30 Nisan 2007 Pazartesi

| “Düşünce suçunu olanaksızlaştıracağız, çünkü en sonunda, onu anlatacak sözcükler kalmayacak!”

Büyük Birader’in adı söylenince, Winston’ın yüzünden düzmece bir coşku dalgası geçti, ama Syme ondaki şevk eksikliğini hemen fark etmişti. [FOTOĞRAF: MISHA-ART]


Hüzünlü bir sesle, “Yenikonuşun değerini anlayamıyorsun Winston,” dedi. “yazarken bile, hâlâ eski dilde düşünüyorsun. Arada sırada Times’ta yazdıklarını okuyorum. Oldukça iyi yazılar yazmana karşın, hepsi çeviri. Tüm belirsizliklerine ve yararsız anlam gölgelerine karşın, gönlünde eski yatıyor senin. Sözcükleri yok etmenin güzelliğini kavrayamıyorsun. Yenikonuşun dünyada her yıl sözcük haznesi ufalan tek dil olduğunu bilmiyor muydun?”

Winston elbette ki bunu biliyordu. Konuşmaya cesaret edemeyerek, gülümsedi. Syme kara ekmekten bir parça daha ısırarak, kısa sürede çiğnedi ve yuttu; konuşmasını sürdürdü.

“Yenikonuşun tüm amacının, düşünme sınırlarını daraltmak olduğunu görmüyor musun? Sonunda düşünce suçunu olanaksızlaştıracağız, çünkü en sonunda, onu anlatacak sözcükler kalmayacak. Gerek duyulan her kavram tüm eşdeğer sözcüklerinden sıyrılarak, anlamı kemikleştirilmiş tek bir sözcükle anlatılacak. Şimdiden on birinci baskıda bu noktaya, az çok ulaştık, ama bu işlem, sen ve ben öldükten çok sonra da sürecek. Sözcük sayısı her yıl biraz daha azalacak ve bilincin alanı her yıl biraz daha daralacak. Şimdi bile, düşünce suçu işlemek için ne bir neden, ne bir özür var. Tüm iş, kendini biçimlendirmek ve gerçeği denetleyebilmek. Ama sonunda, buna da gerek kalmayacak. Dil yetkinliğe ulaştığı zaman devrim tamamlanmış olacak. Yenikonuş, İngsos’tur, İngsos da, Yenikonuş,” diye ekledi, mistik bir duyumla “Winston, 2050 yılında bizim şu konuşmamızı anlayabilecek tek bir insanın kalmayacağını hiç düşündün mü?”

“Yalnız,” diye kaygıyla söze başladı Winston ve sustu.

“Yalnız proleterler olacak,” demek gelmişti dilinin ucuna, ama bu sözün politik bağlılığa ters düşeceğini düşündü. Syme onun ne söylemek üzere olduğunu tahmin etmişti.

Umursamaz bir tavırla, “Proleterler insan sayılmaz,” dedi. “2050’de -belki de daha önce- eski dil tümüyle yitmiş, geçmişteki tüm yazın dünyası yok edilmiş olacak. Shakespeare, Chaucer, Milton, Byron yalnızca Yenikonuş’ta var olacaklar, değişmekle kalmayıp eski biçimlerinin tam karşıtına çevrilmiş olacaklar. Parti yazını bile değişecek. Hatta, sloganlar bile değişecek. Özgürlük kavramı ortadan kalkınca, ‘özgürlük köleliktir’ diye bir slogan nasıl olabilir? Düşünce ortamı, tümüyle değişecek. Daha doğrusu, bugün anladığımız anlamda bir düşünce olmayacak. Partiye bağlılık, düşünmemek, düşünce gereksinimi duymamaktır. Partiye bağlılık, bilinçsizlik demektir.”

Winston aniden, derin bir inançla, Syme’ın bugünlerin birinde buharlaştırılacağını düşündü. Gereğinden fazla zekiydi. Olayları açık seçik olarak görüyor ve çok açık konuşuyordu. Parti bu tür insanlardan hoşlanmazdı. Bir gün ortadan kayboluverecekti. Böyle olacağı yüzünde yazılıydı.

Winston ekmeğini ve peynirini bitirmişti, kahvesini içmek için sandalyesinde biraz yana döndü. Solundaki masada oturan ördek sesli adam hâlâ konuşmasını sürdürüyordu.

Beraberindeki, -sekreteri olabilirdi-, sırtı Winston’a dönük oturan genç kadın, adamı dinliyor ve söylenenleri tümüyle onaylıyordu. Winston’ın kulağına, genç ve aptal bir kadın sesinin söylediği, “Ne kadar haklısınız, ben de sizinle aynı kanıdayım,” gibi sözler çalınıyordu. Öteki ses ise, kız konuşurken bile susmuyordu. Winston adamı uzaktan tanıyordu, ama Roman Dairesi’nde önemli bir görevde çalışmakta olduğu dışında fazla bir şey bilmiyordu. Otuz yaşlarında, (ensesi kalın) ve kocaman (hiç durmadan konuşan) bir ağzı olan biriydi.

Başını biraz geriye atmıştı, oturduğu açı yüzünden, gözlükleri ışığı yansıtıyor ve gözlerinin yerinde Winston, iki boş yuvarlak görüyordu. İşin ürkünç yanı, adamın ağzından çıkan söz selinden, tek bir sözcüğün bile seçilememesiydi. Yalnız bir kez, Winston, “Goldstein’cılığın kesin ve tümden yok edilmesi” sözünü duyabildi; madenden dökülmüş bir kalıp gibi ağızdan fırlayan sözler. Geri kalan kısmı, yalnızca bir gürültüydü, vak, vak, vak gibi. Yine de, adamın söylediklerini duymadığınız halde, ne tür bir konuşma olduğunu kolayca kestirebilirdiniz. Goldstein, suçluyor, düşünce suçluları ve sabotajcılara karşı daha etkin önlemler alınmasını istiyor olabilirdi, Avrasya ordusunun vahşetine karşı atıp tutuyor olabilirdi, söyledikleri, Büyük Birader ya da Malabar cephesi kahramanlarını övüyor olabilirdi. Söyledikleri ne olursa olsun, fark etmezdi. Her sözcüğünün, Parti doktrini ve İngsos doğrultusunda olduğundan emin olabilirdiniz. Çenesini açıp kapayan bu gözsüz yüzü izlerken, Winston, bir insanı değil de kuklayı seyrediyormuş gibi garip bir duyguya kapıldı. Konuşan, adamın beyni değil, gırtlağı idi. Ağzından dökülenler sözcüklerdi, ama bu gerçek anlamda bir konuşma değildi; bir ördeğin vaklaması gibi bilinçsiz olarak çıkarılan sesler yığınıydı.

Syme bir süre konuşmadı, elindeki kaşığın sapıyla et suyu birikintisine şekiller çiziyordu. Öteki masadan gelen vaklama sesi, çevredeki uğultuya karşın, kolayca duyulabilecek şiddette sürüyordu.

“Yenikonuşta bir sözcük var,” dedi Syme, “bilmem duydun mu; ördekdil, yani ördek gibi vaklamak. İki karşıt anlamı içinde taşıyan ilginç sözcüklerden biri. Bir rakip için kullandığında bir aşağılama, aynı düşüncede olduğun biri için kullandığında bir övgü oluyor.”
GEORGE ORWELL, BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN DÖRT’TEN...

27 Nisan 2007 Cuma

| Gregor Samsa, aslında insana dönüştüğü halde böceğe dönüştüğü yanılsaması yaşamıştı galiba!

ASLINDA ÇOK UZUN ZAMAN GEÇMİŞ DEĞİL, AMA YAZMA SIKLIĞIM GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURULDUĞUNDA BİRAZ ARA VERDİĞİM SÖYLENEBİLİR. HATTA SAĞOLSUNLAR, BAZI ARKADAŞLARI MERAKLANLADIRMIŞIM BİLE... İLGİ VE HASSASİYETLERİNDEN DOLAYI KENDİLERİNE TEŞEKKÜR EDİYORUM. İŞ YOĞUNLUĞU BİR MAZERET... AMA TATİLDE BİLE YAZABİLEN BİRİ OLARAK TEK BAŞINA BU YOĞUNLUĞA SIĞINIP SAMİMİYETSİZ BİR GEREKÇE OLUŞTURMAK DA İSTEMEM. HIZLI YAZABİLDİĞİMİ VE BU İŞİN ÇOK DA VAKTİMİ ALMADIĞINI İTİRAF EDEYİM. YAZMAYI BIRAKMAYI AKLIMDAN GEÇİRDİĞİMİ SÖYLEMEYECEĞİM, AMA YOĞUNLUKLA BİRLİKTE BİRBİRİNE KARIŞAN BİRÇOK BAŞKA DUYGUNUN, GEÇİCİ OLDUĞUNA EMİN OLSAM DA BAZAN YAZMAYI ANLAMSIZLAŞTIRDIĞINI SÖYLEMİŞ OLAYIM. HANİ ELİM DEĞMİYOR DERLER YA, ÖYLE BİR ŞEY! AMA GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ BUNA TESLİM OLMAYA NİYETİM DE YOK:) BUYURUN SİZE HAMAMBÖCEKLİ BİR YAZI:


Gregor Samsa, kendini insan sanan bir böcek toplumunda aslında insana dönüştüğü halde böceğe dönüştüğü yanılsaması yaşamıştı galiba! Kafka'nın ironilerinden biri işte...

Bugünlerde Halkbank’ın halka arzı için televizyonlarda bir reklam filmi dönüyor. Değişik işlerle meşgul insanlar aniden işi gücü bırakıp “Benim bankaya gitmem lazım!” diyerek çişi gelmiş gibi fırlıyor ve “Yüreğimde yare var.” türküsü müziği eşliğinde koşmaya başlıyorlar. Farklı yönlerden koşup aynı kavşakta buluşan insanlar, birbirlerine omuz verip yükselerek Halkbank’ın Ankara Söğütözü’ndeki genel müdürlük binasını inşa edip oluşturuyorlar.

Tabii bina bulutlara doğru yükseldikçe insanlar küçülüyor ve kazan dairesini istila etmiş hamamböcekleri gibi görünüyorlar. Küçük küçük insanlardan büyük bir bina oluşuyor. Bir ekonomik değerin yükselmesi uğruna canlı kanlı bireylerin harç, tuğla, kiremit, cam gibi malzemeye dönüştürülerek bir indirgenmeye maruz bırakılması... Bir çeşit böcekleş(tir)me! İster istemez Polanyi’nin şu sözünü düşünmeden edemiyorsunuz: “Ekonominin toplumsal ilişkilere gömülü olması gerekirken, toplumsal ilişkilerin ekonomik sisteme gömülü olduğu bu acayip sistemi Batı icat etti. Bütün diğer uygarlıklar gayet akılcı bir biçimde bu terslikten kaçınmışlardı.”

Hadi, işin bu tarafını geçtim, daha fazla takıldığım ise çoktan köhnemiş olması gereken bu tür reklam yaklaşımının zaman zaman kendisine yatak bulması... “Toptancı, yukarıdan, insanları sürü gibi gören bu demode tarzın eskilerde kaldığını düşünüyordum. Tam bir anakronizma yani!..” diyerek daha önce İş Bankası reklamlarıyla ilgili de yazmıştım.



Aynı yaklaşım American Siding reklamlarında da arzı endam ediyor. Askeri marş eşliğinde bir eve doğru nizami bir şekilde yürüyen yüzlerce insan, kendi cesetleriyle evin izolasyon malzemesi oluyorlar. Hani Ortaçağ Avrupası şatolarıyla ilgili böyle korkunç hikayeler anlatılır, mahzeni kazdıkça kemikler ve kafatasları fışkırır her taraftan... Bende uyandırdığı duygu bu oldu.

Bu yaklaşım, bu çağda, hedef kitle üzerinde olumlu etkiler yapıyorsa, yani eğer ben yanılıyorsam, bu kez yazmayı gerçekten bırakır ve bir sabah Gregor Samsa olarak uyanıveririm yatağımda!

Bu resim de bu yazının bonusu!

16 Nisan 2007 Pazartesi

| Marka, tüketici hakkıdır!

Tüketici haklarını koruyan yasalarda böyle bir madde ya da fıkra olmayabilir. Olmasın. Siz yine de ürün ambalajının arkasını çevirip muhteva (ingredient) bölümüne bir bakın, eğer mesela aşağıdaki gibi bir muhteva göremiyorsanız hakkınız ihlal ediliyor demektir.


İçindekiler: Su, içtenlik, un, dostluk, tuz, sevgi, vanilin, iyilik, şeker, duyarlılık, pastorize yumurta, neşe, yağ, heyecan, süt, güzellik...

13 Nisan 2007 Cuma

| Dove güzellik algılamasını değiştirebilecek mi?

Dove, bir kişisel bakım markası olarak tüm dünyada önemli bir “konumlandırma” vakasıdır. Markanın “gerçek güzellik kampanyası”nı izliyor olmalısınız. Bu konuda biraz daha uzun yazmak niyetindeydim, ama Bülent Akgül “Marka yönetmek budur işte, helal olsun!” başlıklı yazısında eni konu ayrıntılara girdiği için yazımı kısa tutacağım.


Bülent’in büyük çoğunluğuna katıldığım markayla ilgili görüşlerini okuyabilirsiniz. Ben ise işin biraz başka tarafındayım. Başlıktaki soruyu tekrarlamış olayım: Dove güzellik algılamasını değiştirebilecek mi? Bence hayır! İnsanlık tarihi boyunca insan güzelliği algısının zaman zaman küçük değişimler geçirdiğini gözlemlesek bile, temel değişmezlerin olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Dove, plastik özelliklerin birazcık periferisinde kalan, ancak yine de ondan kopmayan bazı niteliklere dikkat çekerek, aslında bize bir paradigma değişimi öneriyor ve bana göre önemli bir şey yapıyor. Meseleye marka tarafından bakıldığında, herkesin plastik güzellik vaadine yöneldiği bir rekabet ortamında çok başarılı bir konumlandırmayla kendini farklılaştırmayı başaran Dove, böylece hanımların önüne daha kolay ulaşabileceklerine inanacakları bir hedef koyarak geniş bir segmentte etkili olabilmenin yolunu açmış oluyor. Toplumdaki rol-model değişimi noktasında da önemli bir açılım bu...

Bir yanıyla, yalnızca sıfatları sevimlileştirme sınırları içinde kalan bu kampanya, “kilolu”ya “kıvrımlı”, “kemerli”ye “karizmatik”, “yaşlı”ya “ışıltılı”, “benli”ye “albenili” diyerek kusurları örtme çabası içine giriyor. Bu yöntem, bizzat “kilolu” sıfatının anlam ve çağrışımlarını olumlu yönde dönüştürmekten daha kolay bir yol olsa bile “şişman”a bakışı değiştirme yolunda belki bir işlev görecek ve başarılı olacaktır.

Dove’un şöyle bir soruyu gündeme taşıması bile az bir şey değil: “Kalıplaşmış görüşler, özendirilen kişiler ve kaybedilen değerler... Güzellik anlayışı nasıl bu kadar değişti?”

Sosyal değişime öncülük noktasında bir markanın yapabilecekleriyle ilgili önemli ipuçları veren kampanya, bana, reklamların “modern anne” figürünün oluşmasında yüklendiği işlevsel katkıyı hatırlatıyor.

Son cümleyi şöyle kurayım, diğer bağlantıları siz kurun: Dove’un varacağı yer, bence “en gerçek güzellik kampanyası”dır; “Kilolu mu, erdemli mi?”, “Kemerli mi, kişilikli mi?”, “Albenili mi, akıllı mı?”, “Yaşlı mı, merhametli mi?” şeklindeki sorularla...

9 Nisan 2007 Pazartesi

| Bahar geldi, saksıları elden geçirmekte yarar var!

Yaklaşık bir buçuk yıldır burada yazıyorum. Yazma serüvenine yeni başlamış biri değilim, ama kabul etmeliyim ki blog yazarlığı yeni bir deneyim... Her şeyi bilen adam olmadığımı çok iyi bildiğime göre niçin ve kim için yazdığım bir muammaya dönüşüveriyor. Eğer varsa, bendeki “bilgi”yi bu blog yazılarıyla acaba size aktarabilir miyim? Veya daha da önemlisi, bende size aktaracak kadar yeterli “bilgi” var mı?

Oysa, bloğumun teması kapsamındaki “bilgi”lere ulaşabileceğiniz birçok imkan var ve bu yolla daha fazla “bilgi” edinebilirdiniz. Buradaki gevezeliklerle oyalanmaktansa hâlâ da yapabilirsiniz bunu...

Öyleyse niçin yazıyorum?


Bir vazo ne işlev görür?

Bir süs eşyası olarak içine kimi zaman cansız, kimi zaman da yarı-canlı çiçekler yerleştiririz. Bu yarı-canlı çiçekleri muhafaza etmek için vazoyu suyla doldurur, zaman zaman suyunu değiştiririz. Çiçeğin ömrünü uzatmak için bazı kimyasallardan yararlanırız. Ama yine de bu güzelliklerin ömrünü birkaç günden fazla uzatamayız.


Bir saksı ne işlev görür?

Bir saksı içinde binbir çeşit çiçek yetiştirebiliriz. Çiçeklerin sağlıklı yetişmesi ve uzun ömürlü olması için gerektiğinde saksıya su verir, bazan toprağını havalandırırız. Kimi zaman da gübreleriz. En iyisi doğal gübredir.

Saksıyı doğru bir yere yerleştirmek de önemlidir; içindeki çiçeğin türüne göre bahçeye, evin içinde güneş alan bir bölgeye veya güneşi uzaktan gören bir odaya yerleştirmeliyiz.

Bulunduğu iklim koşullarına, toprağın durumuna göre saksıda ne yetiştireceğimize de doğru karar vermeli, çiçeklerimizi buna göre seçmeliyiz. Ama, saksının toprağını değiştirip onu başka iklimlere taşırsak başka başka çiçekler yetiştirme imkanına da kavşuruz. Ancak yine de fazla değişiklik iyi değildir. İstikrar önemlidir.

Vazoda çiçek yetiştiremeyiz, ama saksıda birçok güzelliği yeşertmek mümkündür. Öyleyse saksıları ihmal etmemeliyiz.

Saksılar için tohumlar...

1. Veri (Data)
Veriler, bilgi işleme sürecinin temel malzemesidir. Çeşitli simgeler, harf, rakam ve işaretlerle temsil edilen, ham, işlenmemiş gerçeklerdir. Verinin yapılandırılmamış, düzenlenmemiş, ilişkilendirilmemiş ve hemen anlam verilemeyen bir bilgi olduğu belirtilmektedir.

2. Enformasyon (Information)
Enformasyon (malumat); işlenmiş, düzenlenmiş, ilişkilendirilmiş ve anlam katılmış veri olarak tanımlanmaktadır.

3. Bilgi (Knowledge)
Bilgi ise kişinin beynindedir, özümsenmiştir. Çalışma, öğrenme ve deneyim yoluyla elde edilenlerin toplamıdır. Enformasyondan farklı olarak kişilerin beyinlerinde yerleşmiş olan bilgi, onların enformasyonu yorumlamalarının sonucu olarak ortaya çıktığı söylenmektedir. Enformasyonun bilgiye dönüşmesi kendiliğinden olmaz; kişilerin aktif bir rol üstlenip algılama ve anlama yeteneklerini, uzmanlıklarını, deneyimlerini uygulamaya geçirmelerini gerektirir. Bilgi, açık bilgi (codified knowledge) ve örtük bilgi (tacit knowledge) şeklinde iki kategoride incelenmektedir.

4. Anlayış (Understanding)
Anlayış (kavrayış), bilgiden sonra en üst aşamaya geçişin sıçrama taşıdır. Veriden anlayışa gelinceye kadar önemli ölçüde niceliksel değişimler yaşanırken bu durakta niteliksel bir dönüşüm yaşanmaya başlar.

5. Bilgelik (Wisdom)
Bilgeliğe (hikmet, akıl) geçiş ise tamamen niteliksel bir yükselme durumudur. Akıl, erdem, değerler ve duygular bilgelikte aktif olarak rol alır. Bilgelik, bilginin sentez yoluyla tam anlamıyla bütünleştirilmesi ve sindirilmesi durumudur. Bilginin çok üzerinde bir yerdedir. Hatta ben, yaratıcılığı da bu mertebeye dahil ediyorum.

***
Vazoya veri, enformasyon ve bilgi çiçekleri yerleştirebilir, onları bir süre yaşatabiliriz. Oysa bilgeliğin yaratıcılığı için saksıya ve toprağa ihtiyacımız var. Saksı ve toprak...

***
Niçin yazıyorum? Bu yazma-okuma, okuma-yazma birlikteliğinden bir sinerji yaratarak, zaten her yerde kolayca bulabileceğimiz veri, enformasyon ve bilgileri üst üste yığmanın ötesinde niteliksel bir dönüşüm gerçekleştirmeyi hayal ediyorum. Daima ve üzerinde durduğum her konuda...

Yapmaya çalıştığım bu ve size de tavsiye ediyorum. Bilgi, başka bir işe yaramaz yoksa, hepimize yük olur.

8 Nisan 2007 Pazar

| Algılama bir süreç, imaj ise bu sürecin sonucudur...

Algı ve imaj konusunun burada çok tartışıldığını bilenler bilir, tekrar eskilere dönmek niyetinde değilim. Mail temizleme operasyonu esnasında akademisyen bir arkadaşla yaptığımız bir yazışmaya rastladım. Söz konusu yazılarımın ardından yapılmış bir yazışma... Eski yazılarımla ilgili bazı tamamlayıcı bilgiler içerdiği için ziyan olmasın diye düşündüm. (İtalik paragraflar arkadaşıma, düzler bana ait...) [FOTOĞRAFLAR: EMRAH İÇTEN]


Şimdi karışık bir soru soracağım sana. Algılamanın sonucunda oluşan “algı” içinde yorum ve anlam vermeyi/anlamayı da içeriyor mu? Yoksa algıladığımızı yorumlayıp ona bir anlam verdiğimizde, anladığımızda ortaya çıkan şey imaj mı? Yoksa her ikisi de aynı şeyler mi?

Zaten algı, duyusal verilerin anlamlandırılması sürecidir. Biz nesneleri (tabii ki olgu ve olayları da) öyle sallapati bir şekilde değil, bir sistem içinde algılarız. Senin sorundan paradigma kavramına geçilebilir sanıyorum. Paradigma, hem algılama hem bilme ve hem de yorumlama süreçleriyle ilgili bir düzendir. Ama ondan önce, algılama, sistemli bir anlamlandırma sürecidir. Hani, paradigmanı değiştir kardeşim deriz ya!

İşte bu süreçten sonra oluşan şeye imaj diyoruz. Vallahi ben demiyorum, bilişsel bilimlerin kesin yargısıdır bu. (Bir de ‘yargı’ var, o da başka bir mevzu. İki kavramın çatışması sonucu falan filan.... İnsanı anlamak ne kadar zor yahu! Amerikalılar imal etseydi daha ‘simple’ olurdu:)


Tamam, sen zaten yazında benim soruma cevap vermişsin. İkisi de aynı şey oluyor bu durumda. Ama imaj kavramını biraz yamulttuğumuz için anlamı kaymış:)

Evet, “algı” dediğimizde “imaj”la nerdeyse aynı, ama “algılama” değil. Algılama bir eylem ve tamamen sürece işaret ediyor.

Yanlış anlaşılmasın, ben, pazarlama iletişimi disiplini kapsamında algı ve algılama kavramlarının kullanılmasına kesinlikle karşı değilim zaten, hatta ‘sürec’i önemsediğim için daha çok onları kullanırım. Sadece “imaj”ı, en azından literatür adına feda etmemek gerektiğini söylüyorum, o kadar!


İletişim için sembollerin ortaklığı konusuna diyeceğim bir şey yok. Ancak “kullanılan bazı sembollerin anlamlandırılma şansı hiç yoktur” saptaması da biraz iddialı olmuyor mu? Evet, eğer senin bana gönderdiğin bir sembol, benim semboller dünyamda yer almıyorsa bunu ilk anda anlamlandıramam. Ama bir anlamlandırma çabası içine girerim. Bu sembolü yorumlamaya ve buradan da bir anlam çıkartmaya çalışırım. Çıkarttığım anlam, bu sembolün senin kullandığın anlamı olmayabilir. Hatta ben de çıkarttığım bu anlamdan tam emin olamam, ama gene de belirsizlikten kurtulmak veya senin sembollerinin bütünde ne söylediğini anlayabilmek için bu bilmediğim sembole bir anlam yüklemeye çabalarım ve belki de yüklerim. Yüklediğim bu anlamla da sana bir karşılık veririm. İşte dananın kuyruğu da orada kopar zaten :)

Bir de, benim asıl dikkat çekmek istediğim konu şuydu. Bizler tüketiciye nasıl mesaj gönderileceği tarafını iyi biliyoruz da, ondan gelen mesajları anlama derdimiz hala hiç yok. Halbuki bir sonraki mesajımız ya da eylemimiz için buna ihtiyacımız var.

Tabii bu konu en temel şekliyle bir iletişim modelini kapsar. Bu temel iletişim modelini burada tekrar kısaca hatırlatmak isterim. İletişim, kaynak (source) ile alıcı (receiver) arasında kanal (channel) yoluyla gerçekleşen bir süreçtir. Kaynakla alıcı arasındaki bu alışveriş iletiyle (message) gerçekleşir. Kaynak; iletmek istediği bilgiyi ileti yapmak için önce bu bilgiyi belirli kurallara göre düzenleyip “çıktı” durumuna getirir. Kodlamak dediğimiz bu işlem sırasında kaynak ve alıcıda ortak olarak bulunan işaret, şifre ve semboller kullanılır. Kaynaktan gelen, kanalı geçen ileti, alıcı için “girdi”dir. Girdinin etkili olabilmesi, çözülüp anlaşılmasına bağlıdır. Alıcı tarafından “girdi”si yapılan iletinin içerdiği bilgiyi oluşturan işaret ya da simgelerin çözülüp anlaşılması işlemine de kod açmak (decode) adı veriyoruz.

Tüketiciyle kurduğumuz ilişkinin iletişim olabilmesi için eylemin elbette işteş olması şarttır. Konuşurken kaynak olan insan, dinlerken alıcı; dinlerken alıcı olan insan, cevap verirken kaynak olur. Kaynak birimin gönderdiği iletiye karşı alıcının gönderdiği cevaba “geri iletişim” ya da “geribildirim” (feed-back) diyoruz. İletişim ancak böyle gerçekleşebiliyor. (Prof. Dr. Özcan Köknel)

Aslında “sembolleri anlamlandırma” ya da “sembollerin ortaklığı” kavramları yerine tartışmayı iletişim modeli üzerinden yapmakta yarar var. Çünkü semboller de kodlama sistemi içinde yer alır. Kodlama, bir “zip” dosyası gibi sıkıştırma işlemidir. Bilgisayarına gelen bir “zip” dosyasını o bilgisayarın açabilmesi için bir “expander”a ihtiyacı vardır. Eğer yoksa dışarıdan bir şekilde yüklenmesi gerekir. Yani kodları açmak için (decode) o kodların ortak hafızamızda kod çözücülerinin olması gerekiyor.

Anlamlandırma çabası içine girmene hiçbir şey demiyorum ve şöyle bir örnekle bitiriyorum: Bildiğimiz gibi trafik işaretleri de basit sembollerden oluşur. Trafik içinde yer alan tüm tarafların bu işaretlerin anlamlarını bildiği kabul edilir. Bir sokağın başındaki “girilmez” işaretini tanımıyorsan o sokaktan girebilirsin ve karşıdan gelen otomobile, Allah korusun, bindiriverirsin. Sonra da, eğer istersen “girilmez” işaretini bir anlamlandıma çabası içine girersin:) Yine de sen bilirsin.


Bu arada, arşivimde yer alan, ancak kaynağını hatırlayamadığım ‘algı’ ve ‘imaj’ tanımlarını aktarmak istiyorum. (Beğendiğim için saklamıştım.)

algı: 1) En genel anlamıyla, duyu organları vasıtasıyla alınan uyarıcıların (duyusal bilgilerin) tutarlı, anlamlı bir bütünlük oluşturacak şekilde örgütlenmesiyle, analiziyle, yorumuyla ve senteziyle ilişkili -duyu uyarıcılarının duyu alıcılarına ulaşmasından, algılanan şeyin tanınmasına, farkına varılmasına, kavranmasına, vb. kadar geçen fiziksel, nörolojik, fizyolojik, bilişsel ve duygusal- süreçlerin tamamı. Bu haliyle çok düzlemli, etkileşimli bir sistemde gerçekleşen bir alt süreçler kümesi olarak değerlendirilir. Bu sistemdeki duyu organlarıyla yakından ilişkili alt düzlemlere duyu süreçleri denir. Algı, uyarıcının kaynağına bağlı olarak da dışalgı, yani dış dünyaya ilişkin görme, işitme, vb. gibi algılar ve içalgı, yani kişinin kendi bedenine ilişkin konum, yön, hareket, vb. gibi algılar olmak üzere iki grupta toplanır. 2) Sezgisel bilgi; duyularımız yoluyla kazandığımız dolaysız bilgi. 3) Psikolojinin, duyusal uyarıcıların yukarıda tanımlanan şekilde algılanmasıyla ilişkili süreçleri inceleyen dalı. Her koşulda öznel bir yaşantı olan algılama, kişinin geçmiş deneyimlerine, inançlarına, ihtiyaçlarına, dikkati etkileyen iç ve dış etkenlere, vb. bağlıdır ve bunlarla birlikte anlaşılmalıdır. 4) percept Algının ürünü; yani algılanan şeyin zihinsel izlenimi veya imajı. Bunun, algılanan nesnenin kendisi ya da nesne tarafından yayılan enerji (uyarıcı) olmadığı, karmaşık bir dizi süreçten geçen zihinsel bir ürün (ve dolayısıyla yaşantısal) olduğu unutulmamalıdır.

imaj: 1) Duyumsal bilgilerin zihinsel temsili. 2) Bir nesnenin ayna, lens, retina gibi optik düzenekler üzerinde bıraktığı görüntü. 3) Dış uyarıcı olmaksızın hatırlanan daha önceki bir duyu yaşantısının benzeri veya kopyası. 4) Gerçekte olmayan bir şeyin zihinsel resmi; bir izlenim; hayal gücünün yarattığı bir fikir. 5) Bir insanın, kurumun, grubun, vs. insanlar üzerinde bıraktığı genel izlenim. 6) Kişinin gerçek kişiliğine, benliğine ilişkin çarpıtılmış algısı.

Tanımlardan da anlayacağın gibi algılama bir süreç, imaj ise bu sürecin sonucudur. Yani imaj, duyu organları vasıtasıyla alınan uyarıcıların (duyusal bilgilerin) tutarlı, anlamlı bir bütünlük oluşturacak şekilde örgütlenmesiyle, analiziyle, yorumuyla ve senteziyle ilişkili -duyu uyarıcılarının duyu alıcılarına ulaşmasından, algılanan şeyin tanınmasına, farkına varılmasına, kavranmasına, vb. kadar geçen fiziksel, nörolojik, fizyolojik, bilişsel ve duygusal- süreçlerin tamamının sonucu oluyor. Yani bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Zaten algı tanımının dördüncü maddesi de bunu içeriyor.

İmaj süreç içinde gerçekleşen algıların tasarımsal bir birikimi ve sonucudur, oysa tek tek bakıldığında her algı anlıktır. Ludwig Wittgenstein’ın “İmge bir olgudur.” tesbiti de bu gerçeğin bir yönüne işaret eder. İmaj, algılanan bir nesnenin zihnimize yansıyan görüntüsü olmakla birlikte, daha önemlisi, herhangi bir uyarıcı olmaksızın da bilinçte oluşabilen bir şeydir. Yani o, belli bir zamanla ve belli bir nesneyle sınırlı olmayan zihinsel bir tasarımdır. Algı ise, belli bir zaman diliminde çevremizde bulunan nesnenin (ya da olayların) duyumlar yoluyla zihnimize yansımasıdır. Oysa imaj, nesnenin o an ve orada olmasını beklemez. İmaj, hiçbir zaman var olmamış ve var olmayacak bir nesnenin de bilincimizdeki tasarımı olabilir.

Aslında ‘algı’ ve ‘imaj’ın birbiriyle ardışık olduğunu, ‘algılama’nın (perception) doğrudan sürece, ‘imaj’ın ise sonuca işaret ettiğini tanımlardan da çok net biçimde görüyoruz.

7 Nisan 2007 Cumartesi

| “Ha gayret Türkiye, DSP geliyor!”

Dün, Allah daha uzun ömür versin, uzun yıllarını kendi tabiriyle “dinci” odaklara karşı mücadeleyle geçirmiş bir dostumdan, DSP’nin gazetelerde yayımlanan ilanlarıyla ilgili bir e-posta almış, hazır ağzımı siyasi iletişim konusuna bulaştırmışken herhangi bir yorum yapmadan bu e-postayı burada yayımlamaya karar vermiştim. Tam bu esnada Ali Saydam’ın bugünkü Akşam’da yer alan yazısıyla karşılaştım. Birbirini tamamlayıcı özelliğe sahip olması nedeniyle her ikisini art arda aktarıyorum. Önce Ali Saydam’ın konuyla ilgili yazısı:


Dünkü gazetelerde çarşaf çarşaf DSP reklamı vardı... Ben şirin buldum. Gençten çocukların fikriymiş... Deve dişi gibi ajansların değil. Bu ‘deve dişi’ lafı bana değil, DSP’li arkadaşlara ait. İnşallah ileride bir gün o ajansları aramazlar... Arama olasılıkları var çünkü...

Nedeni şu: Küçük ve/veya gençlerden oluşan ajansların korkuları olmadığı için daha cesur işler yaparlar. Bu bir avantaj. Öte yandan uçabilirler de... Bu da dezavantaj... Uzmanlıklarını savunma, doğru bildikleri konusunda müşterilerine ‘Hayır’ deme refleksleri daha sınırlıdır...


Bana ilk reklamda her üç tutum da var, gibi geldi. Cesaret, uçukluk, hayır diyememe... “Ampul dendi balon çıktı” hiç şüphesiz buluşçu bir mesaj. Tasarım da şirin. Ama DSP bu reklamın ifade ettiği gibi şirin bir parti mi? Orası şüphe götürür. Markanın vaadi ile kendisi arasında, uyum olmazsa, ‘yandı gülüm keten helva’...


Bir de reklam metninin sonundaki iki satır tuhafıma gitti. Daha doğrusu anlayamadım: “Ha gayret Türkiye, DSP geliyor!”... Ne için gayret etmemiz isteniyor, siz anladınız mı?...


Belki adını yayımlamamı istemeyecektir. Bu nedenle şimdi de dostumun e-postasını isimsiz olarak aktarıyorum:

Sevgili Selim, DSP’nin ilanı mutlaka dikkatini çekmiştir. Belki de şu sıralar bu ilanla ilgili bir şeyler yazıyorsundur diye düşünüyorum. Önce ben yazmaya niyetlendim, fakat [yazdığım yerin] böyle bir işlevi olmadığı için vazgeçtim.

Ben hayatımda böyle bir dangalaklık görmedim. Bunlar siyasi parti olacak da, Türkiye'nin geleceği için politika üretecek... Üzülerek söylüyorum ama, Tayyip'in tırnağı bile olamazlar.


Durum böyle iken, onun cumhurbaşkanlığını önlemek için bir kampanya başlatacaksın ve kampanyanı da böyle bir ilanla duyuracaksın. Ne demek “Ampul dendi balon çıktı”?


1. Yiğidi öldür, hakkını yeme... Tayyip'in balon çıkmadığını Türkiye değil, yedi düvel biliyor da bu garibanlar hala farkında değiller.

2. Dinime küfreden müslüman olsa... Velev ki Tayyip balon çıktı, bunu söyleyecek en son yapı bu balonlar olmalı.


Ayrıca, ilanın başlığında gizli bir hayıflanma var. Ampul olarak çok şey beklerdik -yani Tayyip'in ve partisinin politikalarının hayata geçmesini- ama yazıklar olsun beceremediler, balon çıktılar...


O ne metin öyle?.. Bunlar hangi dönemde, kime mesaj veriyorlar? İnsanların işi gücü yok, bir yığın zırva lafla dolu o uzun metni okuyacaklar. Hadi canım sen de... Pekiyi sonuçta ne için? Efendim 8 Nisan Pazar günü Ankara Sıhiyye Meydanı’nda Tayyip balonları uçurtmak için...


Benim gibi işsiz güçsüz birini bulabildikleri için o metni okuttular ve aklım başıma geldi. Meğer son seçimlerde, üstelik Ecevit genel başkanken yüzde bir buçuk mu iki buçuk mu oy alabilen bu parti, Türk Halk Musikisi solistliğine yakışır bir genel başkanla çığ gibi geliyormuş... Bunların kafası hala 60’lı 70’li yıllarda... Haydi hayırlısı.


Neyse, öfkemi sana kustum. Daha edecek çok laf var ama, benden bu kadar. Sevgiler...


Bana gelince... Ben bu ilanla ilgili başka bir şey söylemek istemiyorum. Herhalde seçime kadar arada bir siyasi iletişim yazıları yazacağım. Partilerin siyasi iletişimle ilgili aculluklarını çok net bir biçimde gözlemleyebiliyoruz. Eğer, bizim anlamadığımız meselelerde de aynı trajikomik “tutum”a sahiplerse ve bu halleriyle bizi yönetmeye talip oluyorlarsa vay bizim halimize!.. “Gençten çocuklar”ın fikriymiş! “Gazetelere çarşaf çarşaf ilanların bedellerini mecburen ödüyoruz, bir de reklam ajanlarına para mı ödeyelim?” desenize... Hadi, bu gençten çocuklara bir ikazda bulunayım da hayrım dokunsun: Başlık iki cümleden oluşuyor, ilk cümleden sonra bir virgül koyun da bari ilanın imlâsı düzgün olsun.

İsim açıklamak elbette yanlış olur, geçen yılın ortalarında saygın siyasi partilerimizden biri, sağolsun, bizimle görüşme talebinde bulunmuştu. Görüştük, ama iş isteme şekli, “tutum”u öylesine açık ediyordu ki, sağlıklı bir ilişki temelinde çalışma imkanı bulamayacağımız daha baştan anlaşılıyordu. Nazikçe reddettik.

Şu da var; her şeye rağmen Türk reklamcılığı hep sektörlerin önünde yürüdü, ama siyasi reklamcılık konusuda aynı şeyi söylemek pek kolay değil.

Nalına vururken mıhını da unutmayalım.

3 Nisan 2007 Salı

| Zaten elitlerle başı hoş olmayan AKP’nin bir de lumpen oylara yönelmesi krizi derinleştirecektir!

GEÇTİĞİMİZ GÜNLERDE MARKETING TÜRKİYE TARAFINDAN 1 NİSAN 2007 TARİHLİ KAPAK KONUSUYLA İLGİLİ OLARAK GÖRÜŞLERİM SORULMUŞ, “AKP, İLETİŞİMDE HANGİ ÖZELLİKLERİYLE ÖNE ÇIKIYOR? İLETİŞİM STRATEJİSİ BAŞARILI MI, BAŞARISIZ MI? NE YAPMALI?” SORULARINA CEVAP VERMEM İSTENMİŞTİ. AŞAĞIDA BU CEVABIN TAMAMINI, ARDINDAN DA MARKETING TÜRKİYE’NİN KAPAK KONUSUNDA YER ALAN TARAFLARIN GÖRÜŞLERİYLE İLGİLİ DEĞERLENDİRMELERİMİ OKUYACAKSINIZ.

Siyasi pazarlar da arz-talep yasaları üzerinde gelişir ve olgunlaşır. Günümüzde, siyasi partilerin pazarlama ve pazarlama iletişimi profesyonelleriyle ilişkilerinin bu ölçüde esnek ve sadakatsiz, parça başı hizmet alımı ve “kolonyalı mendil siparişi” biçiminde olmasının, henüz pazarın olgunlaşmamış bulunmasından ve eski usul bazı yöntemlerin hâlâ iş görebilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum.


Dünyadaki tüm gelişmiş demokratik ülkelerde siyasi pazarlar olgunlaşmıştır. Bu nedenle, buralarda aynen ticari pazarlarda olduğu gibi dönemsel olarak birinci ve ikincinin değiştiği iki büyük pazar aktörü söz konusudur.

Türkiye siyasal pazarının önümüzdeki on yıl içinde “gelişmekte olan pazar” yapısından “olgunlaşmış pazar” yapısına doğru evrilmeye başlayacağını öngörebiliriz. Yani siyasetçiler için; pazarlama, pazarlama iletişimi, siyasi marka ve siyasi pazar üzerinde artık ciddi olarak kafa yormanın zamanı gelmiştir.

Bütüncül bir iletişim stratejisine sahip olmama konusunda AKP’nin de diğer partilerden çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Ancak şu var ki, iletişim adına taktik konularda AKP’nin daha atak ve daha bilinçli bir yapı sergilediğini gözlemliyoruz. En azından önemli günleri kamuoyuyla iletişim kurmanın bir vesilesi olarak hiç ihmal etmediğini söyleyebiliriz. Görsel kimlik standartları ve rehberine sahip ilk parti olarak belli bir iletişim istikrarı gördüğümüz tek parti de şu an için AKP’dir.

Ancak, pazarlama iletişiminden söz edebilmek için, bir partinin pazar, pazarlama, kimlik ve konumlandırma stratejileriyle ilgili çalışmalarının olması kaçınılmazdır. AKP’de böyle bir çaba var mıdır? Ben göremiyorum.

Bir siyasi ürün olarak parti üç unsurdan oluşur; lider, kadro ve program... AKP’de lider dışındaki unsurların liderin gölgesinde kaldığını kabul etmek gerekir. AKP için kimlik algılamasını oluşturan en önemli faktör lider ve muhalefettir. Bir aralar dile getirdiği ve içselleştirmeden çok çabuk unuttuğu muhafazar demokrasi yaklaşımı AKP’nin hiçbir kimlik sorununa çözüm getirmemiştir. Bu nedenle AKP’nin kimliği liderin etkili katkıları yanında, bir hukuk deyimiyle söyleyecek olursak “mefhumu muhalifinden istihraç” şeklinde gerçekleşmektedir. CHP fazlaca laiklik üzerinden muhalefet yaptığına göre AKP’nin çok dindar, Milli Görüş hareketinden koptuklarına göre az dindar, MHP bu kadar topa tuttuğuna göre pek de milliyetçi olmayan bir profile sahip olduğunu çıkarsayabiliyoruz. Ve bu karmaşadan kamuoyunda bir AKP imajı kontrolsüz bir biçimde oluşuyor.

Sağlam bir konumlandırma yapmadan iletişime başlamaksa mümkün değildir.

Siyaset pazarında iddia taşıyan partiler, tüm pazarlama stratejilerini Türk siyaset pazarının ikili yapıya evrileceği öngörüsü üzerine yapmalıdırlar. AKP’nin elde ettiği mevziyi koruması da, hayatiyetini bu ikili yapının bir aktörü olarak sürdürüp sürdüremeyeceğini belirleyecek stratejilere bağlıdır.

Bugün görünen odur ki birçok parti gibi AKP de lumpen oylara gözlerini dikmiştir ve kendisine bu oyları kazandıracağı düşünülen bir reklamcı arayışına girmiştir. Bana göre Türk lumpenliği sınıfsal bir pozisyon değildir. Bunu Marksist terminolojideki lumpenlikle karıştırmamak gerekir. Bana göre bizim lumpenliğimiz, bulunduğu pozisyonla arzu ettiği yer arasındaki boşluğu din, para, Atatürk, bayrak, Allah, milliyetçilik gibi geniş kitleler tarafından dokunulmazlığı olan veya dokunulamayan değerlerle doldurarak ötekine karşı bir kalkan oluşturma şeklinde tezahür eder. Bulunduğu yer konusunda şikayetçi olanların daha çok alt katmanlarda ve varoşlarda yer alması ayrı bir konudur, ama benim tanımım içinde yer alan lumpenlerin sayısı toplumun en üstten en alta tüm katmanlarında küçümsenmeyecek orandadır. Parti de bu boşluk doldurma faaliyetinin bir aracı haline geldiğinde işlevsizleşecek ve kaypak bir tabana sahip olacaktır. Son yıllarda İP’den MHP’ye, CHP’den GP’ye kadar yaşanan geçirgenlik ve geçişkenlikler bunun kanıtıdır. Rekabet, bir iktidar mücadelesi olmaktan, pazar olgunlaştığında iki aktörden biri olarak kalıp kalamama mücadelesine dönüşmek ve tüm pazarlama ve pazarlama iletişimi stratejisi bunun üzerine kurgulanmak zorundadır. Gerisi taktik faaliyetlerden öteye geçmez.

Ayrıca, liderin kimlik konusunda bu ölçüde baskın bir unsur olduğu bir yapıda AKP’nin pazarlama stratejisi ve iletişim adına ne yapması gerektiğini söyleyebilmek, Cumhurbaşkanlığı seçimi netleşmeden mümkün değildir. Çünkü liderin uzaklaşması, partinin kimlik algılamasını değiştirecektir. Belki bugün alt katmanlar yerine üst katmanlarla iletişim kurmak daha doğru görünürken, o zaman daha dengeli bir iletişim stratejisi gerekebilecektir.

AKP’nin elitist bir parti olmaması geniş kitlelerle ilişkisini kurgulama konusunda bugün için kendisine avantaj sağlamıştır. Fakat, elitist olmakla elit olma arasında çok ciddi fark vardır. Elitizm, uzlaşma karşıtıdır ve bence her şeyden önce gayri ahlaki bir tutumdur. Ancak ülke elitleriyle ulusal egemenliğin uzlaşımı önemlidir ve AKP bu konudaki zaafını gidermelidir. Böyle bir zaaf ortadayken bir de lumpen oyları kazanmaya yönelik bir iletişim programı krizi derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Kimileri için son derece önemsiz, kimileri içinse AKP ile ilgili ümit kırıcı bir iletişim sorununu gündeme taşıyarak bitiriyorum. Bilindiği gibi “her şey” Türkçe’de ayrı yazılır ve yazım kuralları açısından tüm otoritelerin kesin mutabık olduğu bir konudur. AKP’nin 3 Kasım seçimlerinden bu yana yanlış imlayla kullandığı “herşey Türkiye için!” sloganının yazılı olduğu panonun önünde Başbakanımız konuşuyor, okullarında okutulan dilbilgisi kitaplarında doğru imlası öğretilen Milli Eğitim Bakanımız konuşuyor, Kültür ve Turizm Bakanımız ve daha nice âkil zevat konuşuyor... Onlarca TV kamerası bu yanlışı milyonlarca kişiye, hem de bu yetkililerin zımni onayıyla gösteriyor. Yıllardır...

Bu düzeltildiğinde iletişim adına ilk doğru adımın atıldığına ve “her şeyin Türkiye için” olduğuna kanaat getireceğim.

Marketing Türkiye’ye gönderdiğim yazı bu kadar... Şimdi de, benim yazımın ardından, Günseli Özen Ocakoğlu ve Ferruh Altun’un imzalarıyla hazırlanan kapak konusunda yer alan ve öne çıkan bazı görüşlerle ilgili kısa değerlendirmeler yapmayı deneyeceğim.

1.
AKP Siyasal İletişimden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Prof. Edibe Sözen’in, AKP’nin Kurban Bayramı’nda kullandığı “Kurban olam ayına yıldızına” başlıklı afişlerle ilgili olarak sorulan soruyu cevaplarken Türkiye’de yükselen bir milliyetçiliğin olmadığını savunarak “Ben ortaya çıkan bu yeni milliyetçiliğin eğitim sistemindeki sorunlardan, ulusal kültürün çok fazla sembollerle ifade edilmesinden ve bu ulusal sembollerin popülerleşmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Popüler kültürün giderek yaygınlaşması ve içine ulusal kültürün sembollerini alması bir milliyetçilik akımı olarak algılanıyor.” diyor. Doğrusu ben, bu ifadeleri çok net olarak anlamadım. Ancak, benim “lumpenlik” olarak adlandırdığım gelişmelere Sayın Sözen’in mesafeli durduğunu algılayabildim.
2.
Yukarıdaki yazımda AKP’nin bir iletişim stratejisi olmadığını söylemiştim. Bir reaksiyon patlaması olarak ortaya çıkan AKP’yi bu bakımdan hoşgörmek mümkündür. Nitekim Arter Reklam Ajansı ve Erol Olçak, partinin görsel kimliği dahil, neredeyse ilçe teşkilatı açılış organizasyonlarına kadar tüm operasyonlarıyla canhıraş bir biçimde ilgilendi. Strateji bir karargah işidir, oysa Arter dur durak bilmeden sahanın ihtiyaçlarını akılcı bir biçimde karşılama derdinde oldu gözlemleyebildiğim kadarıyla... Partide ise Sözen’den önce bu işlerle ne ölçüde ilgilenildiğini bilmiyorum. Taktik çözümler konusunda ise, yukarıda belirttiğim gibi AKP’den başka bir parti yoktu ortalıkta... Cumhuriyetle yaşıt ana muhalefeti düşünsenize... Ne strateji var ne taktik! (Bence Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığına adaylığını koymayacak Sayın Baykal, mevzuyu değiştirin artık!)
3.
Buna karşın Prof. Sözen, iletişim stratejisinin nasıl uygulandığı konusunda öyle parlak açıklamalar yapmış ki, ben bunları bir tespit olmaktan ziyade bir temenni olarak algıladım. Çünkü tezahürlerle anlatılanlar arasında bir paralellik görmekte zorlanıyorum. Yine de bu açıklamalar, Sözen gibi bir profesyonelin genel başkan yardımcısı olarak görevlendirilmesinde ne ölçüde isabet edildiğini göstermeye yetiyor. Şimdiye kadar herhangi bir partide bir iletişim profesyonelinin bu mevkiye getirildiğini hatırlıyor musunuz?
4.
Sevgili Erol Olçak’ın, Ali Taran’ın işe dahil olma ihtimalini gönülsüz kabullendiğini anlıyoruz açıklamalarından... “Türkiye’de hiçbir lider marka Taran’la çalışmadı. Çünkü o birinciye saldırarak yapıyor çalışmasını. Oysa AKP lider bir marka ve Taran’ın saldıracağı bir lider olmayacak karşısında.” diyerek dikkate değer bir analiz yapmış oluyor bence.
5.
Pazarlama ve iletişim stratejilerini tartışmayı bir yana bırakıp uygulamalarla ilgili bir şeyler söyleyecek olursak, benim eleştirdiğim en önemli husus, reklamlarda çok fazla sloganla mesajın dağıldığı, benzerleri çok olan ve her parti tarafından kullanılabilecek olan siyasi söylemlere fazlaca rağbet edildiği, yani reklamların fazlaca “reklam” olduğudur. Ampülle ilgili hiçbir şey söylemeyeyim en iyisi, nitekim fikrin Olçak’a ait olmadığını da biliyorum.
6.
“Reklamcı %2’den fazla kazandıramaz.” diyen Erol Oçak’ın bu ifadesinin, “reklam olmazsa en fazla kaybedeceğimiz %2’dir” şeklinde anlaşılma ihtimali var. Oysa bu, belki konjonktürel bir gerçeğe işaret etmektedir. Ayrıca ben böyle kesinlik ifade eden bir araştırma verisine rastlamadım. Sanıyorum Nuran Yıldız daha yüksek oranlardan söz ediyordu, ama o da bir kaynak göstermemişti. Yine de ben bu oranlarla çok ilgilenmiyorum, çünkü reklamın bir siyasi marka için uzun vadede yapacağı şey, kısa vadede kazandıracaklarının çok çok üstündedir.
7.
Marketing Türkiye’nin kapak yazısından yararlandım, ama yukarıdaki yazımda yer alan görüşlerimi tashih etmemi gerektirecek bir bilgi edinmedim kısaca...
8.
Siyasi iletişimle ilgili yazılarımı nedense hep bir bitmemişlik duygusuyla sonlandırıyorum. Ama mecalim ve ilgim daha fazlasına yetmiyor. Belki “yorum”larda görüşürüz. Bu da bu kadar!

2 Nisan 2007 Pazartesi

| Bu tipografik özürlü pankartlar da nerden çıktı böyle?

Geçen yıl yürürlüğe giren yeni bir yasayla bez afiş ve pankartların şehir içinde kullanımlarına yasak getirilmişti. Ama nedense, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu yasağa uymadı. Belki belediyeler muaf tutulmuş olabilir, bilmiyorum. İBB, bu süreçte çok etkili bir mecra keşfetti ve bu mecrayı çok da güzel kullandı; üst geçit ve köprülerin alınları... Bir de elektrik direklerinde ‘banner’ uygulamaları vardı.


Daha çok İBB’nin mesajları, zaman zaman da sponsor olduğu sosyal kampanyaların yer aldığı bu pankartların grafik tasarımları bir kamu kurumundan beklenmeyecek ölçüde başarılıydı. Nitekim, organizasyonun başında bulunan arkadaşa, İBB’nin şimdiye kadar hiç bu kadar özenle ve profesyonelce hazırlanmış reklam enstrümanlarıyla karşılaşmadığımızı söyleyerek kendisini tebrik etmiştim.

Son günlerde İBB’nin 3. yıl mesajlarının yer aldığı pankartlar süslüyor (Kirletiyor mu demek gerekirdi?) üstgeçit alınlarını... Tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Üç ihtimal var: (1) İBB'nin tanıtım organizasyonunun başında bulunan arkadaş işten ayrılmış olabilir. (2) Eğer hizmet bir reklam ajansından alınıyorduysa “Ne var bunları hazırlamada, biz kendi bünyemizde yapalım, dışarıya para kaptırmayalım!” hastalığı belki buraya da bulaşmıştır. (3) Eğer hizmet zaten “in-house” bir yapıdan alınıyorduysa, bu gibi yapıları “köprüyü geçene kadar dayı” olarak gören kaliteli insan kaynağı zamanı geldiği için tüyüvermiştir belki de!

Ne olmuşsa olmuş, ama yazık olmuş! Yine söyleyeceğimizi söyleyelim: “Güzelleştirmek inşa, çirkinleştirmek ise imha faaliyetidir.”