Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Salı, Şubat 05, 2008

| Küresel kapitalizm, ‘pazarlama’dan sıkıldığı için demokratik pazarlardan çekiliyor (mu?)

Arz yetersizdi ve talebe cevap veremiyordu. Satış kolaydı, üretebilmek yetiyordu da artıyordu bile... Sonra bant sayısı arttı, bantlar hızlandı, arz fazlalaştı. Satış zorlaştı. [FOTOĞRAFLAR: VLDR]


Küresel kapitalizm, karakteri icabı tekelci konumunu tahkim etmişti, rekabet yok sayılırdı, ama talebin daha da artırılması, yani talep yaratılması gerekirdi. Barınan, karnı doyan, cinsel ihtiyaçlarını karşılayan, yani biyolojik olarak yaşamını sürdürmeyi beceren insana, içgüdüsel ihtiyaçlarının üstünde bir şeyler arz etmek gerekiyordu.

Bunu, ancak pazarlama yapabilirdi. Pazarlama icat olunca, tekelci tahkimat daha bir güçlendi. Bu gücünü hâlâ belirli endüstrilerde sürdürüyor.

Doğrusu, kapitalizm serbest pazar yanlısı görünmesine rağmen serbest pazarlardan pek de hazzetmezdi. Pazarların nisbi olarak demokratikleşmesi ve kapitalizmin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan nedenler işin tadını kaçırıverdi.

Üff, bu pazarlar sıkıcı olmaya başlamıştı artık. Pazar lideri bile olsanız küçük aktörler sektörü kârsızlaştırıyor, zamanında ‘marka’laştırılmış olan temel ihtiyaç maddelerinin emtialaşmasına dahi yol açabiliyorlardı. Hatta yakında Çinliler bisiklet fiyatına araba yapıp satabilirlerdi. Pazarları da, ‘pazarlama’yı da artık başkalarına devredip suyun başına geçmek daha mantıklı görünüyordu.


Suyun başı neydi? Enerji, doğal kaynaklar, kritik hammaddeler, finans gibi subaşlarına sahip olmak bütün pazarlara sahip olmak anlamına gelebilirdi. Bunlara sahip olmak veya başkasına kaptırmamak için gerekirse uyduruk gerekçeler icat ederek binlerce kilometre ötedeki şehirler bombalanabilir, masum insanlar öldürülebilir, gizli işbirlikleri geliştirilebilirdi. E, bunlar için ‘pazarlama’ya, kamuoyunu ‘ikna’ya ne gerek vardı?

Bir yazısında Güven Borça, “Pazarlamayı öğrendiğimiz Amerika, kamuoyunu iknaya bile gerek duymadan insanların üzerine bomba yağdırabiliyor.” anlamında bir şeyler yazmıştı. Çünkü küresel kapitalizm yön değiştiriyor, suyun başını kendisine, suyun sonu diyebileceğimiz pazarları da başkalarına bırakıyordu.

Bu nedenle Grundig’i Koç’un, Godiva’yı Ülker’in, Jaguar ve Land Rover gibi kült markaları Hintli Tata’nın almasında hiçbir sakınca yoktu. Çinliler’in tüm endüstrileri ifsat etmesinde de!

Ayrıca, insanları ikna etmek de öyle pek kolay değildi eskisi gibi... ‘Kitlesel’ her şeyin etkisi azaldığı gibi televizyon gibi kitlesel iletişim mecraları da eski performansına sahip değildi. Herkes postmodern postmodern takılıyor, kimisi başörtüsü kimisi ‘piercing’ takıyor, hiç kimse yukarıdan gelen her şeyi uslu uslu dinlemiyordu. Simetrik iletişim imkanları sağlayan teknolojiler yaygınlaşmıştı. Artık insanlarla iletişim sağlamak için onlarla eşdüzeyli bir ilişki kurmak zorunda kalmaya başlamıştınız. Tam “Hoppalaaa!” dedirten bir durum söz konusuydu yani...

Pazarlar ve pazarlama sıkmıştı artık. Çok yorucuydu, çook! Farklılaşmaymış, inovasyonmuş, markalaşmaymış! Yani, pazar da yalan, marka da yalan, al biraz da sen oyalan!

Peki, bu gelişme bizim gibi küresel kapitalizmin periferisinde yer alanlar için kötü bir şey mi? Bilmiyorum, belki iyi tarafları olabilir.


Ben ne iktisatçı ne iktisat tarihçisi ne de gelecekbilimciyim. Sosyal ve ekonomik sistemlerle ilgili müktesebatım ise kopya çekerek sınıfı geçebilme düzeyindedir herhalde... Siz, şu anda bir mikro-reklamcının sadece hissiyatlarını okumuş oldunuz. Makro-iktisatçılar buna ne der, bilmem!

Güncelleme [ 5 ŞUBAT 2008, SALI ]

Doç. Dr. H. Bahadır Akın, “Bir Dönemin Sonu” başlıklı yazısında, Alfred D. Chandler’ın 1977 yılında Pulitzer ödülünü kazandığı ünlü kitabı “Visible Hand”de Adam Smith’in “görünmez el”ine nazire olarak dile getirdiği “görünen el”in artık çuvalladığını ifade ediyor. Tabii Bahadır Hoca bir bilim adamı, benim gibi öyle “çuvallamak” falan demiyor, ama lafı oraya getiriyor. Yani “görünmez el” yeniden rol alıyor.

Peki, bunun benim hissiyatlarımla bir ilgisi var mı? Bilmiyorum.

11 YORUM:

Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Adam Smith’in “görünmez el”inden söz etmişken şu yazının ilgili paragrafını alıntılamamak olmaz:

“Fiyatların ne olacağını Allah’a bırakın.”[1] demekle “Piyasada görünmez bir el fiyatları belirler.” (Adam Smith) demenin arasında bir fark yoktur. Anlamayı bilen için kutsal metinler bile bilimsel bir kaynaktır.

[1] Ebu Yusuf Kitabü'l-Haraç s. 91; Ebu Davut 111. 272; Tirmizi, 111, 605; İbn Mace, 11, 741.

Çarşamba, 06 Şubat, 2008  
Anonymous Görkem Turgut ÖZER yazdı:

Burada tartışılması gereken, Allah'ın etkinliği olabilir mi?

Invisible Hand (görünmeyen el), "insanların özel çıkar ve tutkularının, toplumun bütünün çıkarları için en uygun"* noktaya yönelmesini sağlar.

İslam'da Allah'ın birçok alanda bireysel çıkar ve tutkuları yasak ettiğini kabul edebiliriz sanırım. Bu durumda Allah için piyasa sistemini ortaya koyar demek ne derece doğrudur?

Selamlar Selim Abi, seninle iki kelime de olsa diyalog kurmayı özlemişim.

* Adam Smith, The Wealth of Nations (New York: Modern Library, 1937), s. 423., s. 594-595.

Cuma, 08 Şubat, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Görkem,

Muhabbet edebiliriz de mevzuyu değiştirsek iyi olur.

Bu konularla ilgili birikimimin ancak kopya çekerek sınıfı geçecek düzeyde olduğunu itiraf etmiştim. O nedenle eşten dosttan alıntılarla vaziyeti idare ediyorum.

Yalnız şunu yapabilirim. “Bireysel çıkar ve tutkular”ın önüne herhalde “aşırı” sıfatını koymamız gerekir. “Helal”inden olduktan sonra niye “yasak” olsun ki? “Bireysel” değil de “toplumsal” olacak değil ya her şey!

“Görünmez el” ile “Allah’ın eli” karşılaştırması ilginç geldi bana...

Sevgiler.

Cuma, 08 Şubat, 2008  
Blogger Görkem Turgut ÖZER yazdı:

İyi de abi komşusu aç iken tok yatırmayan bir inanç sistematiğinden bahsetmekteyiz. Buradan erzağı komşu ile karşılıksız olarak paylaşmaya teşvike ulaşıyorum ki, bu durum da bizim Adam'a uymaz.

Aşırılığa gelince, referans noktamız nedir? Kazanımı islami usullere göre helal ise (bu usuller nelerdir, kim tarafından belirlenir? -piyasaya müdahale var bu noktada), bireysel çıkar ve tutkularının peşinden koşması doğru mu kabul edilir insanın?

Bir üst sınır, limit olarak kabul ediyorsak eğer (ki öyle görünmekte) piyasa sisteminde böyle "oluşturulmuş" bir aşırılık kısıtından bahsedemeyiz.

Cumartesi, 09 Şubat, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

İyi de Görkem, bugünkü ekonomik sistem içinde de sosyal sorumluluk projeleri, yardım vakıfları, çeşitli destekleme programları yok mu?

Din sistemi içindeki “helal” bugünkü sistem için bir çeşit “legalite”nin karşılığı olmalı. Bireysel çıkar ve tutkuların meşru yollardan karşılanmasına hiçbir sistem ses çıkarmayacağı gibi, bu konuda sınırı olmayan hiçbir sistem de olamaz. Yani hortumlama, çalma çırpma, irtikap, haksız rekabet karşısında birtakım yasal engellerin olması piyasaya müdahale olarak düşünülemez. Tabii her sistemin sınırları değişir.

Din(ler)in ekonomik konularda ortaya koyduğu bazı temel ilkeler olduğunu biliyoruz. Bunların bir kısmı gerçekten “yasak” kapsamında olmakla birlikte bir kısmı ise ahlaki öğütler şeklinde kendini gösterir.

Gerçekten bu konulardan çok anlamam. Mesela İslam ekonomisi gibi bir sistem var mıdır, yoksa ortaya konulan tezler bir şekilde sosyalizmin ve kapitalizmin İslamileştirilmesi şeklinde mi tezahür etmiştir, değerlendirebilecek konumda değilim.

Mesela üç büyük dinde faiz yasak olmasına rağmen, Hristiyanlar bunu tümden unutmuş, Yahudiler kendi din kardeşleri dışındakilerden faiz almayı mübah görmüş, Müslümanlar ise konuyla ilgili hassasiyetlerini sürdürmüşlerdir.

Benim için en iyisi, baltayı taşa vurmadan konuyu uzmanlarına bırakmak.

Cumartesi, 09 Şubat, 2008  
Blogger Görkem Turgut ÖZER yazdı:

Peki abi, ben de konuyu birkaç yanlış anlamayı düzelterek kapatacağım bu durumda.

Öncelikle ilk kısmı doğrulayacağım, sanılanın aksine, Smith, "Ulusların Zenginliği"nde özel sektörün gerçekleştiremeyeceği bazı yatırımların (yol, eğitim örnekleniyor) devlet tarafından yapılabileceğini açıkça kabul etmektedir. Dile getirdiğin "destekleme programı" kapsamında alabilirsin.

Diğer bir konu, benim müdahaleden ve sınırlamadan kastım, yasallığı değil, miktarı idi. Uygulamada böyle olmasa da, yanlış yorumlamıyorsam İslam'ın, komşusu aç iken yarım milyon dolarlık otomobil satın alan bireyi kısıtlıyor olması gerekir. Benim söylemek istediğim bunun bizim piyasa sistemine uymayacağı idi.

Benden bu kadar, saygıyla selam ederim.

Cumartesi, 09 Şubat, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Zaten konu bu Adam’a biraz dolambaçlı bir şekilde gelmişti. Sen de ona takıldın.

Ben, asıl yazımda dile getirdiğim hissiyatlarımla ilgili yorum beklerdim.

Cumartesi, 09 Şubat, 2008  
Blogger Görkem Turgut ÖZER yazdı:

Fırçayı da yedik.

Şöyle ki, bakış açısı çok şık ve ilginç geldi. Ancak Grundig, Godiva, Jaguar ya da Land Rover, bu satışları yapan grupların hangi sektörlere yöneldiğini, benzer kaç satış gerçekleştiğini bilmemiz gerektiğini düşündüm, araştırmaya ise vakit bulamadım (laf yetiştirmeye buluyorum evet).

Finans sektörü zaten elde tutuluyordu malum, suyun en başı, kaynağı, hatta yağmurdu, hiç bırakılmadı.

Şimdi enerjiye yönelim var, ve diğer alanlar, pazarlama ise, hep yorucuydu, terk etmenin vakti mi geldi? Bilemeyiz ama tümüyle terkinin mümkün olmadığını bilebiliriz sanırım, suyun akacak yere ihtiyacı var zira. Suyun akacak yerinin yönetimini tümüyle terk, kanalın tıkanması riskini getirmez mi? Katılır mısınız?

Cumartesi, 09 Şubat, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Beni de sevindiren bir gelişme olarak Türk şirketlerinin satın aldığı markalarla ilgili şöyle bir derleme yaptım.

Arçelik, Avrupa'da dört ülkeden altı markayı satın aldı. Blomberg (Almanya), Bregenz-Tirolia (Avusturya), Leisure-Flavel (İngiltere) ve SCArctic (Romanya) Arçelik'in satın aldığı markalar arasında yer alıyor.

Beko ise 2004 yılında yüzde 50 hissesi için 40 milyon Euro ödediği Grundig'in diğer ortağı İngiliz Alba'nın elindeki yüzde 50 hissesini de yaklaşık 40 milyon Euro’ya alarak Alman elektronik markasının tamamını bünyesine kattı.

Alman elektronik devi Fakir Hausgerate ve onun sanayi tipi markası olan Nilco'yu da bir Türk firması üretiyor.

Fransa'nın 250 yıllık geçmişi olan gipür markası Bel-Air Industries'ı satın alan Zorlu Grubu, İngiltere Kraliçesi'nin markası olarak bilinen Royal Ascot'un Avrupa lisans haklarını almıştı.

Borusan Holding de 2002 yılında İspanyol çelik şirketi Bamesa Aceros'un yüzde 35'ini satın almıştı.

Dünyanın en büyük 10 traktör üreticisinden biri olan Uzel ise Polonya'nın efsane markası olarak tanınan traktör üreticisi Ursus'u, şirketin yüzde 51 hissesini alarak bünyesine kattı.

Eczacıbaşı Holding, yapı gereçleri alanında dünyanın en eski markalarından olan Villeroy & Boch'un karo bölümünün yüzde 51'ini satın alarak, dünyanın en büyük üç üreticisinden biri olma hedefi doğrultusunda önemli bir adım attı..

Çalık Enerji ve Türk Telekom Ortaklığı, Arnavutluk'un telekom özelleştirme ihalesi sonunda Albtelekom'un yeni sahibi oldu.

Gelişmeler beni de mutlu ediyor. Zaten bu adamlar bizi “kekliyorlar” gibi bir iddianın sahibi de değilim. Yalnızca böyle bir yönelim değişikliği seziyorum ve bunun devam edeceğini düşünüyorum.

Birileri bu işlerden sıkıldıysa ve bizim için de sıkıcı değilse, ter dökmeye hazırsak neden bunu bir fırsat olarak görmeyelim?

Doğru söylüyorsun, bu satışları yapan grupların hangi sektörlere yöneldiğini bilmek daha sağlıklı değerlendirmeler yapmamıza imkan verir. Ama gördüğün gibi ben de laf yetiştirmekten bunu araştırmaya fırsat bulamadım:)

Suyun başında olanın kanalların tıkanmasını engelleyecek önlemleri alma konusunda pek beceriksiz davranacağını sanmam, ama yine de pazarlardan tümden çekilme gibi bir beklenti yanlış olacaktır.

Pazar, 10 Şubat, 2008  
Blogger Görkem Turgut ÖZER yazdı:

Bu konuyu bir yerde yayınlanmak üzere araştırmaya başlayacağım. Ne kadar bilimsel sonuçlara ulaşacağım bilemiyorum şu an, ancak araştırma sonuçlarını, yazıyı, hepsini paylaşırım, dilerseniz siz de yayınlarsınız. En fazla bir aya kadar tamamlanmış olacak.

S,

Perşembe, 14 Şubat, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Araştırmaya değecek bir konu olarak görmen sevindirdi beni... Teşekkürler.

Perşembe, 14 Şubat, 2008  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bir Bağlantı Yarat

<< Home