| Küresel kapitalizm, ‘pazarlama’dan sıkıldığı için demokratik pazarlardan çekiliyor (mu?)

Küresel kapitalizm, karakteri icabı tekelci konumunu tahkim etmişti, rekabet yok sayılırdı, ama talebin daha da artırılması, yani talep yaratılması gerekirdi. Barınan, karnı doyan, cinsel ihtiyaçlarını karşılayan, yani biyolojik olarak yaşamını sürdürmeyi beceren insana, içgüdüsel ihtiyaçlarının üstünde bir şeyler arz etmek gerekiyordu.
Bunu, ancak pazarlama yapabilirdi. Pazarlama icat olunca, tekelci tahkimat daha bir güçlendi. Bu gücünü hâlâ belirli endüstrilerde sürdürüyor.
Doğrusu, kapitalizm serbest pazar yanlısı görünmesine rağmen serbest pazarlardan pek de hazzetmezdi. Pazarların nisbi olarak demokratikleşmesi ve kapitalizmin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan nedenler işin tadını kaçırıverdi.
Üff, bu pazarlar sıkıcı olmaya başlamıştı artık. Pazar lideri bile olsanız küçük aktörler sektörü kârsızlaştırıyor, zamanında ‘marka’laştırılmış olan temel ihtiyaç maddelerinin emtialaşmasına dahi yol açabiliyorlardı. Hatta yakında Çinliler bisiklet fiyatına araba yapıp satabilirlerdi. Pazarları da, ‘pazarlama’yı da artık başkalarına devredip suyun başına geçmek daha mantıklı görünüyordu.

Suyun başı neydi? Enerji, doğal kaynaklar, kritik hammaddeler, finans gibi subaşlarına sahip olmak bütün pazarlara sahip olmak anlamına gelebilirdi. Bunlara sahip olmak veya başkasına kaptırmamak için gerekirse uyduruk gerekçeler icat ederek binlerce kilometre ötedeki şehirler bombalanabilir, masum insanlar öldürülebilir, gizli işbirlikleri geliştirilebilirdi. E, bunlar için ‘pazarlama’ya, kamuoyunu ‘ikna’ya ne gerek vardı?
Bir yazısında Güven Borça, “Pazarlamayı öğrendiğimiz Amerika, kamuoyunu iknaya bile gerek duymadan insanların üzerine bomba yağdırabiliyor.” anlamında bir şeyler yazmıştı. Çünkü küresel kapitalizm yön değiştiriyor, suyun başını kendisine, suyun sonu diyebileceğimiz pazarları da başkalarına bırakıyordu.
Bu nedenle Grundig’i Koç’un, Godiva’yı Ülker’in, Jaguar ve Land Rover gibi kült markaları Hintli Tata’nın almasında hiçbir sakınca yoktu. Çinliler’in tüm endüstrileri ifsat etmesinde de!
Ayrıca, insanları ikna etmek de öyle pek kolay değildi eskisi gibi... ‘Kitlesel’ her şeyin etkisi azaldığı gibi televizyon gibi kitlesel iletişim mecraları da eski performansına sahip değildi. Herkes postmodern postmodern takılıyor, kimisi başörtüsü kimisi ‘piercing’ takıyor, hiç kimse yukarıdan gelen her şeyi uslu uslu dinlemiyordu. Simetrik iletişim imkanları sağlayan teknolojiler yaygınlaşmıştı. Artık insanlarla iletişim sağlamak için onlarla eşdüzeyli bir ilişki kurmak zorunda kalmaya başlamıştınız. Tam “Hoppalaaa!” dedirten bir durum söz konusuydu yani...
Pazarlar ve pazarlama sıkmıştı artık. Çok yorucuydu, çook! Farklılaşmaymış, inovasyonmuş, markalaşmaymış! Yani, pazar da yalan, marka da yalan, al biraz da sen oyalan!
Peki, bu gelişme bizim gibi küresel kapitalizmin periferisinde yer alanlar için kötü bir şey mi? Bilmiyorum, belki iyi tarafları olabilir.

Ben ne iktisatçı ne iktisat tarihçisi ne de gelecekbilimciyim. Sosyal ve ekonomik sistemlerle ilgili müktesebatım ise kopya çekerek sınıfı geçebilme düzeyindedir herhalde... Siz, şu anda bir mikro-reklamcının sadece hissiyatlarını okumuş oldunuz. Makro-iktisatçılar buna ne der, bilmem!
Güncelleme [ 5 ŞUBAT 2008, SALI ]
Doç. Dr. H. Bahadır Akın, “Bir Dönemin Sonu” başlıklı yazısında, Alfred D. Chandler’ın 1977 yılında Pulitzer ödülünü kazandığı ünlü kitabı “Visible Hand”de Adam Smith’in “görünmez el”ine nazire olarak dile getirdiği “görünen el”in artık çuvalladığını ifade ediyor. Tabii Bahadır Hoca bir bilim adamı, benim gibi öyle “çuvallamak” falan demiyor, ama lafı oraya getiriyor. Yani “görünmez el” yeniden rol alıyor.
Peki, bunun benim hissiyatlarımla bir ilgisi var mı? Bilmiyorum.
















11 YORUM:
Adam Smith’in “görünmez el”inden söz etmişken şu yazının ilgili paragrafını alıntılamamak olmaz:
“Fiyatların ne olacağını Allah’a bırakın.”[1] demekle “Piyasada görünmez bir el fiyatları belirler.” (Adam Smith) demenin arasında bir fark yoktur. Anlamayı bilen için kutsal metinler bile bilimsel bir kaynaktır.
[1] Ebu Yusuf Kitabü'l-Haraç s. 91; Ebu Davut 111. 272; Tirmizi, 111, 605; İbn Mace, 11, 741.
Burada tartışılması gereken, Allah'ın etkinliği olabilir mi?
Invisible Hand (görünmeyen el), "insanların özel çıkar ve tutkularının, toplumun bütünün çıkarları için en uygun"* noktaya yönelmesini sağlar.
İslam'da Allah'ın birçok alanda bireysel çıkar ve tutkuları yasak ettiğini kabul edebiliriz sanırım. Bu durumda Allah için piyasa sistemini ortaya koyar demek ne derece doğrudur?
Selamlar Selim Abi, seninle iki kelime de olsa diyalog kurmayı özlemişim.
* Adam Smith, The Wealth of Nations (New York: Modern Library, 1937), s. 423., s. 594-595.
Sevgili Görkem,
Muhabbet edebiliriz de mevzuyu değiştirsek iyi olur.
Bu konularla ilgili birikimimin ancak kopya çekerek sınıfı geçecek düzeyde olduğunu itiraf etmiştim. O nedenle eşten dosttan alıntılarla vaziyeti idare ediyorum.
Yalnız şunu yapabilirim. “Bireysel çıkar ve tutkular”ın önüne herhalde “aşırı” sıfatını koymamız gerekir. “Helal”inden olduktan sonra niye “yasak” olsun ki? “Bireysel” değil de “toplumsal” olacak değil ya her şey!
“Görünmez el” ile “Allah’ın eli” karşılaştırması ilginç geldi bana...
Sevgiler.
İyi de abi komşusu aç iken tok yatırmayan bir inanç sistematiğinden bahsetmekteyiz. Buradan erzağı komşu ile karşılıksız olarak paylaşmaya teşvike ulaşıyorum ki, bu durum da bizim Adam'a uymaz.
Aşırılığa gelince, referans noktamız nedir? Kazanımı islami usullere göre helal ise (bu usuller nelerdir, kim tarafından belirlenir? -piyasaya müdahale var bu noktada), bireysel çıkar ve tutkularının peşinden koşması doğru mu kabul edilir insanın?
Bir üst sınır, limit olarak kabul ediyorsak eğer (ki öyle görünmekte) piyasa sisteminde böyle "oluşturulmuş" bir aşırılık kısıtından bahsedemeyiz.
İyi de Görkem, bugünkü ekonomik sistem içinde de sosyal sorumluluk projeleri, yardım vakıfları, çeşitli destekleme programları yok mu?
Din sistemi içindeki “helal” bugünkü sistem için bir çeşit “legalite”nin karşılığı olmalı. Bireysel çıkar ve tutkuların meşru yollardan karşılanmasına hiçbir sistem ses çıkarmayacağı gibi, bu konuda sınırı olmayan hiçbir sistem de olamaz. Yani hortumlama, çalma çırpma, irtikap, haksız rekabet karşısında birtakım yasal engellerin olması piyasaya müdahale olarak düşünülemez. Tabii her sistemin sınırları değişir.
Din(ler)in ekonomik konularda ortaya koyduğu bazı temel ilkeler olduğunu biliyoruz. Bunların bir kısmı gerçekten “yasak” kapsamında olmakla birlikte bir kısmı ise ahlaki öğütler şeklinde kendini gösterir.
Gerçekten bu konulardan çok anlamam. Mesela İslam ekonomisi gibi bir sistem var mıdır, yoksa ortaya konulan tezler bir şekilde sosyalizmin ve kapitalizmin İslamileştirilmesi şeklinde mi tezahür etmiştir, değerlendirebilecek konumda değilim.
Mesela üç büyük dinde faiz yasak olmasına rağmen, Hristiyanlar bunu tümden unutmuş, Yahudiler kendi din kardeşleri dışındakilerden faiz almayı mübah görmüş, Müslümanlar ise konuyla ilgili hassasiyetlerini sürdürmüşlerdir.
Benim için en iyisi, baltayı taşa vurmadan konuyu uzmanlarına bırakmak.
Peki abi, ben de konuyu birkaç yanlış anlamayı düzelterek kapatacağım bu durumda.
Öncelikle ilk kısmı doğrulayacağım, sanılanın aksine, Smith, "Ulusların Zenginliği"nde özel sektörün gerçekleştiremeyeceği bazı yatırımların (yol, eğitim örnekleniyor) devlet tarafından yapılabileceğini açıkça kabul etmektedir. Dile getirdiğin "destekleme programı" kapsamında alabilirsin.
Diğer bir konu, benim müdahaleden ve sınırlamadan kastım, yasallığı değil, miktarı idi. Uygulamada böyle olmasa da, yanlış yorumlamıyorsam İslam'ın, komşusu aç iken yarım milyon dolarlık otomobil satın alan bireyi kısıtlıyor olması gerekir. Benim söylemek istediğim bunun bizim piyasa sistemine uymayacağı idi.
Benden bu kadar, saygıyla selam ederim.
Zaten konu bu Adam’a biraz dolambaçlı bir şekilde gelmişti. Sen de ona takıldın.
Ben, asıl yazımda dile getirdiğim hissiyatlarımla ilgili yorum beklerdim.
Fırçayı da yedik.
Şöyle ki, bakış açısı çok şık ve ilginç geldi. Ancak Grundig, Godiva, Jaguar ya da Land Rover, bu satışları yapan grupların hangi sektörlere yöneldiğini, benzer kaç satış gerçekleştiğini bilmemiz gerektiğini düşündüm, araştırmaya ise vakit bulamadım (laf yetiştirmeye buluyorum evet).
Finans sektörü zaten elde tutuluyordu malum, suyun en başı, kaynağı, hatta yağmurdu, hiç bırakılmadı.
Şimdi enerjiye yönelim var, ve diğer alanlar, pazarlama ise, hep yorucuydu, terk etmenin vakti mi geldi? Bilemeyiz ama tümüyle terkinin mümkün olmadığını bilebiliriz sanırım, suyun akacak yere ihtiyacı var zira. Suyun akacak yerinin yönetimini tümüyle terk, kanalın tıkanması riskini getirmez mi? Katılır mısınız?
Beni de sevindiren bir gelişme olarak Türk şirketlerinin satın aldığı markalarla ilgili şöyle bir derleme yaptım.
Arçelik, Avrupa'da dört ülkeden altı markayı satın aldı. Blomberg (Almanya), Bregenz-Tirolia (Avusturya), Leisure-Flavel (İngiltere) ve SCArctic (Romanya) Arçelik'in satın aldığı markalar arasında yer alıyor.
Beko ise 2004 yılında yüzde 50 hissesi için 40 milyon Euro ödediği Grundig'in diğer ortağı İngiliz Alba'nın elindeki yüzde 50 hissesini de yaklaşık 40 milyon Euro’ya alarak Alman elektronik markasının tamamını bünyesine kattı.
Alman elektronik devi Fakir Hausgerate ve onun sanayi tipi markası olan Nilco'yu da bir Türk firması üretiyor.
Fransa'nın 250 yıllık geçmişi olan gipür markası Bel-Air Industries'ı satın alan Zorlu Grubu, İngiltere Kraliçesi'nin markası olarak bilinen Royal Ascot'un Avrupa lisans haklarını almıştı.
Borusan Holding de 2002 yılında İspanyol çelik şirketi Bamesa Aceros'un yüzde 35'ini satın almıştı.
Dünyanın en büyük 10 traktör üreticisinden biri olan Uzel ise Polonya'nın efsane markası olarak tanınan traktör üreticisi Ursus'u, şirketin yüzde 51 hissesini alarak bünyesine kattı.
Eczacıbaşı Holding, yapı gereçleri alanında dünyanın en eski markalarından olan Villeroy & Boch'un karo bölümünün yüzde 51'ini satın alarak, dünyanın en büyük üç üreticisinden biri olma hedefi doğrultusunda önemli bir adım attı..
Çalık Enerji ve Türk Telekom Ortaklığı, Arnavutluk'un telekom özelleştirme ihalesi sonunda Albtelekom'un yeni sahibi oldu.
Gelişmeler beni de mutlu ediyor. Zaten bu adamlar bizi “kekliyorlar” gibi bir iddianın sahibi de değilim. Yalnızca böyle bir yönelim değişikliği seziyorum ve bunun devam edeceğini düşünüyorum.
Birileri bu işlerden sıkıldıysa ve bizim için de sıkıcı değilse, ter dökmeye hazırsak neden bunu bir fırsat olarak görmeyelim?
Doğru söylüyorsun, bu satışları yapan grupların hangi sektörlere yöneldiğini bilmek daha sağlıklı değerlendirmeler yapmamıza imkan verir. Ama gördüğün gibi ben de laf yetiştirmekten bunu araştırmaya fırsat bulamadım:)
Suyun başında olanın kanalların tıkanmasını engelleyecek önlemleri alma konusunda pek beceriksiz davranacağını sanmam, ama yine de pazarlardan tümden çekilme gibi bir beklenti yanlış olacaktır.
Bu konuyu bir yerde yayınlanmak üzere araştırmaya başlayacağım. Ne kadar bilimsel sonuçlara ulaşacağım bilemiyorum şu an, ancak araştırma sonuçlarını, yazıyı, hepsini paylaşırım, dilerseniz siz de yayınlarsınız. En fazla bir aya kadar tamamlanmış olacak.
S,
GÖ
Araştırmaya değecek bir konu olarak görmen sevindirdi beni... Teşekkürler.
Yorum Gönder
BAĞLANTILAR:
Bir Bağlantı Yarat
<< Home