30 Eylül 2007 Pazar

| Siz Ferrari’ye ya da “sır”lara takılmayın sakın... Bilgelik tüketilen değil, üretilen bir şeydir!

Susuzluktan dili dışarı sarkmış bir köpek nefes nefese göletin kenarına su içmeye gelir, fakat içmeden uzaklaşır. Tekrar gelir, suya dilini uzatır, yine içmez. Birkaç kez tekrarlanan bu olayı bir bilge dikkatle izlemekte ve köpeğin bu anlamsız davranışının nedeni anlamaya çalışmaktadır. [FOTOGRAFLAR: VLDR]


Bilge, köpeğin ürkerek neden su içmekten vazgeçtiğini sonunda anlar. Köpek susamıştır, ama gölete geldiğinde sudaki kendi yansımasını görüp korkmakta ve bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek dayanamayıp bir cesaretle kendini gölete atar. Göletin içine girdiğinde kendi yansımasını görmediği için rahat rahat suyunu içer.

O anda bilge düşünür: “Benim burada öğrendiğim şu oldu.” der. “Bir insanın istekleri ile arasındaki engel çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır.
İnsan bunu aşarsa, istediklerini elde edebilir.”

Ama biraz daha düşününce gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu anlar: “Aslında öğrendiğim şey şu ki, insanın, bir bilge bile olsa, bir köpekten de öğrenebileceği bilgi vardır.”



“Kişisel gelişim” ve “pozitif düşünme” türünden kitaplarda veya bu temalara sahip sitelerde yukarıdakine benzer birçok hikayeyle karşılaşabilirsiniz. Daha önce de yazmıştım... Doğrusu, bunlar benim pek ilgimi çekmiyor. Tabii çok kişisel bir şey bu... Tavır falan almıyorum yani, bu kitapların iyi tarafları da vardır mutlaka... Ki, belki yukarıdaki minik hikaye, yazının sonuna doğru bizim de işimize yarayabilir.

Robin S. Sharma’nın “Ferrari’sini Satan Bilge” adlı kitabı bu kitapların popülerlikte zirve yapmış olanlarından biridir. Biliyorsunuz, bu kitabı okumayan neredeyse kalmadı. 26 ülkede 17 dile çevrilen kitap, Amerika ve Kanada’da 1 milyonun üzerinde satmış. Türkiye satış rakamı ise, eğer edindiğim bilgi eski değilse 250 bin adet. Sharma, bu satış rakamlarıyla kim bilir daha kaç Ferrari alır?

Bugünlerde ise kitabı ve filmiyle bir Secret çılgınlığı yaşandığının farkındasınızdır.

Daha önce de bir yazı konusu yaptığım kavramları gözden geçirelim önce...

Veri (data): Veriler, bilgi işleme sürecinin temel malzemesidir. Çeşitli simgeler, harf, rakam ve işaretlerle temsil edilen, ham, işlenmemiş gerçeklerdir. Verinin yapılandırılmamış, düzenlenmemiş, ilişkilendirilmemiş ve hemen anlam verilemeyen bir bilgi olduğu belirtilmektedir.

Enformasyon (information): Enformasyon (malumat); işlenmiş, düzenlenmiş, ilişkilendirilmiş ve anlam katılmış veri olarak tanımlanmaktadır.

Bilgi (knowledge): Bilgi ise kişinin beynindedir, özümsenmiştir. Çalışma, öğrenme ve deneyim yoluyla elde edilenlerin toplamıdır. Enformasyondan farklı olarak kişilerin beyinlerinde yerleşmiş olan bilgi, onların enformasyonu yorumlamalarının sonucu olarak ortaya çıktığı söylenmektedir. Enformasyonun bilgiye dönüşmesi kendiliğinden olmaz; kişilerin aktif bir rol üstlenip algılama ve anlama yeteneklerini, uzmanlıklarını, deneyimlerini uygulamaya geçirmelerini gerektirir. Bilgi, açık bilgi (codified knowledge) ve örtük bilgi (tacit knowledge) şeklinde iki kategoride incelenmektedir.

Anlayış (understanding): Anlayış (kavrayış), bilgiden sonra en üst aşamaya geçişin sıçrama taşıdır. Veriden anlayışa gelinceye kadar önemli ölçüde niceliksel değişimler yaşanırken bu durakta niteliksel bir dönüşüm yaşanmaya başlar.

Bilgelik (wisdom): Bilgeliğe (hikmet, akıl) geçiş ise tamamen niteliksel bir yükselme durumudur. Akıl, erdem, değerler ve duygular bilgelikte aktif olarak rol alır. Bilgelik, bilginin sentez yoluyla tam anlamıyla bütünleştirilmesi ve sindirilmesi durumudur. Bilginin çok üzerinde bir yerdedir. Hatta ben, yaratıcılığı da bu mertebeye dahil ediyorum.

“Bilgelik”in “bilge olma durumu” anlamına geldiğini kabul etsek bile, ben, “bilge” ile “bilgelik”i, yukarıdaki yazıda ileri sürülen görüşler kapsamında “farklı” görme eğilimi taşıyorum. Evet, “bilge” olmak herkes için kolay ulaşılabilir bir mertebe olmayabilir, ama kapsamı daraltılmış “bilgelik”ler herkes için mümkündür/olmalıdır. Eğer bunu yapamazsak, bir alt mertebede takılıp sürekli bilgi yığma işiyle oyalar dururuz kendimizi... Şöyle de diyebiliriz: Bilgelik, az bilgiyle bile büyük sonuçlar elde etmek anlamı taşıyabilir.

Modern çağlar, daha önemlisi pozitivizm, belki “bilge” sayısını azaltmış olabilir, ama “bilgelikler”in kökünü kurutamamıştır. Her soruyu cevaplandıran tek gerçeğin akıl olduğunu söyleyen pozitivizmin, bilgeliğin diğer unsurlarına rağbet etmediğini, postmodern açılımların ise buna daha çok fırsat tanıdığını söylemiş olalım. Ancak konumuz, modern-postmodern tartışmasının dışında, bilgeliğin modern insanın da ihtiyacı olduğudur.

ODTÜ Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet İnam, kendisiyle yapılmış bir söyleşide şunları söylüyor: “Bilgelik içi boş bir söz değildir. Aslında bilimin kaynağı olan, bilimin içinden çıktığı bir sözcüktür, bilgelik, ya da bizim kültürümüzdeki deyimiyle ‘hikmet’. Dolayısıyla, o hikmetin, yani bilimin, yahut ilmin manasını bulmamıza yardımcı olabilecek bir sorgulamaya ihtiyacımız olduğu çok açıktır. Bu sorgulama, yalnızca teknolojinin gündemini belirleyen, teknolojiyi üreten Batı toplumlarının değil, bizim gibi teknolojinin müşterisi olan, teknolojiyi üretemeyen, gündemini belirleyemeyen kültürlerin de yapması gereken bir sorgulamadır. Bizim de içinde bulunduğumuz hayatı gözden geçirip yorumlamak için, böylesine bir başa dönüşe, yaradılışa dönüşe, hayatımızın anlamının ne olduğu sorusuyla hesaplaşmaya çok derinden ve acilen ihtiyacımız var diye düşünüyorum.”

Şimdi ise asıl meseleye gelelim. Birçok konuda olduğu gibi, modern insana, modern pazarlama yöntemleriyle, modern bilgelik imitasyonlarının arz edildiğini hepimiz biliyoruz. Yukarıda verdiğim iki kitap örneği bu imitasyonların en popüler olanları arasında yer alıyor.

Yani, Ferrari’yi satmak yerine, aslında modern kitlelelere bilgelik satılıyor. Kimseyi yadırgamıyorum ve suçlamıyorum. Sadece bir hususa dikkat çekmeye çalışıyorum ki, bilgelik, tüketilen değil, üretilen bir şeydir.

Şimdi, en baştaki hikayemize dönecek olursak, bilgece bir tutumla, bu imitasyon bilgeliklerden de, bilgeliğin tüketilen değil, üretilen bir şey olduğunu öğrenebiliriz.

Biraz daha dikkatli bakacak olursanız, Sharma’nın söylediklerinin önemli bir kısmını babaannenizden dinlemiş olduğunuzu fark edeceksiniz. Bunu fark ettiğinizde bilgeliğinizi de üretmeye başlarsınız.

Hadi, baştaki hikayeyi bir kez daha okuyun.

24 Eylül 2007 Pazartesi

| “Türk toplumunun henüz kültürel hafızaları parçalanmamış kesimlerinde, binek ve konutun birer kültür kodu olarak derin izleri görülebilir.”

MEDIATHINK DERGİSİ, 15 AĞUSTOS 2007 TARİHLİ 18. SAYISINDA “MUHAFAZAKAR MEDYA LİBERALLEŞİYOR!” BAŞLIĞIYLA KAPAĞA TAŞIDIĞI KONUDA BENDEN DE GÖRÜŞ ALMIŞTI. MEDIATHINK’IN SORULARI VE BENİM CEVAPLARIM AŞAĞIDA... [FOTOGRAF: ZUBOFF_FAM]


2007’nin ilk 7 ayını mercek altına aldığımızda İslami yayınlara en çok reklam veren sektörler arasında yayıncılık, otomotiv ve inşaat sektörleri dikkat çekiyor. Bu profil sizce bu yıl mı değişti?

Herhalde bir araştırma sonucundan hareket ediyorsunuz. Ancak, bu profilin yeni bir gelişme olduğunu sanmıyorum. TV’lerle ilgili net bir gözlem aktarabilmem mümkün değilse de, özellikle günlük gazetelerde bunu belki birkaç on yıldır izlemek mümkündü. Yaşanan köklü toplumsal değişimin temsilciliğine yapan, kentlileşmenin başlangıç aşamasında göçle birlikte yerel değerlerini kente taşıyan kitlenin, öncelikli olarak kentle bütünleşmesini sağlayacak konut ve otomobil gibi ihtiyaçlara yönelmesi doğaldır. Modernden postmoderne geçiş süreçlerini de sıçramalarla yaşayan Türk toplumu, kentleşmeyle cemaatleşme olgusunu da bir arada yaşıyor. Habermas’ın işaret ettiği, üretim ve iletişimle yakın ilişkisi olan modern kamusallık, farklı toplumsal aktörlerin medya üzerinden kendini ifade etmesi ve belirlemesiyle ortaya çıkıyor. Yayınların ise cemaatlerin kültürel şemsiyesini oluşturdukları, bu nedenle de ilgili medyada daha fazla görünürlük kazandıkları söylenebilir. Birazcık vulgarize edecek olursak, Türk toplumunun henüz kültürel hafızaları parçalanmamış kesimlerinde, binek ve konutun birer kültür kodu olarak derin izleri de görülebilir. Belki...

Kanal 7, Samanyolu TV, Yeni Şafak, Vakit, Aksiyon, Meltem TV gibi mecraların pazarlama stratejileri hakkında neler söyleyebilirsiniz? Bu kanal, dergi ve gazeteler sizce kendilerini nasıl pazarlıyorlar?


Bildiğimiz gibi toplumsal sınıflar, postmodern toplumsal yapıda değişime uğramış, daha doğrusu eski önemini yitirerek yerini postmodern topluluklara bırakmıştır. Dindarların kendi iç potansiyelleriyle postmodern anlamda cemaatleşme sürecinin yeni bir sentez oluşturduğunu, Batılı toplumlardan farklı olarak ilginç bir sıçramaya yol açtığını düşünüyorum. Cemaatler, bireyin tüketim alışkanlıkları üzerinde de belirleyici olabiliyorlar. Modern pazarlamada kitlesel üretim, kitlesel tüketim ve kitle kültürü esas teşkil ederken, postmodern pazarlamada cemaatlerle kurulacak ilişkiler önem kazanmaktadır. Topluluk pazarlamasının ortaya çıkışı da bu gelişmenin sonucudur. Bu noktadan baktığımızda, söz konusu mecralar topluluk pazarlamasının ciddi enstrümanlarını oluştururlarken, bir yandan henüz değişime uğramamış modern kalıpların hegemonyasına dayanamayıp onlarla bir çeşit özdeşime yönelmektedirler. Yani modern ve postmodernin arasında sıkışıp kalmışlar ve yön konusunda bir türlü netleşememişlerdir. Bu durumda bir stratejiden söz etmek elbette mümkün değildir. Ancak, başörtülü spiker kullanmayalım, biraz daha liberal görünelim, bizim de toplumun her kesimine hitap eden yüksek reytingli dizilerimiz olsun gibi taktik arayışlar her zaman olmuştur. Bu arayışın uç noktası TGRT’dir ve şu anda ortada yoktur.

Üstteki soruya paralel olarak bu mecralar sizce kendi yayın politikaları ve reklam kuşaklarıyla Türkiye geneline ulaşmış olabiliyorlar mı?

Ne kadar ulaştıklarını AGB raporlarından izlemek mümkündür, ama daha önemlisi ulaştıklarında reklamveren açısından ne gibi sonuçlar ortaya çıkıyor, onu tartışmak gerekir. Burada MacLuhan’ı anmadan geçmek olmaz; mesaj, mecranın barındırdığı tüm değerlerle bir bulamaç halinde alıcıya ulaşır. Eğer bir toplulukla iletişmek amacını taşıyorsanız, bu durum bulunmaz bir nimettir, çünkü zaten alıcının o bulamaca tepkisi olumlu olacaktır. Ancak, kitlesel bir iletişim hedefiniz varsa, fiyat ve benzeri avantajlar nedeniyle yalnızca bu mecralarda görünmeniz telafisi mümkün olmayan çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Bunun sigortası da tüm mecralarda yeterli bir doygunluğu sağlayarak mümkündür. O durumda da, bu topluluklar aynı zamanda kitlenin bir parçası olduğuna göre ihmal etmemek doğru olacaktır. Bu arada, bazı markaların büyüklükleri bu mecraların özgün değerlerinin kendilerine bulaşmaması noktasında avantajlı konumdadırlar.

Özellikle Kanal 7 ve Samanyolu TV’nin reklam kuşaklarında daha önce hiç görmediğimiz reklamverenlere rastlıyoruz. Bu firmaların reklam kampanyalarının stratejilerini nasıl buluyorsunuz? (Çoğu çok basit stratejilere dayanıyor, biliyorsunuz.)

Bir önceki sorunun cevabında da işaret ettiğim gibi bu reklamların bir kısmını zaten topluluk pazarlaması çerçevesi içinde değerlendirmek gerekir. Stratejik olmaktan çok insiyaki tutumlar olarak değerlendirilebilecek olsa da, bazı konut projeleri, dini yayınlar, seccade ve benzeri ihtiyaçlar bu kapsamda görülmelidir. Ancak, henüz pazarlama ve markalaşma adına doğru adımlar atamamış, fakat reklamın da nisbi bir faydasının olduğu kanaatine ulaşmış bazı reklamverenler de bu mecraların sunduğu cazip fiyatlar nedeniyle buraları tercih etmektedirler. Belli bir potansiyel taşıyanlar için üzülmek lazım, ama zaten dar bir alanda sıkışıp kalacaklarsa o alanda kalmalarının bir sakıncası yoktur.

21 Eylül 2007 Cuma

| Marketingist’e bekliyorum

Avrupa’nın en kapsamlı sektörel organizasyonu olan Marketingist Pazarlama Araç ve Hizmetleri Fuar ve Konferansı, pazarlama zincirinin her halkasını tek bir platformda buluşturmayı sürdürüyor.


Tüyap Beylikdüzü Fuar ve Kongre Merkezi’nde dün açılışı yapılan ve 23 Eylül 2007 tarihine kadar devam edecek Marketingist Fuar ve Konferansı, sadece sektörel işletmeler için değil, sektör insanları ve öğrenciler için de zihinsel beslenme açısından muhteşem fırsatlar sunuyor. Programda yer alan onlarca konferans, panel, seminer ve atölye çalışmalarını kaçırmamanızı tavsiye ediyorum.

Benim yöneteceğim “Rekabette Durumsal Zeka” başlıklı panele de okurlarımı bekliyorum. 22 Eylül Cumartesi günü saat 14.00’te Heybeli Salonu’ndan gerçekleşecek olan panelde çok değerli iki konuğum yer alacak; Unilever Yönetim Kurulu Başkanı İzzet Karaca ve Hyundai Genel Müdürü Kurthan Tarakçıoğlu...

Rekabet yoğun iki canlı pazarın iki önemli temsilcisinin birikim ve deneyimlerinden öğereneceğimiz çok şey olacak...

DURUMSAL KOŞULLAR: CUMARTESİ, TATİL GÜNÜ... İŞE GİTMİYORSUNUZ. AYRICA METEOROLOJİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN VERİLERİNE GÖRE O GÜN İSTANBUL’DA HAVA DURUMU “KUVVETLİ SAĞANAK YAĞIŞLI”DIR. BAŞKA YERE GİDİP NE YAPACAKSINIZ Kİ?

Güncelleme

Panel, yoğun bir katılımla gerçekleşti. İzzet Karaca ve Kurthan Tarakçıoğlu’nun, kendi sektörlerinden “rekabette durumsal zeka” örnekleriyle zenginleştirdikleri sunumları ilgiyle izlendi.

19 Eylül 2007 Çarşamba

| Nohuta bulaşan buğday tozu ya da yemeyip içmeyip katile klip düzmek!

AB normlarına göre gıda ambalajları üzerinde yumurta, fıstık, soya fasulyesi, badem, buğday gibi alerjiye yol açabilecek ürünlerle ilgili uyarıların yer alması zorunludur. Bildiğiniz gibi alerji, kimi hassas bünyelerde ölüm gibi vahim sonuçlar bile doğurabilmektedir. [FOTOĞRAF: VLDR]


Hatta AB müktesebatı (Sandıktan çıkarılan bu eski sözcük de AB sayesinde en mutlu günlerini yaşıyor!) gereğince, diyelim ki nohut gibi alerji faktörü içermeyen bir ürün, eğer buğday gibi alerjen özelliği taşıyan bir ürünün paketlendiği tesiste paketlenmişse, tüketiciye bu uyarıyı yapmak da zorunludur. Öyle ya, daha önce buğdayın paketlendiği hatlardan geçen nohuta buğday tozları bulaşmış olabilir, buna alerjisi olan insanların bilmeden bu nohutu tüketmesi de rahatsız edici veya tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Bundan etkilenecek insan sayısı milyonda kaçtır bilemem, ama bir kişi olsa ne farkeder ki? O bir kişinin bizzat kendimiz olduğunu düşünürsek, “N’olacak canım, bir kişi işte!” diyebilir miyiz?

Neden bizim AB’ye girmek için uğraşıp da neden Avrupalılar’ın TB’ye girmek için çabalamadıklarını anladınız mı şimdi? Tarihi tersine çevirmek için ne yapılması gerektiği de anlaşılmıyor mu?

Milletinin bir bireyinin sağlığıyla ilgili olarak bu hassasiyeti göstermeyi aklının köşesinden bile geçirmeden milliyetçi olunabiliyorsa, o milliyetçilik işte böyle katile klip düzmek, caniye şarkı söylemek derekesine iniverir.

Göç edemeyen kanadı kırık leylekler için vakıf kurmasıyla övündüğümüz bir uygarlığın çocukları olarak halimizden utanıyor muyuz?

16 Eylül 2007 Pazar

| Nevşeer nire, Nevyork nire Hocam?

Teksas Üniversitesi, Dallas İşletme Fakültesi, Organizasyon, Strateji ve Uluslararası İşletmecilik Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Tevfik Dalgıç’ın yeni kitabı Handbook of Niche Marketing’i, giriş bölümünden kısa bir pasajın çevirisiyle daha önce burada sizlere “Eşsiz bir grup müşteriye eşsiz bir ürün sunmak...” başlıklı yazımda tanıtmıştım.


Şimdi, sevgili dostum Prof. Dalgıç’ın biraz da kendisinden bahsetmek istiyorum. Hoca’yla henüz bu yaz yüz yüze tanışma fırsatı bulmuş olmama rağmen, araya hiçbir mesafe koymadan kendisine “sevgili dostum” şeklinde hitap etmemi sağlayan şey, onun sınırsız alçakgönüllülüğü ve içtenliğidir.

ODTÜ İşletmecilik Bölümü’nden mezun olan Dalgıç, öğrencilik yıllarında başladığı gazetecilik yaşamını TÜBİTAK’ta sürdürdü. Burada endüstriyel enformasyon uzmanı olarak çalışırken Bilim ve Teknik Dergisi sorumlu müdürlüğünü yaptı 1980 yılından itibaren İrlanda’da Dublin Üniversitesi Trinity College’de ögretim üyesi olarak çalışmaya başladı. 1990-1995 yılları arasında İrlanda’dan izinli olarak Hollanda Maastricht Management School ve Henley Managemet College Hollanda şubesinde pazarlama ve uluslararası işletmecilik profesörlüğü yaptı. 1995-1997 döneminde İrlanda’da Dublin Teknoloji Enstitüsü İşletmecilik Fakültesi İşletme Yönetimi ve Muhasebe Yüksek Okulu’nda müdürlük yaptı. 1997’de İngiliz Sheffield Üniversitesi ile Hollanda’daki Hogeschool van Utrecht tarafından kurulan Utrecht Business School’da mezuniyet sonrası dekanlık görevini yüklendi. 2000’den itibaren de Teksas Üniversitesi Dallas İşletmecilik Fakültesi’nden aldığı teklifi kabul etti. Halen aynı fakültede strateji, pazarlama ve uluslararası işletmecilik profesörü olarak görev yapmaktadır.

Prof. Dalgıç’ın Nevşehir’den Dallas’a uzanan kariyer yolculuğunda İngilizce ve Hollandaca basılmış kitapları ve elliye yakın yayımlanmış makale ve konferans tebliğleri bulunmaktadır. Amerikan ders kitaplarında kendisine atıfta bulunulan bilim adamlarımızdan birisidir.

Karşılıklı yazışmalarımızın ardından, bu yaz Türkiye’ye yaptığı ziyaret vesilesiyle Kuruçeşme Pafuli’de, enfes Laz yemekleri eşliğinde saatler süren sohbetimizden sadece mesleki değil, hayatla ilgili çok önemli dersler çıkardığımı söylemeliyim. Uluslararası bilim platformlarına Anadolu insanının yüreğini taşıyan, en ciddi konuları bile mizahi yaklaşımıyla kahkalarla dinleten Hoca’yı Şahin Tekgündüz’le birlikte kendimizce ağırlamaya çalıştık.

Bu yazının başlığını da onun sempatik üslubundan esinlenerek attım.

Sohbetten çok istifade etmiş olmama rağmen, maalesef kaydetmek aklıma gelmediği için burada aktaramıyorum. Hafızamın beni yanıltması durumunda Hoca’ya haksızlık etmek istemem. Ancak, bloğumda çok yeni ve özgün konulara parmak bastığımı, yazılarımı takip etmekten ve okumaktan keyif aldığını, “soft power” yaklaşımını ilginç bulduğunu ifade eden iltifatlarını elbette kelimesi kelimesine hatırlıyor ve kendisine buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum.

Bu keyifli sohbeti tek başımıza paylaşmanın bencillik olacağı düşüncesiyle, müşterilerimizin ve diğer arkadaşlarımızın da katılacağı daha geniş kapsamlı bir sohbet toplantısı düzenlemeye karar verdik. Sağolsun, bu teklifimizi de kabul etti. Tüm katılımcıları memnun eden “Globalizasyon ve Markalaşma” konulu bir toplantıda tekrar birlikte olduk. Toplantı sonunda da vedalaşarak Hoca’yı Dallas’a uğurladık.

Gider gitmez nazik mesajı geldi: “Sevgili Selim, bu yaz İstanbul ziyaretimin iki ‘highlight’ı vardı. Birincisi Şahin Ağabey ve seninle iki kere beraber olma şansı, ikincisi de seçim gecesini Medya Center’da geçirmem ve orada eski dostlarla beraber olmam. Senin anlayacağın, eski dostlarla birlikte olmak ve bu arada sanal yoldan tanıdığım bir meslektaşı ‘reel’ dünyada tanıma olanağına kavuşmak. Konukseverliğiniz için teşekkür etmek istedim bir kez daha. Dallas’tan selam, muhabbet ve başarı dileklerimi yolluyorum, ‘gene görüşmek umuduyla’ diyorum.”

Daha sonra, Ziraat treni tartışmaları esnasında, konuyla ilgili yazıma yorumuyla destek verdi. Sevgili dostuma bu desteğinden ötürü de bir kez daha teşekkür ediyorum:

“Türkiye gibi serbest rekabet düzeninin alt yapısını yapabilecek yeteneklerden ve siyasilerden uzak ülkelerde serbest rekabet kuralsızlık halini alır. Bu durumda adından sıkça söz edilen bir azgelişmiş -sözgelimi Afrika ülkesi- ile başka bir ülke arasında fark kalmaz. Serbest rekabet düzeninin alt yapısını kurabilecek beyin ve siyasi yeteneğe sahip ülkeler ile bu ülke arasındaki fark, yasaların yokluğu değil, çoğu kere yasaların uygulanmasındaki ‘selective-seçici olma’ niteliğidir. Yani yasalar keyfe göre uygulanır. TR’de ise durum buna benziyor gibi. Siyaset teknolojinin ve ekonomik gerçekliğin gerisinde kaldığı için gereken yasalar zamanında çıkarılmıyor, çıkarılsa da adamına göre uygulandığı izlenimi verebiliyor ve uygulamada sorun çıkıyor. Özellikle ‘kisilik ve mahremiyet’ konularındaki duyarsızlığımız alay konusu. Tanıklar, sanıklar ve mahkumlar arasında bir fark var mı, medyaya yansıyan şekliyle? Durmadan elektronik postanıza gerekli gereksiz saçmalıklar yollayan ‘spam’cilar yasaların boşluğu karşısında cirit atıyorlar. Bu bağlamda beyin ürünlerinin, telif haklarının en fazla tahribata uğradığı ülkelerden birisiyiz. Yazılım proğramlarında kopyacılık alışkanlıklarımızın olmadığını iddia edebilir misiniz? Kanımca Ziraat treni de böyle bir uygulamanın kurbanı olmuş olabilir. Ziraat treni konusunda ortada iki görüş var, ama bu işin gerçek sorumlusu olan T.C. Ziraat Bankası’ndan ses seda çıkmıyor. Acaba niye? Burada T.C. Ziraat Bankası Genel Müdürü’ne ve oradaki en yüksek etik ve mesleki sorumluluk yetkilisine düşen şey, olayı aydınlığa kavuşturmak ve uygulamadaki bu hatayı düzeltmektir. Gerekirse bunun için mesleki örgüt işe el koymalıdır. Böyle bir örgüt varsa tabii? Kanımca bu olay bir ‘test case’dir. İnsan hakkı, emek, iş ahlakı ve çağdaşlık bakımından. Özellikle de Ziraat Bankası için. Banka hemen harekete gecmelidir. Bazi seylerin şuyuu vukuundan beterdir. Yoksa kuşku altında kalır tüm üst yönetim. Başka ülkelerde böyle bir olay ortalığı karıştırırdı. Ses ver T.C. Ziraat.”

Şimdi, gelecek yaz, sevgili okurlarımın da katılabileceği bir sohbet toplantısı için söz almaya çalışacağım kendisinden... Ne dersin Hocam? Ben de nazik davetine icabet ederek Dallas’ta bir sohbete katılırım, ödeşiriz:)

15 Eylül 2007 Cumartesi

| Dünya popüler kültürünün düzeyli bir aynası: The Cool Hunter Türkiye’de...

Tasarımındaki yalın şıklığı, fotoğraf kalitesindeki istikrarı ile göz dolduran, takip etmekten hem keyif aldığım hem de öğretici bulduğum The Cool Hunter, artık Türkiye’de ve Türkçe...


The Cool Hunter | Türkiye sitesi, kendisini “Çalışmalarını şehir yaşamı, tasarım, moda, müzik ve popüler kültür alanları çerçevesinde gerçekleştirmek üzere konumlanmıştır. Zevklerde, tarzlarda ve toplumda öne çıkan ilgi odakları konularında, her zaman için bir adım ileride durmayı başararak, okuyucularına en son ve en yeni olanı iletmeye çalışır.” şeklinde tanımlıyor.


Dünyadaki toplumsal değişimin tezahürlerini yakından izlemek isteyenler için tasarım, yaşam tarzı, seyahat, müzik, kitap, sanat, moda, ekodünya, gösteriler, sokak, reklamlar, etkinlikler, mimarlık, çocuklar, mağazalar, yeme içme sanatı ve ev gibi temel başlıklar altında en yeni ve özgün haberleri kaliteli fotoğraflarla sunan The Cool Hunter, misyonunu şöyle açıklıyor:

“İnternet kaynaklı erişim noktası olarak her şeyin en iyisini, en, yenisini ve en şık ve zarif olanını bulur ve sizlere sunmayı amaçlar. The Cool Hunter, bir anlamda şıklık ve zerafet avcısıdır. Yeni tarzlar ve kültürel eğilimleri yakından takip etmek isteyen günümüz popüler kültür insanının isteklerine karşılık vermek amacıyla tasarlanan site, onların istekleri doğrultusunda yapılanmaktadır.

Cool Hunter’ın varoluşunun özünde, bölgelerle yerel olarak sınırlanmayan, ‘global anlamda bilgi akışı ve yönlendirmesi’ yatmaktadır. Keşfedilmemiş ve en yeni olanı tutkuyla isteyen bir toplumda... The Cool Hunter yarının en moda olacak olanını bulan ve işaret eden bir referans noktası kimliği ile hareket eder.

The Cool Hunter, dünya çapında lokalleşip büyüyerek internet ve ‘coolhunting’ dünyasında bir ilke adım atmıştır. İlk Amerika ile başlayan sonra Avusturalya ile devam eden bu yolculuk, üçüncü olarak - lk defa İngilizce dışında bir dilde, Türkçe- Türkiye’de! İtalya, İngiltere ve Fransa da Türkiye’yi takip ediyor. Bir süre sonra The Cool Hunter dünyasının dil ve kültür bakımından farklı üyeleri olan siteler birbirlerinden beslenerek ve öğrenerek izleyicilerine çok farklı olanaklar sunacaklar.

Türkiye’den seçilmiş ‘cool’ haberlerin de ekleneceği The Cool Hunter | Türkiye, çok önemli bir misyon üstlenmiştir. The Cool Hunter | Türkiye’de yayınlanacak Türkiye ile ilgili haberlerden bazıları şimdilik Amerika ve Avusturalya, yakında Avrupa The Cool Hunter sitelerinde yayınlanacaktır. Böylece Türkiye’den keşfedilmeyi ve dünya platformuna taşınmayı hakeden yaratıcı fikirlerin önünü açmış olacağız.”

| Bu ağır haksızlığa karşı bu sessizlik neden? İnternet diye mi?

Bir süredir yazamıyorum. Wordpress.com’un mahkeme kararıyla engellenmesi kararı da bu döneme denk geldiği için değinemedim. Nasıl olsa gerekli tepkiler verileceği, binlerce blog sahibini ve milyonlarca blog okurunu ilgilendiren bu engelleme kararı kamuoyunda tartışılacağı için, varsın, benim yazım da eksik kalsındı zaten! [FOTOĞRAF: IVAN MAKHARADZE]


Ancak, ne kamuoyundan yeterli bir tepki geldiğini ne de sağlıklı bir tartışma platformu oluştuğunu gözlemleyebildim. Birçok blogda yer alan tepkinin daha çok kapattıran tarafa küfürler şeklinde oluşması ise hepten “dam üstünde kazma” mantığını öne çıkarıyordu.
1.
T.C. Fatih 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin engelleme kararının kamuoyunda Adnan Hoca olarak tanınan Adnan Oktar’ın avukatlarının müracaatıyla ve kişilik haklarına saldırı gerekçesiyle alındığını öğrenmekle birlikte, suçu oluşturan hakaret ifadelerini görmüş değilim. Ancak burada, ne kişilik haklarına saldırıyı meşru görebiliriz ne de “Efendim, asıl onlar her zaman kişilik haklarını ihlal ediyorlar.” şeklinde bir mazeretin arkasına sığınabiliriz. Katil öldürmek, öldüreni katil olmaktan kurtarmaz.
2.
Eğer ortada bir suç varsa, bunu savunmak mümkün değildir. Ancak, bu engelleme kararındaki en vahim durum, “suçun ve cezanın şahsiliği” ilkesinin çeşitli nedenlerle ayaklar altına alınmış olması ve suçla uzaktan yakından ilgisi olmayan binlerce bloğun da bu engelleme kararının fiilen kapsamı içine girmesidir.
3.
Ortada teknik bir sorunun olduğu çok açık. Mahkemenin, Türk Telekom’a suç unsurunun yer aldığı sitenin engellenmesi, yani kararın infazı için başvurması sonucu aynı anda binlerce bloğa kilit vurulmuştur. Belli ki Wordpress.com’un tek bir site olarak görülmesi bu sonucu doğurmuştur. Teknik ayrıntılarını bilmiyorum, belki suçlu birkaç blogla suçsuz binlerce bloğu birbirinden ayırma noktasında Türk Telekom’un yapacağı pek bir şey yoktur. O durumda da bunun teknik ve hukuki önlemlerini almak Wordpress’e düşer. “Ben zaten ücretsiz hizmet veriyorum, mırın kırın etmeye hakkınız yok!” diyemez. Çünkü binlerce insan kendilerine güvenerek, ücretsiz de olsa tahsis edilen sayfalara yıllarca alınteri dökmüşlerdir. Ayrıca Wordpress, bu hizmeti babasının hayrına verdiğini de herhalde iddia edecek değildir.
4.
Konunun, engelleme dışında akla gelen bir başka yönü de, ücretsiz de olsa üyelere tahsis edilen alanların mülkiyeti ve buralarda oluşan telif haklarının hukuki durumudur. Yani bir üye, kendi işlemediği bir suçtan dolayı ceza alıyor, ilgili mahkeme veya infaz kurumu suçsuzu ayıracak bir yöntem bulamıyor ve Wordpress buna karşı bir önlem geliştiremiyorsa, teknik olarak tek bir site olan ve mülkiyeti tanımadığımız insanların elinde bulunan bu platforma sağlanan içeriğin telif hakları konusu, miras hukukunu bile ilgilendiren karmaşık bir sorun yumağı haline gelebilir mi? Tabii aynı durum Blogger ve benzer yapılar için de geçerlidir. Hukukçu arkadaşlar, şu üyelik sözleşmelerini ayrıntılı biçimde bir inceleseler ne iyi olur.
5.
Gelelim işin bir başka vahim tarafına... Bu engelleme kararıyla binlerce blog sahibi Wordpress üyesi hem cezalandırılmış hem de töhmet altında bırakılmıştır ve iki kişinin kişilik haklarını koruyalım derken binlerce kişinin kişilik hakları bir mahkeme kararıyla fiilen ihlal edilmiştir. Binlerce suçsuz blog yazarı kamuoyu önünde suçlu pozisyonuna düşürülmüştür. Mesela, bir sabah arkadaşım Zeynep Özata’nın bloğuna girdiğimde iri puntolarla yazılmış kırmızı bir yazıyla karşılaşıyorum: “T.C. Fatih 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 2007/195 nolu kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.” Allah allah, Zeynep’i iyi tanıdığımı sanırdım, ama acaba yanıldım mı? Acaba hangi terör örgütünü öven bir yazı yazdı? Yoksa müstehcen resimler mi yayınladı bloğunda? Peki, binlerce blog üzerinde oluşan bu lekeyi hangi mahkeme kararıyla temizleyeceksiniz?
6.
“Access to this site has been suspended in accordance with decision no: 2007/195 of T.C. Fatih 2. Civil Court of First Instance.” diyerek tüm dünya kamuoyu nezdinde de töhmet altında bırakılan binlerce suçsuz blog sahibinin haklarını talep edecekleri bir merci mutlaka olmalı... Bu merci, Adalet Bakanlığı mıdır, Türk Telekom mudur, yoksa Wordpress midir, bilemem. Ben hukukçu değilim, ama binlerce blog sahibinin maddi (reklam yayınlayan bloglar da var) ve manevi tazminat davaları açmaları mümkün olabilir diye düşünüyorum. Böylece de, bu abuk durumun sorumlusu kimse, hiç olmazsa bundan sonra ayağını denk alır.

Internet hukuku yeni yeni oluşuyor, tamam... Ama ortada bariz bir hukuk dışılık ve haksızlık varsa bunun hafifletici gerekçesi bu olamaz. Belediye bir fuar düzenlese ve esnafa kira almadan satış yapacakları küçük dükkanlar tahsis etse, yüzlerce dükkan arasından birisinin pornografik CD sattığı tespit edilse, herhangi bir mahkeme belediyenin porno CD sattığı şeklinde bir hükümle dükkanların tümünün kapatılmasına neden olacak bir karar alabilir mi? Alırsa dünya ayağa kalkmaz mı?

Öyleyse bu ağır haksızlığa karşı bu sessizlik neden? İnternet diye mi?