilir. Nedir bu dört varoluş düzeyi? O şeyin, yani “elma”nın (1) gerçeklikteki (nesnel) varlığı, (2) zihindeki varlığı, (3) sözdeki varlığı ve (4) yazıdaki varlığı... Nesnel gerçeklikteki “elma”, bildiğimiz “elma”dır işte... Zihindeki “elma”, “elma” kavramıdır; gerçeklikteki “elma”nın zihindeki tasarımı, tasavvurudur. Sözdeki “elma” ise, “e-l-m-a” seslerinin bu sıralamayla oluşmuş ses kombinasyonudur. Yazıdaki “elma” da, “e-l-m-a” harflerinin bu sıralamayla yanyana getirilmesiyle oluşmuş tipografik formdur. Yazı söze, söz zihindeki anlama, yani kavrama yöneltir. Kavram ise nesnel gerçeklikteki varlığı simgeler. [FOTOĞRAFLAR: MIKE PURO]


Biz “elma”ya “elma” demeden önce de bir nesnel gerçeklik olarak “elma” vardı. Bu nedenle, yine biz “elma”ya “elma” demeden önce herhalde zihinsel tavvurumuzda da kavram olarak “elma” vardı. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri “simgeleştirme” yeteneğidir. Bu yeteneğimiz sayesinde nesne, olay ve olguları önce kavramlaştırır, sonra da bu kavramları karşılayacak simgeler yaratırız. İşte, “elma” da dahil, tüm sözcükler kavramları simgeleştirme faaliyetinin bir sonucu olarak varlık bulmuşlardır.

Peki, biz Türkler, “elma”ya neden “elma” deriz? Bunun bir cevabı yok. Henüz tartışma sonuçlanmamış olsa bile, dilbilimcilerin çok önemli bir bölümü, kavramları simgeleştirirken yarattığımız sözcüklerle onları oluşturan sesler arasında bir nedensellik ilişkisi söz konusu olmadığını savunmaktadırlar. Bu nedenle, sözcüklerle anlamları arasında da bir nedensellik ilişkisi yoktur. Yani biz “elma”ya “elma” olduğu için “elma” demedik, zihnimizdeki “elma” kavramına işaret edecek bir sözcük lazımdı, “elma”yı nedensiz bir biçimde buna uygun gördük. Ama şunu yaptık; “elma”ya “elma” diyelim diye aramızda uzlaştık. İcat edince bir de bunu yazıya döktük. Yani tüm sözcükler, bir toplumsal “uzlaşım”ın sonucu olarak tedavüldedirler. Uzlaşıma dahil olmayan bir ses ögesi simge özelliği taşımaz, hatta sözcük bile değildir.

Bu konuya girince ünlü dilbilimci Saussure’ün gösterge kuramına değinmeden olmaz. Saussure’e göre gösterge, gösteren ve gösterilenden oluşur. Gösteren, dil göstergesinin zihnimizde uyandırdığı ses imajıdır. Gösterilen, dil göstergesinin karşıladığı kavramdır. Saussure’e göre dil göstergesi bir sözcükle bir nesneyi değil, zihinsel kavramla bir ses imajını birleştirir.

Saussure’e göre de gösterge, ortaya çıkışı ve yaradılışı itibariyle nedensiz, kullanılışıyla nedenlidir. O da, gösterge ile gösterdiği nesne arasında başlangıçta bir nedensellik ilişkisi olmadığını, bu ilişkinin zaman içinde ve kullanıcı açısından öznel bir biçimde ortaya çıktığını savunur. (Yansımalar bu kuralın dışındadır.) Bu nedenle bir dil göstergesi ait olduğu dil sistemi içinde ve kullanımda anlam kazanır. Bunun dışında hiçbir anlamı yoktur. Ait olduğu dil sistemi içinde diyoruz, çünkü her dil sistemi, yine nedensellik ilişkisinden bağımsız olarak, “elma” kavramını başka başka göstergelerle ifade etmişlerdir. Yani bir dil sistemi içinde yer alan gösterge, başka bir dil sistemi içinde işlevsizdir. Ayrıca dilbilgisi olarak adlandırdığımız kurallar bütünü üzerinde de bir uzlaşmanın olması zorunludur.

Gösterge, gösteren ile gösterilenin, yani ses imajıyla kavramın zihinde birleşmesi olayıdır. Bu birleşmenin sonucu olarak oluşan şey ise göstergedir. Gösterenle gösterilen arasındaki ilişki ise karşılıklıdır. Yani gösterenden gösterilene ulaşılabildiği gibi, gösterilenden gösterene de gidilebilir. Mesela konuşan biri gösterilenden (kavram) gösterene (ses imajı), dinleyen biri ise gösterenden gösterilene ulaşır.

Göstergebilimin Amerikan ayağını oluşturan Charles Sanders Peirce şöyle diyor: “Bir gösterge, herhangi biri için, herhangi bir açıdan ve herhangi bir ölçüde, herhangi bir şeyin yerini tutan herhangi bir şeydir.” Peirce göstergeleri üç sınıfa ayırır; benzeyen göstergeler (ikonlar), alâmet göstergeler ve anlaşmalı göstergeler... Benzeyen göstergelerde, gösterilenle ile gösteren arasında bir benzerlik ilişkisi vardır. Bir harita, bir fotoğraf veya bir karikatür benzeyen göstergelerdir. Alâmet göstergeler, bir olgunun başka bir olguyu çağrıştırmasından doğar. Tavandan su damlaması üst komşunun evini su basmış olmasının alamet göstergesidir. Mesela duman da ateşin... Anlaşmalı göstergeler ise, bir nesneyi, olguyu veya olayı anlaşmalı olarak gösteren işaretlerdir. Hani yukarıda “uzlaşım” demiştik ya, işte o... Dilbilim göstergeleri, anlaşmalı göstergelerin en önemlisidir diyebiliriz.


Şimdi ben, ses birimlerinden (fonem) yepyeni bir sözcük yaratsam, bunu da kafama göre bir kavramın karşılığı olarak önersem ne olur? Eğer bu sözcük üzerinde kitlesel bir uzlaşım sağlamayı da becerebilirsem, olur. Peki, kitleye hem yepyeni bir sözcük hem de bunun karşılığı olarak yepyeni bir kavram önersem? Vallahi olur, ama yine kitlesel “anlaşma” ve “uzlaşma”ya bağlı... Eğer bu “uzlaşım” gerçekleşmeden yarattığınız sözcüğü “gagu gagu” diye kullanmaya kalkarsanız size deli derler. Sanırım zihinsel engellilerin konuşmalarında da kendilerince bir anlam saklıdır, ama uzlaşımı dikkate al(a)madıkları için söylediklerinden bir şey anlaşılmaz.

Evet, bu yazım “İngilizce yeyip Turkche konuşmak ya da bir bağlam etkisi oluşturmaya ihtiyaç duymayan marka ismi yaratmak mümkün mü?” başlıklı yazımın devamı... Demiştim ki “Yaz tatili dönüşü kaleme aldığım bu yazıda, uzun olmasına rağmen, bazı ayrıntıları atladığımı fark ettim. Hem bu nedenle hem de burada ve yazıya ilgi gösteren Bigumigu’da yer alan değerli yorumlar nedeniyle ikinci yazıya ihtiyaç olduğunu anlıyorum.”

İşte şimdi o eksik ayrıntıları tamamlamış oluyoruz. Ve biraz daha odağa yaklaşıyoruz.

Odak şu: Ben o yazımda, gerçekten de Türkçe hassasiyetini dile getirdim, ama kuru kuruya böyle bir hassasiyetin sorunların çözümüne katkıda bulanamayacağını da söyledim. Özellikle marka isimleri yaratılırken, marka sahibinin ille de dil hassasiyeti taşımasını beklemek mümkün değildir, iş hayatının bambaşka bir paradigması ve birçok bileşeni vardır çünkü... Nitekim, marka isimlerinde İngilizce kökenli veya İngilizce’den türetme sözcükleri kullanan sadece biz değiliz. İsviçreli “Swatch” böyle bir sözcüktür, Japon “Sony” de öyle... Benim Türk markaları için önerim ise, kitlesel uzlaşıma dahil edilmek üzere yepyeni sözcükler, yepyeni marka isimleri yaratmaktır. Ne demiştim: “Marka ismi, bir ‘teklif’tir. Türkçe’nin fonetik özellikleri dikkate alırsanız, yazım konusunda yabancılaşmazsanız, Türkçe’ye girmiş ya da girmemiş birçok yabancı sözcüğün ses dizgelerinden de yararlanarak yepyeni sözcükler yaratabilir, yarattığınız marka isimlerini Türkçe’ye hediye edebilirsiniz.” Bu paragrafta yer alan “teklif” sözcüğünün, tam olarak ne anlama geldiğini bu yazının başında yer alan izahlardan sonra daha iyi kavramış olmalıyız. Teklif, ama öncelikle “uzlaşım” için...

Yabancı dil, kültürel hegemonya, İngilizce özentisi gibi sorunlar olmasa da, doğru olan yöntem budur. Aslında, ister yabancı kökenli olsun ister Türkçe olsun, her marka ismi, yaşadığı kültürel havzaya “uzlaşım” amacıyla teklif edilen bir sözcüktür. Ancak, marka ismi önerirken genel olarak yaptığımız şey, nedensellik ilişkisine başvurmak oluyor. Ne yapıyoruz? “İşin sahibi biz olduğumuza göre, marka ismi olarak ailemizin soyadını kullanalım.” diyoruz. Veya uğur getirsin diye torunumuzun adını veriyoruz. Daha çok ise kategoriden isimlere yöneliyoruz; doğal ürünler üreticisiysek “Doğa” diyoruz, ekmek üretiyorsak “Fırın” diyoruz, çaycıysak “Rize” diyoruz, sütçüysek “Kova” diyoruz. Bazan da bölge adları kullanıyoruz. Kısacası, isim seçmek için sözlüklere gömülüyoruz.

Şimdi, gösteren gösterilen ilişkisine, yani ses imgesiyle kavram arasındaki bağa yeniden dönecek olursak, bu bağı zaten kurmuş, yani kendi kavramını ifade eden ses imgelerine yöneliyoruz. “Kova”yı ele alalım: “Kova” ses imgesinin kavram karşılığı da “kova”dır. Sözlüklerde bu sözcüğün anlamı, kitlesel uzlaşım veya kullanım genişliğine, temel anlamlarından yan anlamlarına göre sırayla verilir: “(1) Genellikle su veya sulu şeyleri içine koyup taşımaya, kuyudan veya denizden su çekmeye yarayan üstünden kulplu kap. (2) Futbolda çok gol yiyen (kaleci veya takım). (3) Bataklıklarda yetişen bir çeşit saz, hasır otu. (4) Zodyak üzerinde Oğlak ile Balık burçları arasında bulunan burcun adı.” Hadi buyurun şimdi... Marka isimleri sözlüklere girecek olsa (ki bence girmeli) madde şöyle devam edecek: “(5) Bir süt ve süt ürünleri markası.”

Çokanlamlı bir sözcük birkaç kavramı birden taşıyabilir. Yani, zaten çokanlamlı olan kova sözcüğünün içine bir anlam da biz sığıştırmış oluyoruz böylece...

Gördüğünüz gibi, marka ismimizi eklediğimizde (tabii ekleyebilirsek) “kova” ses imgesini karşılayan beş ayrı kavramla karşı karşıya kalıyoruz. Yani ses imgesi aynı, kavramlar farklı... Peki, “kova”yı hangi “kova” kavramıyla birleştireceğimize nasıl karar vereceğiz? Burada da “bağlam” konusu devreye girer. Daha önceki yazımın başlığında “bir bağlam etkisi oluşturmaya ihtiyaç duymayan marka ismi” ifadesi bunu anlatmaya çalışıyordu. Burada, “kova”nın bizim marka kavramımızı ifade ettiğini nasıl belirteceğiz? Mesela “kova” derken elimizde bir süt şişesi bulunursa, “kova” diyen süt fabrikasının sahibi olursa, konuşmanın başlarında başka ilgili sözcükler ve cümleler yer almışsa muhatabımızı maddenin ta beşinci anlamına yönlendirebiliriz. İşte tüm bunlara bağlam diyoruz.

Yani, bir konuşma belli bir yerde, belli bir zamanda ve kendine özgü şartlar altında gerçekleşirse, sözler, bu şartlara göre anlam kazanır. Dilbiliminde ise iki tür bağlamdan söz edilir. Birincisine dilbilimsel bağlam (Fr. contexte linguistique, cotexte), ikincisi ise dilbilim dışı bağlam (Fr. extra-linguistique, contexte) diyoruz. Yukarıdaki örnekte fabrika sahibi dilbilim dışı bağlamı (contexte), konuşma içinde yer alan ilgili sözcükler ise dilbilimsel bağlamı (cotexte) oluşturur. Ne mutlu bağlam etkisine ihtiyaç duymayan markalara!..


Dedik ki, aynı dili konuşan bir topluluk olarak öncelikle zihnimizde kavramı yaratıyoruz, sonra da o kavramı ifade eden bir ses imgesi geliştirerek üzerinde uzlaşıyoruz. Marka ismi yaratımında ise, henüz ortada kavram da yoktur. Yani, marka sahibi olarak biz, hem ses imgesini (marka ismini) hem da kavramı (markayı) uzlaşıma dahil etmek için çabalarız. Lansmanlar, reklam kampanyaları, filmler, ilanlar, afişler, her şey, ama her şey öncelikle bunun için yapılır.

Eğer başarılırsa sonunda ne olur? O marka ismi, hedef kitlenin dil kodları arasında yerini alır. Uzlaşım sağlanmış ve marka ismi yeni bir ses imgesi, hatta kavram olarak, sözlüklere girecek ölçüde o dilin mülkiyetine geçmiştir. Eğer bu operasyon Türkçe konuşan bir kitleye yönelik olarak gerçekleştirildiyse Türk dili yeni bir sözcük kazanmış demektir. Yani bence, yabancı kökenli olsa bile artık o sözcük (marka ismi) Türkçe’dir. Şimdi bana kimileri kızacak ama, Coca Cola, Sony, Omo, Sana, Philips, Levi’s, Nestle, Nokia, i-Pod ya da “uzlaşım” barajını aşmış aklınıza gelebilecek tüm marka isimleri Türkçe’dir. Gerçi Arçelik’i, Mavi’yi, Pınar’ı, Ülker’i ve daha pek çok Türkçe marka ismini bile Türkçe sözcük saymayan ve “ağır ol molla desinler” kıvamındaki sözlüklerinde yer vermeyen birçok sözlük yazarı için aşırı radikal bir iddiada bulunduğumu kabul ediyorum, ama Türkiye’de, Türkçe konuşan bir topluluğun dilinde her gün onlarca kez tekrarlanan ve bir iletişim kodu olarak kullanılan bu sözcükleri “dil dışı” görmenin bir kanıtını göstersinler bana... Eğer, bunları Türkçe kabul edecek olurlarsa, bu kez de Coca Cola’nın Türkçe olmadığını söyleyemezler. (İngilizce sözlüklerinizi bir karıştırın bakalım, acaba Coca Cola sözcük olarak yer alıyor mu? Veya başka bir marka ismi...)

Marka isimlerinin, dilin doğal yollardan edindiği diğer sözcüklerden farkı, bir ses imgesi olarak sonradan teklif edilmesi, hatta kavramıyla birlikte teklif edilmesi ve kitlesel “uzlaşım“ sağlanması için de birçok yapay yöntemin kullanılmasından ibarettir. Burada yöntem değil, sonuçtur önemli olan... “Ama efendim, marka ismi dediğin bugün var, yarın yok! Bunları dilin unsurları arasına nasıl dahil edebiliriz?” Kusura bakmayın ama, bu durum, dildeki başka sözcükler için de geçerlidir, hatta bu türden kullanımdan düşmüş sözcükler, sözlüklerde “eskimiş” kaydıyla yine de yer alırlar.

Sadede gelmeye çalışıyorum, umarım geleceğim. (Bu arada “saded” diye bir sözcük biliyor musunuz? Düşmüş. Ama kullanım kalıbı duruyor. Aman ha, “saadete gelmek”le alakası yok bunun!)

TDK’nın yabancı kökenli sözcüklere karşılık olarak yeni Türkçe sözcükler üretmesine de kısaca değinelim. Ben, yabancı kökenli, ama Türkleşmiş sözcüklerin dilden kovulmasına hiç taraftar değilim. Yabancı sözcük, gerçekten Türkleşmişse, yabancılığı kalmamış demektir. Türkleşmek ise, sözcüğün Türk fonetiğine adapte olması, ses imgesi ve kavramın birbirini karşılaması ve geniş bir kitlenin üzerinde uzlaşmış olmasıdır. Yüzyıllar içinde gerçekleşen bu kazanım, bir çırpıda çöpe atılacak kadar değirsiz olabilir mi? Türkçe’ye girmesi muhtemel yeni yabancı sözcüklerin önünü almak için Türkçe sözcük türetilmesini ise kesinlikle doğru buluyorum. Ama bu Türkçe sözcük tekliflerinin, kavram ülkemize girmeden yapılması ve etkin bir yaygınlaştırma operasyonuna tabi tutulması gerekir. Şu anda yapılan beyhude bir çabadan ibarettir. Yabancı kökenli sözcük Türkçe’ye girdikten, hatta Türkleştikten sonra geçmiş olsun demekten başka bir şey kalmıyor çünkü... Bu arada, TDK’nın yeni türettiği sözcükler, dilin kendi iç kuralları doğrultusunda yapılan, ama öncelikle “uzlaşım” için teklif edilen sözcüklerdir. Yani bu da yapay bir müdahaledir. Dilin bünyesine girip girmeyeceği ise “uzlaşım”a bağlıdır. Nitekim, türetilen bazı sözcükler üzerinde uzlaşılmış, bazıları ise toplum tarafından reddedilmiştir.


Yukarıda, dilbilimcilerin çok önemli bir bölümünün, kavramları simgeleştirirken yarattığımız sözcüklerle onları oluşturan sesler arasında bir nedensellik ilişkisinin olmadığını savunduklarını söylemiştim. Yani, bu bilim adamlarının iddialarına göre sesle anlam arasında hiçbir bağ, hiçbir ilişki söz konusu değildir. Ancak, nedensizlik ilkesini kabul etmekle birlikte ses-anlam ilişkisi üzerine biraz farklı görüşler ileri sürenler de var. Tabii sözcüğün tamamen nedenliliğine inanan, sözcüğü oluşturan seslerin, mimetik olarak nesneden izler taşıdığını ve bir anlam içerdiğini söyleyenler de... Ben, nedenlilik kuralına pek katılamamakla birlikte ses-anlam etkileşiminin varlığına inanırım. Kimi bilim adamları bir ses sembolizminden söz ederek dilde sözcüklerin ses özelliklerinden dolayı belirli anlamları iletebileceklerini söylerler. Dilbilimde, sadece ses sembolizmi (phonetic symbolism, sound symbolism) değil, ses anlam bilimi (phonosemantics) adı verilen disiplin üzerinde çalışanlar da olmuştur. Bir de ses estetiği (phonoaesthetics)
denilen bir şey var ki, burada inceleme konusu olan, Emel Sayın’ın ses güzelliği değildir. Yani kısaca, sesin anlamı nasıl oluşturduğu ya da hangi seslerin ne tür anlamları desteklediği dilbilimin konuları arasında yer almıştır.

Bu bağlamda, mesela ‘t’ ve ‘d’ seslerinin söylenişinde oluşan dudak hareketinden dolayı bu sesleri “hor görme” ve “tiksinti” anlatan, ‘t’, ‘k’ ve ‘r’ seslerini “saldırgan” sesler olarak tanımlayan dilciler olmuştur.

Seslerin anlam değeri, çok eskiden beri dil bilimi ile uğraşanların merak konusu olmuştur. Meselâ İbraniler, ünlüleri seslerin ruhu kabul etmişler; Grekler, seslere hareketlilik, akıcılık, çarpınma, kayma, içerilik, derunilik gibi nitelikler yüklemişlerdir. Greklere göre /i/ ile yapılan kelimelerde bir hafiflik, bir şeyin arasından geçip gitme kabiliyeti, /a/ ve /e/ ile yapılanlarda uzunluk ve büyüklük, /o/ ile yapılanlarda yuvarlaklık kavramları bulunmaktadır (Üçok1951: 81). Üçok’a göre uzağı gösteren işaret zamiri şu kelimesinde işaret edici unsur /u/ ünlüsüdür. Çünkü “u vokalinin oynaklanmasında dudakların durumu dışa doğru bir istikamet göstermektedir.” (Üçok 1951: 82). Üçok, özellikle yansımalardaki ünlüler arasında, zihnimizde bıraktıkları intibalar bakımından çok ince farklar bulunduğunu, bu sebeple de birinin yerine diğerinin kullanılamayacağını belirtir. Meselâ bir top atışı bim büm şeklinde ince ünlülerle değil, bum (bım) şeklinde kalın ünlülerle anlatılabilir. /A/ ile /ı/ arasındaki anlam nüansını da gacırdamak ve gıcırdamak kelimeleriyle açıklayan Üçok, /a/’nın daha ağır, daha büyük, /ı/‘nın ise daha hafif, daha küçük bir gürültüyü anlattığını, ağır demir bir kapı gacırdar, fakat dişler gıcırdar ifadesi ile örneklendirir (Üçok 1951: 83).
...
/U/ ünlüsü, dudakların büzülmesiyle çıkarılan dar-yuvarlak bir ünlüdür. Oluşumunda alt ve üst çeneler birbirine yaklaşır. Hoşa gitmemeyi, beğenmemeyi, küçümsemeyi, umursamamayı ifade eden burun kıvırma hareketi sırasında dudakların aldığı şekil ile /U/ ünlüsü çıkarılırken dudakların aldığı şekil aynıdır. Yine benzer duyguları anlatan dudak bükme hareketinde de /U/ ünlüsünün çıkarılışında olduğu gibi dudaklar büzülür ve bu sırada alt ve üst çeneler birbirine yaklaşır. Bu yakınlık, bize /U/ ünlüsünün /A/…/U/ ses düzenli tekrarlardaki anlam değerinin tesadüf olmadığını anlatmaktadır. Beden dili üzerinde çalışanlar korku, öfke hiddet tiksinti, üzüntü, mutluluk, sevinç gibi duyguların yüzde, kaşta, alın bölgesinde, göz kapaklarında ve ağız kısmında değişikliklere yol açtığını ve bu duyguların çeşitli kültürlerde ortak yüz ifadeleriyle aktarıldığını belirterek, bunun beden dilinin evrenselliğine bir işaret olabileceğini ileri sürerler. Duygularımızı anlatan ah, of, oh gibi kelimeler de sözlü dil ile beden dili alanlarının birbirine yakınlığını göstermektedir (Schober 2007: 27, 40, 41, Baltaş 1992:48). (Leyla Karahan, Tekrar Gruplarında Ünlü Düzeni-Anlam İlişkisi Üzerine Düşünceler)


Bir de çağrışım konusu var tabii... Çağrışım düşüncesi; Platon’dan Aristoteles’e, klasik felsefeden psikolojiye, daha sonra da deneysel psikolojiye uzanan disiplinler zinciri içinde incelenegelmiştir. Dilbilimin konularından biri de sözcüklerin fonetik ve semantik çağrışımları üzerine yoğunlaşmıştır.

Düşüncelerin, çeşitli etmenler (neden, etki, yer, zaman, sonuç) bakımından aralarında bulunan bağıntılar (birlik, benzerlik veya karşıtlık) sayesinde birbirini hatırlatmasına çağrışım diyoruz. Yer (mekan) olarak birbiriyle bütün veya birbirine yakın olan şeylerden oluşan düşünceler birbirlerini çağırdıkları gibi zamansal yakınlık ya da ardışık algılardan oluşan düşünceler de birbirlerine bağlanırlar. Birbirine benzeyen veya birbirinin karşıtı olan tasavvurlar da aynı şekilde karşılıklı olarak birbirlerini davet ederler.

Dil üzerinden bazı örnekler vermek isterim. Mesela Opel’in bir modeline, HP’nin bir bilgisayar serisine, General Electric’in bir MR makinesine isim olarak verdiği Vectra, sanırım Yunanca’da vektör anlamına gelen bir sözcük... Ama fonetik yapısı itibariyle, vektörle birlikte elektron, elektronik, elektrik gibi, marka adı olarak kullanıldığı sektörler açısından olumlu denilebilecek sözcükleri çağrıştırabiliyor. Sözlükte karşılığı olmayan ve marka adı olarak yaratılmış sözcüklerin fonetik çağrışımları bu bakımdan çok önemlidir. Yine mesela karşıtlık ilkesi gereği ateş sözcüğü suyu çağrıştırabilir. Kilise, mekansal yakınlık nedeniyle çanı davet edebileceği gibi, zamansal birliktelik durumu, perşembe dendiğinde evlendiğiniz günü hatırlatıverir.

Tamam, yorulduğunuzu biliyorum, sona yaklaştık. (Ben de yoruldum, çünkü yazılarımı öyle ara vere vere değil, tek seferde yazar, bitiririm.) Ama, galiba sağlam bir subasman oluşturduk. Şimdi bunun üzerine gökdelen bile çıkarız!

Tabii ki şaka yapıyorum, o gökdeleni artık siz çıkacaksınız. Birkaç maddeyle bitiriyoruz:
1.
En önemli konu, dildeki ses imgesi, kavram ve bunların birbiriyle ilişkisi konusundaki uzlaşım... Çünkü bu temel bilgi önümüzü açacak.
2.
Marka ismi bir ses imgesi, marka da bir kavramdır.
3.
Yabancı ve yabancı kökenli sözcüklerin Türkçe’ye girmesini onaylıyor değilim. Hatta üzülüyorum. Ancak, olgular karşısında soğukkanlılığı yitirmek hiçbir yararlı sonuç getirmez/getirmiyor.
4.
Fonetik konusuna özel bir önem verdiğimi ve o bölümü uzattığımı farketmişsinizdir. Yabancı bir sözcüğün Türkleşmesinin en önemli kriterlerinden biri ses özellikleridir.
5.
Koşullara ve beklentilere göre, ister yabancı sözcüklerden yararlanarak, ister Türkçe ek ve kökleri kullanarak yepyeni marka isimleri yaratabiliriz. Türkçe’nin fonetik yapısına uygun olmak kaydıyla, hiçbir destek almadan, sadece çağrışımlarla besleyeceğimiz yeni ses imgeleri (nedensizlik kuralı) yeni kavramların (markaların) karşılıkları olabilirler. Yeni ve özgün ses imgeleri yaratmak için istediğiniz yöntemi (mesela anagram) kullanabilirsiniz, ama sonuçları önemsemek, değerlendirmek ve çözümlemek zorundasınız.
6.
Marka ismini yaratırken nedensizlik kuralına müracaat etmeniz önünüzü açar. Fakat ses ve anlam çağrışımlarını, hatta ses ve anlamın birbiriyle ilişkisini mutlaka dikkate almalısınız.
7.
Dillerin oluşumu aşamasında, zaten var olan zihinsel tasavurlara, yani kavramlara nedensiz olarak ses imgeleri yaratılmış, yazı icat edildikten sonra da üzerinde uzlaşılan ses imgesi yazzıyla ifade edilmiştir. Marka yaratma sürecinde ise, bir kavram olarak marka öncelikle yaratıcısının zihninde oluşur. Daha sonra bu kavrama (markaya) bir ses imgesi olan marka ismi üretilir. Sonra da bu marka ismi yazıya (logo) dökülür. Sözcüklerin oluşumuyla marka yaratma sürecindeki en önemli fark, hem kavramın (marka) hem de marka isminin (ses imgesi) hedef kitleye bir arada teklif edilmesi ve aynı anda “uzlaşım” talep edilmesidir.
8.
Marka iletişimin ilk adımı, kitleyi bu “uzlaşım”a davet etmek ve “uzlaşım”ı sağlamak için gerekli her türlü desteği vermektir.
9.
TDK’nın, hem de Türkçe’nin kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir biçimde ürettiği sözcüklerden nasıl tutmayanlar olabiliyorsa, marka isminin tutmama ihtimali de her zaman vardır. Bu nedenle ön araştırmalar ciddiye alınmalıdır.
10.
Marka isminin, hiçbir bağlam etkisine ihtiyaç duymadan, ilk söylendiğinde marka kavramına götürmesi ve (mesela) sözlüklerde tek anlam olarak yer alması ulaşılabilecek en iyi sonuçtur.
11.
Marka isminin, eğer başka dillerin konuşulduğu topluluklarda da kitlesel uzlaşıma dahil olmasını istiyorsak, ses imgesinin fonetik özelliklerinin en geniş kitlenin telaffuz yeteneklerine uygunluğunun güvenceye alınması şarttır. Tipografik özellikler de önemlidir ve mesela sözcük içinde Türkçe karakterlerin yer almaması uygun olacaktır.
12.
Eğer sözcük türetme yeteneğimizi geliştirirsek, Mashattan gibi abukluklara yönelmeden de, hedef kitlenin o abukluklardan aldığı etkiyi sağlayacak ses imgeleri yaratabiliriz.

Vallahi yoruldum, hadi on üç, on dört diye diğer katları siz çıkın. Nasıl olsa subasman sağlam!

Güncelleme [ 30 EKİM 2008, PERŞEMBE ]

Yeni öğrendim. Kodak, tam da benim önerdiğim şekilde yaratılmış bir marka ismiymiş. Hem de yüz yıl önce...

George Eastman’ın, “K güçlü ve keskin yapısından ötürü favori harfimdir. K harfi ile başlayıp biten birçok kelime kombinasyonundan vardım Kodak ismine.” şeklindeki ifadesiyle yukarıdaki yazıda aktarılan “K” ile ilgili tespitin örtüştüğünü de söylemek isterim.

Burada...