28 Şubat 2008 Perşembe

| Bu çay değil ki, yeşil çay!

2005’in sonunda kaleme aldığım “Marka odaklı bir özelleştirme yaklaşımı önerisi: Bir türlü özelleştirilemeyen Çaykur” başlıklı yazımda “Çaykur, ne kadar hak ettiği çok tartışmalı olan itibarının saltanatını hala pazarda sürdürüyor. Geniş ve hantal gövdesiyle pazara oturmuş, pazarın önemli bir bölümünü doldurmuş bulunan Çaykur, rekabet fırsatları konusunda eşitliği bozduğu için de pazar bir türlü olgunlaşamıyor.” diye yazmıştım.


Bu yazımın yayımlandığı tarihten sonra pazarda çok büyük değişiklikler olmadı. Sabancı Grubu Deren’le iddialı, fakat başarısız bir deneme yaptı, Doğuş Çay ise, belki dökme çay pazarındaki ikinciliğini pekiştirmiştir. Ancak, aradan geçen iki buçuk yılın ardından bir tahminim gerçekleşti ve Coca Cola Company, bitkisel ve fonksiyonel çay pazarının lideri Doğadan’ı satın alarak bu pazara girdi. Şöyle yazmıştım: “Bugün Çaykur’la rekabet edebilecek güçteki tek marka olan Lipton, pazardaki ağırlığını kazanç marjları yüksek poşet çaylara odaklamış durumda... Bu nedenle de Çaykur’un hakim olduğu alana girmeyi, sanırım pek avantajlı görmüyor. Yarın bu kararından vazgeçebilir, ‘low cost’ stratejisiyle pazarda önemli bir aktör haline gelebilir. Veya buna Çaykur’la çok rahat rekabet edebilecek bir uluslararası güç girişebilir. Bu durumda Çaykur, burada saymaya gerek duymadığım ciddi zaafları nedeniyle pazardaki gücünü kaybedebilir.”

Şimdi soru şu: Doğadan, bu çıkışıyla Çaykur’un ya da pazarda iddialı diğer dökme siyah çay markalarının pazarından ciddi bir pay kapabilir mi?

Çay sektöründe önemli bir konuma sahip bir arkadaşım bu soruya olumlu cevap veriyor. Ben ise bu kadar kolay evet diyemiyorum. Hatta aramızda birazcık iddialaştık bile!

Maddeleyelim:
1.
Coca Cola Company, tabii ki çok güçlü bir şirket... Pazarda, gücünden kaynaklı operasyonlar yapabiliyor. Doğadan Siyah Çay’ı da pazara “push” edebilir. Buna karşılık pazarın “pull” edip etmeyeceğini bekleyip görmek gerekiyor. Su taklidi Turkuaz’da yaşanan başarısızlığı unutmayalım!
2.
Doğadan, marka adını kategoriden alıyor. Bu ölçüde jenerik ve herkesin kullanabileceği adlar, özgün marka kimliğinin yaratılması noktasında ciddi zaaflar oluşturuyor. Nitekim, bitkisel çay ürünlerine sahip bir de Doğa markası var. Aynı zaaf onun için de geçerli, ama çok daha geniş bir ürün yelpazesine sahip olan Doğa, odağı daraltıp bitkisel ve fonksiyonel çaya biraz daha fazla vurgu yapacak olsa Doğadan’ın marka algı gücünü darmadağın edebilir ve o tarafta oluşmuş müktesebatı kendi tarafına devşirebilir.
3.
Buna rağmen, siyah çaydaki temel sorun bu zaaftan kaynaklanmıyor. Tam tersine, Doğadan’ın bitkisel çay pazarındaki liderliği ve tüketici nezdindeki marka algısının tamamen burada billurlaşmış olması siyah çaydaki ciddiyetini ve güvenilirliğini gölgeliyor. Nitekim, bu pazarda oluşmuş yargılar kolay parçalanamıyor. Yine sözünü ettiğim yazıda şöyle bir tespitte bulunmuştum: “En itibarlı özel çay markaları bile Rize, Filiz, Harman gibi altmarkalarıyla Çaykur’u taklit etmekten kendini alamıyor. Türk tüketicisinin bir dönemki Şahin, Doğan, Doğan görünümlü Şahin tutkusu gibi irrasyonel bir talep bu... Ama böyle şeyler oluyor, ne yapalım?” Bakın, ne Çaykur ne de Çaykur’dan sonra pazar ikincisi olan Doğuş Çay, demlik ve fincan poşetlerde Lipton karşısında varlık gösterebiliyor. Lipton da dökme çay pazarında bu iki aktörle yarışamıyor. Büyük ölçüde markalarla ilgili yargılardan kaynaklı bir sonuç bu... Pazarın büyük bir bölümü Lipton’un dökme çayına, Çaykur ve Doğuş’un ise poşet çaylarına itibar etmiyor. Şimdi tüketici, bitkisel ve fonksiyonel çayda uzmanlaşmış ve haklı bir itibar kazanmış Doğadan’ın siyah çayına niye itibar etsin ki?
4.
Ali Saydam’ın pek hoşuna giden yemyeşil renk kodlamasından da (color coding) anlaşılacağı gibi Doğadan Siyah Çay’ın marka kimliği (brand identity), markanın ana kategorisine ve adına yaraşır biçimde tamamen doğallık ve tazelik (freshness) üzerine inşa edilmiş. Türk, hatta dünya çay tüketicisinin algısında çay bu değil ki... Bu, yeşil çay! Evet, gücünüz varsa iteklemeyle (pushing) zihinlerdeki kodlamaları da değiştirebilirsiniz, ama çay pazarının kendine özgü koşulları buna ne kadar imkan verir, oldukça kuşkulu... Ayrıca, kurbağa ve taş hesabını da Coca Cola Company benden çok daha iyi yapar!

Yani, bir öngörüm gerçekleşmiş ve uluslararası bir güç pazara girmiş olsa bile, bence şu anda diğer aktörler için korkulacak bir şey yok. Ama hiç kimse için, çay pazarına adım atmış bir gücün hatalarını sürdüreceğine dair bir güvence de yok!

Evet dostum, bir yıl sonra görüşelim.

Güncelleme [ 7 MART 2008 ]

Galiba dostumun işi zor! Siz üşenip bu yazıya yapılmış yorumları okumuyor olabilirsiniz. Bu nedenle Güven Borça ve Serdar Öner’in yorumlarının bir bölümünü öne çıkaracağım. Ama önce Ali Atıf Bir’in bugünkü köşesinde yer alan, yukarıdaki görüşlerle paralellik kurmakta pek zorlanmayacağınız “Doğadan’ın işi zor” başlıklı yazısını alıntılıyorum:

Coca-Cola sektörün bitki çayı, yeşil çay algıları yüksek markası Doğadan ile siyah çay pazarına girdi... Yeşil çay bahçelerinden evlere gelen yeşil çay yaprağı görüntüleriyle Türk halkını “doğadan” gelen çay konusunda ikna etmeye çalışıyor. (Reklamda o kadar çok yeşil var ki hâlâ bazıları Doğadan’ın siyah çay olduğunu algılayamadı.) Reklam her zamanki Coca-Cola reklamları kalitesinde... Ama şu var ki reklamın dediği doğru dürüst bir şey yok... Sadece imaj reklamı... Niye Türk halkı dökme çayda Çaykur konforundan vazgeçsin! Niye sallama ve poşette Lipton alışkanlığını bıraksın...

Hele de ortada Sinan Çetin gibi “Güzel Çay” diyen de bir ünlü yoksa niye insanlar Doğuş almaya devam etmesin... Belli ki Coca-Cola Company dağıtımdaki Coca-Cola etkisine güveniyor. Satış noktalarına gizli gizli “Çay almazsan Coca-Cola da yok” diyecek. Raflar Doğadan çay dolacak... Herkes Doğadan içecek... Ama çay pazarı böyle çalışmıyor. Tüketici dirençli... Coca-Cola çay pazarını iyi incelememiş... İşi çok zor... Umarım Doğadan siyah çayın sonu Turkuaz su gibi olmaz. Onu da kanala ittirmişlerdi ama tüketici “kuyu” suyu diye reddedince ortaya koca bir marketing fiyaskosu çıktı... İkinci fiyaskoyu önlemek için doğru konumlandırma şart!

Serdar Öner’in yorumu:

Selim Bey, aynen katılıyorum. Coca-Cola’nın Doğadan’ı aldığını duyduğumda, benim de aklımdan aynı şeyler geçti, paket, logo ve marka olarak, Doğadan için müşteri algısı çok farklı bir noktada. Bu algıyı değiştirmeye çalışmak, yeni bir marka yaratmaktan daha zor bence. Coca-Cola bu alana girmek istiyorsa, aynı şirketin tecrübesini satın alarak, ama yeni bir marka ile bu alana girebilirdi.

Güven Borça’nın yorumu:

Bu Doğadan Çay konusunda biraz tereddütte kalmıştım ama senin yazını okuyunca biraz daha netleştim Sevgili Selim.

Beni de yanında iddiaya dahil edebilirsin. Belki de Faruk Malhan imzalı şık bardaktan etkilendim.

Bir de şu var; evet, küresel devler yerel pazarlarda ilk kez bir şey denediklerinde genelde dayak yiyorlar, (Bkz. P&G, Frito Lay, Danone...) ama öğrenme/düzeltme kapasiteleri ve hata kaldırma bütçeleri yüksek olduğu için zamanla üstesinden geliyorlar. Tabii ki bu bir seferde olmayabiliyor.

Örneğin Coca Cola'nın Turkuaz sonrası yaptığı Damla'nın ne şişesi bir su şişesine benziyor, ne de etiketi...

18 Şubat 2008 Pazartesi

| Mimari, endüstriyel tasarım, basın, sinema ve... Disiplinler arasında yalpalayan grafik tasarımı!

Üzerinden on yıl geçmiş olmalı... Bir büyük kentimizin ilk AVM projesi üzerinde çalışan önemli bir mimar grubu bizi de yatırımcıyla tanıştırmak istediklerini söylemişlerdi. İş daha proje safhasında olmasına rağmen, yatırımcı, görsel kimlik ve tanıtım konularıyla ilgili olarak bir an önce çalışmalara başlanmasını istiyormuş. İlginç tabii... [FOTOĞRAFLAR: CARL ROOT]


Oysa bu işler genelde en sona, yani yumurtanın kapı ağzına gelip dayandığı ve sabırsızlıkla beklediği zamanlara denk getirilmez miydi? Bu tavır, bizim mimar arkadaşların, daha doğrusu abilerin de hoşuna gitmiş olmalı ki, bizi heyecanla arayıp “Şu gün, şu saatte, şuraya gidiyoruz. Uçak biletlerini aldıracağız, kaç kişi gelirsiniz?” diye sordular. İşler çok yoğundu, ama gerçekten çok saygı duyduğum mimar dostları geri çevirme imkanı da yoktu. Fazla adam harcamayalım düşüncesiyle yalnız gitmeye karar verdim.

Gittik. Projeye gösterilen özen, şantiye ofisinin şıklığından bile belli oluyordu. Zaten seçilen mimari ekip de Avrupa’da ve birçok Orta Doğu ülkesinde büyük işlere imza atmış, onlarca ödülün sahibi insanlardan oluşuyordu.

Proje maketi toplantı odasındaydı. Perspektifler de Avrupa’dan bir profesyonele yaptırılmıştı. Her şey tek kelimeyle mükemmel görünüyordu.

Bizim bu toplantıya katılmamız, projeyle ilgili bir kritik yapmaktan çok, işin ruhunu kavramamız ve ona göre bir marka ismi ve görsel kimlik çalışması yapabilmemiz amacını taşıyordu. Daha çok dinledim ve yalnızca sorulan bazı sorulara kendimce cevaplar verdim. Havalandırma borularının nerelerden dolaşacağı, insan sirkülasyonunun nerelerde yoğunlaşacağı veya yürüyen merdivenlerin istikametleri konusunda ne söyleyebilirdim ki zaten? AVM’lerle ilgili uzmanlık gerektiren bazı hususlarda yeni şeyler duyuyor ve öğreniyordum yalnızca...

Ben, genellikle bilgilendirme toplantıları esnasında, yani daha oradan ayrılmadan işi kafamda canlandırırım. Döndüğümde de sağlamalarını yaparım.

Yine kendimce birtakım kurgulamalar yapıyorum, ama işi bir türlü kafamda oturtamıyorum. Soracağım, ama göremediğim bir şeyler olabilir düşüncesiyle çekiniyorum.

Sonunda biraz temkinli bir ses tonuyla “Logoyu nerede tasarladınız?” diye sordum. İlk tekpi “Ne logosu?” şeklinde bir karşı soruyla geldi. Tamam, anlaşıldı ki bu düşünülmemişti bile... “Bu alışveriş merkezinin bir ismi olmayacak mı, bu isim binanın üzerinde yer almayacak mı?” diye sorunca önce derin bir sessizlik oldu, ardında “Tabii ya, nasıl da atladık?” anlamına gelen tebessümler...

Aslında yatırımcının önünde bu soruyu sormam densizlikten başka bir şey değildi. Yani toplantıdan sonra doğrudan mimarlara sorabilirdim. Allahtan özgüven sahibi insanlardı da hiç problem etmeden çözüme yönelik arayışlara giriştiler. Bir iki öneri ortaya atıldı, ama orada hızlı bir çözüm bulunamayınca üzerinde daha sonra çalışacaklarını söylediler.

Sonrasında sorun gerçekten de mükemmel bir biçimde çözüldü.

Hem beklentiler hem de alışkanlıklar açısından baktığımızda böyle aksaklıklar olabiliyor. Kimseyi suçlamak ve rencide etmek niyetinde değilim. Mesleği mimarlık olan hiç kimseden bir grafik tasarımcı bakış açısına, deneyim ve birikimine sahip olmasını bekleyemeyiz. Sadece şunu beklemek hakkımızdır ki, bir mimari projede ürün kimliğinin önemli bir parçası olabilecek hiçbir unsur ihmal edilmemeli, gerektiğinde işin uzmanlarından destek alınması noktasında çekingen davranılmaması gerekir.

Bir mimari eserde, o eserin fonksiyonlarına göre çeşitli grafik unsurlar yer alabilir; bir apartmansa adı, bir alışveriş veya iş merkeziyse yine adı ve tüm yönlendirme panoları, mağazaysa tüm ‘branding’ uygulamaları gibi... Dediğim gibi, buralardaki grafik ihtiyaçları doğru bir biçimde karşılamayı bir mimardan elbette beklemeyelim, ama işin ağır yükünü ve çözümü grafik tasarımcıya da yüklemeyelim. Hatta bir mimarın, mimari tasarımı da ilgilendiren bir çözümü grafik tasarımcıya emanet etmesi de anlaşılır bir şey değildir. Bu noktada elbette bir işbirliği modeli geliştirilmelidir ve görev tanımları net bir biçimde yapılabilmelidir.

Bu örnekte, sonuç itibariyle eserin sahibi mimardır ve işe mimari tasarım açısından bakıldığında grafik tasarım mimariyi tamamlayan bir unsurdur. Mimari bütünlüğü sağlayan grafik tasarım ürünü ise kendi başına bir eser olarak ele alındığında sorumluluk sahibi grafik tasarımcıdır.


Kabul etmemiz gerekir ki, bu bir sorundur ve çözümü için ilkeleri sağlam bir işbirliği modeli oluşturmak gerekecektir. Bunu, yasa veya kararnamelerle gerçekleştirmek mümkün olmadığına göre bu yönde bir anlayışın gelişmesini dilemekten başka yapacak bir şey de yoktur. Zaten bu yazı da bu anlayışın gelişmesi amacına hizmet etmek üzere kaleme alınmıştır.

Yine örneklemelerle devam edecek olursak, mimari tasarımla grafik tasarımın yoğun olarak kesiştiği alanlardan birisi fuar standları türünden çalışmalardır.

Mesleğim nedeniyle çok sık muhatap olmak zorunda kaldığım tedarik alanlarından biridir bu... Standları tasarlayan mimarlar, bu işin tanıtım kapsamında olduğunu bildiklerinden, öyle logo veya diğer ‘branding’ enstrümanlarının unutulması gibi bir durum söz konusu olmaz, ama sonuçlar konusunda yine bir vahametin yaşandığı kesindir. Eğer arada bir reklam ajansı veya sorumlu bir grafik tasarımcı yoksa, mimar, firmadan, hatta firmanın web sitesinden elde ettiği logo ve diğer enstrümanları öylesine savrukça kullanır ki, neredeyse kendi tasarladığı eseri müthiş grafik katkılarla berbat etme işini kendi elleriyle gerçekleştirir. Unsurların birbiriyle organik uyumu gibi bir duyarlılık daha baştan tasarımcının gündeminde olmadığı için, öncelikle kendi uzmanlığı kapsamı içinde olan standı tasarlar, ardından da “branding” enstrümanlarını serpiştirmeye kalkışır. Bunu yaparken de öyle cinayetler işlenir ki, mesela logo için ayrılmış alan, logonun proporsiyonu için uygun olmadığından eciş bücüş, üstten veya sağdan soldan bastırılmış, yamultulmuş elemanlar arz-ı endam etmeye başlar.

Diyorum ki, güzel kardeşim, eğer bir grafik tasarımcıdan destek almak gibi akıllıca bir yol seçseydin, hem grafik tasarımı adına cinayetler işlemez hem de kendi eserini berbat etmemiş olurdun.


Bir vaka anlatmama daha izin verin. Doksanlı yılların sonu... Uydu telefonu ve uydu takip teknolojileri konusunda faaliyet gösteren, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Güney Asya’da pazarı olan bir Türk şirketi müşterimiz olmuştu. Şirket, yurt dışına pazarlamak üzere sabit uydu telefonları üretimiyle ilgileniyordu ve bu telefonların endüstriyel tasarımları da Türkiye’de yapılıyordu. Tasarımlar yapılıyor, biz de üzerindeki yazıları, işte o bildiğiniz rakamları falan dizayn ediyorduk. Belki bana inanmakta güçlük çekeceksiniz, ama iki vaka birbirinin neredeyse aynısıydı, yani telefona markanın logosunu yerleştirilecek bir alan düşünülmemişti. Ciddi maliyetleri olan enjeksiyon kalıpları yapılmış, epeyce mesafe alınmış bir iş, gelip grafik tasarımcının bir mucize yaratması beklentisine takılıp kalmıştı.

Türkiye’de süreli yayın, özellikle de gazete tasarımı konusunda daha önce burada bir yazım yayımlanmıştı. Aynı sorunun bu alanda da yaşandığını görüyoruz. Türk grafik tasarımının geldiği nokta, oluşan deneyim ve entelektüel birikimin gazetecilik alanına tam anlamıyla yansıdığını söylemek mümkün değildir maalesef.

Televizyon kanalları için dışarıdan siparişle üretilen görsel kimlik ve hareketli grafikler konusunda bir çizgi yakalandığını söylemek gerekiyorsa da, gündelik ihtiyaçların giderilmesi noktasında içeriden üretilen elemanların, yine benzer sorunları taşıdığını görüyoruz. Konumuz grafik tasarımı olduğu için, buralarda yaşanan dil ve imla sorunlarına hiç girmiyorum bile...

Dizi sponsorları logolarının ekrandan akarken nasıl sağından solundan, altından üstünden yamultuldukları gözünüzden kaçmıyordur. İşin ilginci, bu logoların sahipleri de bu deformasyonlara seslerini çıkarmıyorlar.

Sinema filmi afişlerinde de artık belli bir seviyeyi yakaladığımızı, en azından grafik tasarımı adına bir duyarlılığın yerleşmeye başladığını gözlemleyebiliyoruz. Tabii ben, daha çok reklam filmi konularına yakın olduğum için, bir filmde işin içine tipografi girdiğinde muhteşem eserler üreten yönetmenlerin nasıl çuvalladıklarına çok tanık oldum.

Yönetmenin akıllısı, bir grafik tasarımcıdan destek almayı seçerken, her şeyi ben bilirim edasında olanların, kendi yarattıkları güzellikleri kendi elleriyle nasıl kirlettiklerini ekranlardan sizler de görüyorsunuzdur.

Grafik tasarımcı, tabii çuvaldızı kendine batırmaktan da kaçınmamalıdır. Bu yazıda bu taraftan o taraflara doğru bir göz attık; o taraflardan bu tarafa bakıldığında neler görünüyor acaba?

Evet, tekrar “işbirliği” diyorum...

16 Şubat 2008 Cumartesi

| “Bizler sosyal ağlarımızı oluşturuyoruz ve sonra sosyal ağlarımız bizi şekillendiriyor.”

Bazıları bağlantılı doğar, bazıları bağlantılar kurmayı başarır, diğerlerinin ise hâlâ bağlanmış olmadıkları için kendilerine güveni yoktur. Herkes sosyal ağlarla birbirine bağlanmıştır. Her bir birey başka bir kişinin sosyal ağında bir düğüm ya da merkez olarak bulunmaktadır. Yaşantımızın kalitesinin büyük bir kısmı sosyal ağlarımızın kalitesinden etkilenmektedir. Yaşam standardımız, sosyal ağlarımızın standardına bağlıdır. Marshall McLuhan’ın Küresel Köy isimli kitabındaki dediklerini uyarlarsak “Bizler sosyal ağlarımızı oluşturuyoruz ve sonra sosyal ağlarımız bizi şekillendiriyor.” [FOTOĞRAFLAR: CHEMA MADOZ]


Sosyal ağların yaşamdaki önemini ifade eden yukarıdaki paragraf, Strategy Business dergisinde yayımlanan “Network Theory’s New Math” isimli makaleden alıntılanmıştır. Ben ise bunu, size biraz sonra aktaracağım bir makaleden alıntıladığım için alıntının alıntısı oldu.

Söz konusu makalede de yer aldığı gibi McLuhan, toplumu değiştiren önemli buluşlara dair çağları; insanların konuşmayı öğrendiği ve yazının bulunmasına kadar geçen oral çağ, matbaanın bulunmasıyla başlayan görsel çağ ve elektronik basının icadıyla başlayan hem oral hem işitsel hem de görsel çağ olmak üzere üç evrede inceler. Ne yazık ki kendisi dijital çağa yetişememiş, ama bu çağla ilgili bazı öngörülerde bulunmuştur.

Bildiğiniz gibi İnternet, özellikle Web 2.0’a kadar kendinden önceki mecraları bir şekilde taklit etmiş, yukarıdan, tek yanlı ve asimetrik iletişim ortamı olarak gündemimize girmiştir. İnternet’in icadı ne kadar devrim niteliği taşıyorsa, onun, Web 2.0’la birlikte gerçekten etkileşimli, eşdüzeyli ve simetrik bir iletişim ortamına dönüşmesi de aynı ölçüde devrim niteliği taşımaktadır.

Sanal ortam; kitap, gazete, radyo ve televizyon gibi ortamlardan farklı olarak, bizim dışımızda değil, bizi içine alan bir ortam... Aslında bu yönüyle daha da büyük bir devrim olma niteliğini fazlasıyla hakediyor. İnternet, coğrafi sınırları ve zaman kısıtlarını ortadan kaldırmasına, içindeki sınırsız renkliliğe ve işitsel, görsel ve oral imkanlarına rağmen, pazaryerleri, mabetler, hamamlar, kıraathaneler, düğünler, bağbozumu şenlikleri, arastalar vb. gibi geleneksel ortamlarla bir yanıyla benzerlik gösteriyor. Geleneksel ortamlarda da insanlar, aynen sanal ortamda olduğu gibi, hem ortamın bizzat içinde bulunuyor hem de birbirleriyle etkileşimli, eşdüzeyli ve simetrik iletişim imkanlarını yaşıyor durumunda değiller miydi?


Ben, konuyla ilgili taşıdığım birkaç düşünce kırıntısını aktarmaya son vererek, sözü bilim insanlarına bırakayım. Çünkü, üzerinde çok çalışılması gereken bu devrimi izah etme işinin altından ancak bilim kalkar.

Tabii ki bu konu üzerine araştırma ve incelemeler yapılıyor, çok fazla kitap ve makale yayımlanıyor. Ben sizi, sağolsun, yazdıklarından beni her zaman haberdar etme inceliğini gösteren Yrd. Doç. Dr. Ferah Onat’ın, mesleki olarak da bizi ilgilendiren iki makalesiyle buluşturacağım. Bunlardan biri Yaşar Üniversitesi öğretim görevlileri Dr. Özlem Alikılıç ve Yrd. Doç. Dr. Ferah Onat’ın birlikte çalıştıkları “Bir Halkla İlişkiler Aracı Olarak Kurumsal Bloglar” isimli makaleleri... Yine iki hocanın daha yakın tarihli makaleleleri ise “Sosyal Ağ Sitelerinin Reklam ve Halkla İlişkiler Ortamları Olarak Değerlendirilmesi” başlığını taşıyor.

Yukarıdaki benim kırıntılara gelince... Bir bilim insanı o görüşleri destekleyene kadar fazla itibar etmeyin!

10 Şubat 2008 Pazar

| Buyrun, burdan okuyun!

PAZARLAMA KARNAVALI GELENEĞİ, PAZARLAMA VE REKLAM BLOGLARININ KATILIMIYLA SÜRÜYOR. GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ BU HAFTANIN EV SAHİPLİĞİNİ DE BEN YAPIYORUM. KARNAVAL, GEÇTİĞİMİZ HAFTA İÇİNDE PAZARLAMA VE REKLAM BLOGLARINDA YAYIMLANAN YAZILARIN, EV SAHİBİNİN OLUŞTURDUĞU BİR SEÇKİ ŞEKLİNDE KENDİ OKURLARINA SUNULMASI ANLAMINA GELİYOR. BÖYLECE SİZ, BLOG BLOG DOLAŞMADAN BU YAZILARI DERLİ TOPLU OLARAK TEK BİR ADRESTEN İNCELEME İMKANINA KAVUŞUYORSUNUZ. YANİ SİZ DEĞERLİ OKURLAR İÇİN DERLİYORUZ. BU SEÇKİ, PAZARLAMA BLOGLARI ORGANİZASYONUNA DAHİL BLOGLARDAN VE EV SAHİPLİĞİ SIRASINA GÖRE DÜZENLENMİŞTİR. HADİ BUYRUN, BURDAN OKUYUN! [FOTOĞRAF: DANAPRA]


Pazarlamacı Girebilir’in sahibi Hüseyin, tescilli bir ruh yakalamış, bizimle paylaşıyor. Özgür Emre Öztürk, Microsoft’un Yahoo tutkusunu ve bu tutkuyla ilgili bilmediğimiz bazı ayrıntıları anlatıyor. Zeynep Özata, Marmara Üniversitesi öğrenci kulüplerinden Marmara Community’nin düzenlediği Thinker and Talker Kamp ‘08’i tanıtıyor. BenceWOM’dan Murat Tanören, viral pazarlama ile ilgilenenlerin kaçırmaması gereken bedava bir kitabı duyuruyor. “Tavuklu” reklamların başarısını görünce, TRaumbilDesign’dan Emine Can’ın tavuk olası gelmiş! Film örneklerinin de yer aldığı esprili bir yazı... Pazarlama Cadısı Burcu Tüzün, ironik bir dille “pazarlama gurusu” olduğunu ilan ediyor. Briefistan, Pepsi’nin Amerika’da yayımlanan bir reklamıyla Türkiye’de yapılan PepsiMax reklamlarını karşılaştırıyor. Fatih Taşkıran, Mahnem’de birkaç çılgın Türk’ün uygulamaya koydukları müthiş fikrin ayrıntılarını aktarıyor. Cengiz Çatalkaya, Pazarlama Blogu’nda Osho’nun mutluluk öğütlerini alıntılıyor ve bizlerle paylaşıyor. Alemşah Öztürk, Antifit’te 2008 Web trendlerini bildiriyor. Rüstem Memmedov, Marketing Defteri’nde “AYNA-nı ‘qurtara bilmedik’, heç olmasa ‘Marketing’-i “qurtaraq” başlıklı yazısında Azerbaycan’da yayımlanan Ayna gazetesinin yaşadığı sıkıntılarla ilgili üzüntüerini dile getiriyor. Onur Yüksel, Brand Box’ta sinema derslerinden ürettiği pazarlama çözümlerini anlatıyor. Münteha Mangan, o tanıdık soruyu yeniden soruyor: Marka imajı mı, satış mı? Tunç Kılınç, nefesini kesecek anları Fikir Atölyesi’nde bizlerle paylaşıyor. Hatta bir “mim” olayı kapsamında başka arkadaşlarından da bu anları paylaşmalarını istiyor. Özgü Güder, “Nerde kalmıştık?” sorusuyla geçmiş bir ayın kendi peceresine yansıyan görüntülerini sıralıyor art arda... Markalar&Fikirler’de İbrahim Ulga, etkileyici reklam çalışmalarından bazı hoş örnekler veriyor. Gökçen Karan, kişisel televizyon yayıncılığının geleceğini Mogulus ve GoMedia.Tv örnekleri üzerinden inceliyor. Albümlerden kafasını ve kulağını hiç ayırmayan Murat Kaya, 2007'nin son günlerinde yeni bir albüm çalışmasını duyuruyor. Eren Kumcuoğlu, Ali Saydam’ın tartışmalara neden olan yazısını, “on yıl sonra güldürecek cümleler” tanımlamasıyla değerlendiriyor.

Gelecek hafta, Onur Yüksel’in orada, yani Brand Box’tayız.

6 Şubat 2008 Çarşamba

| Küçük olmanın en büyük avantajlarından biri, büyük düşünme potansiyeline sahip olmaktır

“Küresel kapitalizm, ‘pazarlama’dan sıkıldığı için demokratik pazarlardan çekiliyor (mu?)” başlıklı yazımın sonunda, böyle bir gelişmenin, bizim gibi küresel kapitalizmin periferisinde olanlar için iyi bir şey olup olmadığını bilemediğimi söylemiştim. Yine bilemediğimi söyleyeceğim. Bu yazının başlığını ise birazcık yüreklere su serpmek üzere attım. [FOTOĞRAF: ADMVI]


Başlık bana aitmiş gibi duruyorsa da, aslında Marshall McLuhan’ın büyük bir lafının ters yüz edilmiş halinden ibaret... Büyük laf şu: “Büyük olmanın en hoş yanlarından biri, küçük düşünme lüksüne sahip olmaktır.”

Koca koca adamların nasıl böylesine sade suya tirit fikirlere sahip olduklarını artık öğrenmiş olduk, ama buna takılmayalım. Derim ki, düzü ve tersiyle her iki lafı da ciddiye alın. Bana çok işe yarayacakmış gibi görünüyor. Şimdilik küresel kapitalizmi falan da boşverin, önünüzdeki güncel rekabete bakın.

Lafları birleştirerek tekrar edelim mi?

“Büyük olmanın en hoş yanlarından biri, küçük düşünme lüksüne, küçük olmanın en büyük avantajlarından biri ise, büyük düşünme potansiyeline sahip olmaktır.”

5 Şubat 2008 Salı

| Küresel kapitalizm, ‘pazarlama’dan sıkıldığı için demokratik pazarlardan çekiliyor (mu?)

Arz yetersizdi ve talebe cevap veremiyordu. Satış kolaydı, üretebilmek yetiyordu da artıyordu bile... Sonra bant sayısı arttı, bantlar hızlandı, arz fazlalaştı. Satış zorlaştı. [FOTOĞRAFLAR: VLDR]


Küresel kapitalizm, karakteri icabı tekelci konumunu tahkim etmişti, rekabet yok sayılırdı, ama talebin daha da artırılması, yani talep yaratılması gerekirdi. Barınan, karnı doyan, cinsel ihtiyaçlarını karşılayan, yani biyolojik olarak yaşamını sürdürmeyi beceren insana, içgüdüsel ihtiyaçlarının üstünde bir şeyler arz etmek gerekiyordu.

Bunu, ancak pazarlama yapabilirdi. Pazarlama icat olunca, tekelci tahkimat daha bir güçlendi. Bu gücünü hâlâ belirli endüstrilerde sürdürüyor.

Doğrusu, kapitalizm serbest pazar yanlısı görünmesine rağmen serbest pazarlardan pek de hazzetmezdi. Pazarların nisbi olarak demokratikleşmesi ve kapitalizmin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan nedenler işin tadını kaçırıverdi.

Üff, bu pazarlar sıkıcı olmaya başlamıştı artık. Pazar lideri bile olsanız küçük aktörler sektörü kârsızlaştırıyor, zamanında ‘marka’laştırılmış olan temel ihtiyaç maddelerinin emtialaşmasına dahi yol açabiliyorlardı. Hatta yakında Çinliler bisiklet fiyatına araba yapıp satabilirlerdi. Pazarları da, ‘pazarlama’yı da artık başkalarına devredip suyun başına geçmek daha mantıklı görünüyordu.


Suyun başı neydi? Enerji, doğal kaynaklar, kritik hammaddeler, finans gibi subaşlarına sahip olmak bütün pazarlara sahip olmak anlamına gelebilirdi. Bunlara sahip olmak veya başkasına kaptırmamak için gerekirse uyduruk gerekçeler icat ederek binlerce kilometre ötedeki şehirler bombalanabilir, masum insanlar öldürülebilir, gizli işbirlikleri geliştirilebilirdi. E, bunlar için ‘pazarlama’ya, kamuoyunu ‘ikna’ya ne gerek vardı?

Bir yazısında Güven Borça, “Pazarlamayı öğrendiğimiz Amerika, kamuoyunu iknaya bile gerek duymadan insanların üzerine bomba yağdırabiliyor.” anlamında bir şeyler yazmıştı. Çünkü küresel kapitalizm yön değiştiriyor, suyun başını kendisine, suyun sonu diyebileceğimiz pazarları da başkalarına bırakıyordu.

Bu nedenle Grundig’i Koç’un, Godiva’yı Ülker’in, Jaguar ve Land Rover gibi kült markaları Hintli Tata’nın almasında hiçbir sakınca yoktu. Çinliler’in tüm endüstrileri ifsat etmesinde de!

Ayrıca, insanları ikna etmek de öyle pek kolay değildi eskisi gibi... ‘Kitlesel’ her şeyin etkisi azaldığı gibi televizyon gibi kitlesel iletişim mecraları da eski performansına sahip değildi. Herkes postmodern postmodern takılıyor, kimisi başörtüsü kimisi ‘piercing’ takıyor, hiç kimse yukarıdan gelen her şeyi uslu uslu dinlemiyordu. Simetrik iletişim imkanları sağlayan teknolojiler yaygınlaşmıştı. Artık insanlarla iletişim sağlamak için onlarla eşdüzeyli bir ilişki kurmak zorunda kalmaya başlamıştınız. Tam “Hoppalaaa!” dedirten bir durum söz konusuydu yani...

Pazarlar ve pazarlama sıkmıştı artık. Çok yorucuydu, çook! Farklılaşmaymış, inovasyonmuş, markalaşmaymış! Yani, pazar da yalan, marka da yalan, al biraz da sen oyalan!

Peki, bu gelişme bizim gibi küresel kapitalizmin periferisinde yer alanlar için kötü bir şey mi? Bilmiyorum, belki iyi tarafları olabilir.


Ben ne iktisatçı ne iktisat tarihçisi ne de gelecekbilimciyim. Sosyal ve ekonomik sistemlerle ilgili müktesebatım ise kopya çekerek sınıfı geçebilme düzeyindedir herhalde... Siz, şu anda bir mikro-reklamcının sadece hissiyatlarını okumuş oldunuz. Makro-iktisatçılar buna ne der, bilmem!

Güncelleme [ 5 ŞUBAT 2008, SALI ]

Doç. Dr. H. Bahadır Akın, “Bir Dönemin Sonu” başlıklı yazısında, Alfred D. Chandler’ın 1977 yılında Pulitzer ödülünü kazandığı ünlü kitabı “Visible Hand”de Adam Smith’in “görünmez el”ine nazire olarak dile getirdiği “görünen el”in artık çuvalladığını ifade ediyor. Tabii Bahadır Hoca bir bilim adamı, benim gibi öyle “çuvallamak” falan demiyor, ama lafı oraya getiriyor. Yani “görünmez el” yeniden rol alıyor.

Peki, bunun benim hissiyatımla bir ilgisi var mı? Bilmiyorum.


Güncelleme [ 12 EKİM 2008, PAZAR ]

Küresel ekonomik krizin tüm dünyayı kasıp kavurduğu şu günlerde Taraf gazetesinden Cemil Ertem’in “Kriz sonrası” başlıklı yazısında “hissiyatım”la ilgili bazı ipuçları var gibi...

4 Şubat 2008 Pazartesi

| Tanrı’nın krallığı!..

Aziz Augustine’e (354-430) göre Tanrı insan neslini yaratırken, tüm insanların nihai olarak Tanrı devletinin birer mensubu olmalarını planladıysa da, bu plan, Adem ile Havva’nın o malum günahı işlemeleriyle bozulmuştur.


İlk günahtan bu yana da insanlar ancak Allah’ın yardımıyla Tanrı’nın krallığınının mensubu olabilmektedirler. Ancak bu nimet her insana değil, sadece seçilmişlere sunulmaktadır. Bu nedenle insanlar, Tanrı devleti için seçilmiş “küçük bir topluluk” ve yeryüzü devletinin zavallı ve kirlenmiş mensupları şeklindeki “büyük çoğunluk” olarak ikiye ayrılmaktadırlar.

“Şimdi bu kısa notu niye yazdın?” diye soracak olanlara “kırık not” verebilirim.

1 Şubat 2008 Cuma

| “O dağın ardında ne var?”

Aras doğuya akıyordu. Onun suyuna gitseydi sılada kalırdı. Dağın önü sıla, ardı gurbetti çünkü... Ama bütün yükselişlerin miladı gurbete yelken açmak değil miydi? O, Ağrı Dağı’nın karlı dumanlı zirvesine dikmişti gözlerini... Kendisiyle ilgili bir biyografi çalışması yaparken, Sevgili Aylin Süer’in onun dilinden kurduğu cümle hiç silinmemiş belleğimden: “O dağın ardında ne var?”


O, Aras’ın öte tarafa akan coşkun sularına inat “o dağın ardını” merak ediyordu. Dağı aştı, hızlı adımlarla katettiği yolun ardından koskoca bir sektörün öncüsü oldu.

Aceleciydi. Hızlı adımlarla yürürdü. Kocaman yüreğinde bir çocuk heyecanı yaşatırdı daima... Hepimizin önünde duran en yaman dağı da hepimizden önce aştı. Acı düştü yüreğimize...

Önceki gece kargo sektörünün duayeni Celal Aras’ı yitirdik. Ailesine ve tüm sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyorum. Mekanı cennet olsun.

BUGÜN (1 ŞUBAT 2008) 9.30’DA ARAS HOLDİNG KAVACIK MERKEZ BİNASINDA TÜM SEVENLERİNİN VE HOLDİNG ÇALIŞANLARININ KATILACAĞI BİR TÖREN DÜZENLENECEK, TEŞVİKİYE CAMİİ’NDE KILINACAK ÖĞLE NAMAZINI MÜTEAKİP ZİNCİRLİKUYU MEZARLIĞI’NA DEFNEDİLECEKTİR.