27 Şubat 2007 Salı

| Korku pazarlaması!

“Siyasetten anlamadığımı daha önce de belirtmiştim, ancak bir pazarlama profesyoneli olarak çok iyi bildiğim bir şey varsa o da insanların parasını almanın en kolay yolunun onları korkutmak olduğudur.”


“Bunun en basiti de haydutluk. Adamın kafasına silahı dayayıp ‘Paran mı, canın mı?’ diye sorduğunuzda cevap neredeyse kesindir. Global haydutluk günümüz iş ve politika dünyasında tekrar baskın unsur olma yolundadır, başka konu ama bildiğimiz ticarette de korku pazarlaması çok önemli bir yere sahiptir. Amansız bir hastalığa düştünüz ve tedavi gücünüzü aşıyorsa; sınırlarını olabildiğince zorlarsınız. Medikal alandaki alım satımlarda kafadaki değer denklemi diğer alımlardakinden farklı kurulur, çünkü arka planda ölüm, hastalık vb ‘korku’ vardır. Tıp kârlı bir sektördür.”

“Korku ticaretinin veya siyasetinin bir başka çarpıcı örneği olarak ABD’de koca bir ulus ev, iş ve alışveriş merkezleri dışındaki tüm alanların güvensiz olduğu konusunda aralıksız korkutulmaktadır. İnsanlar çalışsın, alışveriş yapıp arabayla evine gitsin ve orada oturup TV izlesin, pizza söylesin diye tüm medya ağız birliği yapmışçasına dehşet yaymaktadır. Güvenlik sorunu kuşkusuz var, ancak medyada cinayet, gasp haberleri abartılarak verilmekte, silah ve güvenlik şirketleri ulusal paranoyayı körüklemektedir. 11 Eylül sonrasında olayların nasıl geliştiğini ve insanlara uluslararası terörizm nedeniyle artık güvende olmadıklarının anlatılıp Irak işgalinin nasıl gerekçelendirildiğini ibretle izledik.”

“Korku, siyasette de çok yaygın olarak kullanılır. Eski bir söz vardır, ‘Kendi ülkende barış istiyorsan başka ülkelerle savaş.’ diye. Olan tehdidi abartmak ya da bir tehdit yaratarak kendini ona karşı çare olarak konumlandırmak, halkı o tehdide karşı kenetlenmeye çağırmak, aksini iddia edenleri de saflıkla, hatta ihanetle suçlamak sık rastlanılan bir oy isteme ya da meşruiyet yaratma aracıdır.”

“Atatürk’ün uzun savaşlar ve politik manevralarla kurduğu ve de çok kırılgan bir zeminde duran genç cumhuriyetin etrafındaki tehditleri abartarak seksen yıl sonrasına taşıyan zihniyet, bugün yarattığı paranoya ile meşruiyetini gerekçelendirmeye çalışırken, örneğin şimdiye kadar hiçbir başarılı projesi ve de kişisel çekiciliği olmayan Deniz Baykal ana muhalefet partisi lideri konumunu salt bu paranoya yüzünden sürdürebilmektedir.” [ GÜVEN BORÇA’NIN YAZISI ]

26 Şubat 2007 Pazartesi

| Grafik tasarım: İki boyutlu yüzeyde dört boyutlu bir evren yaratmak...

Grafik, grafik sanatı, grafik tasarım ve görsel iletişim tasarımı... Kavramlarda netleşmek, diyaloğu ve anlaşmayı kolaylaştırır. Grafik; elbette resim, heykel gibi bir sanat dalıdır. Grafik tasarım ise kimi zaman yaratım süreci, kimi zaman da nihai eserle ilgili bir fikir verir bize.


Grafik Tasarım dergisinin Kasım 2006 sayısında Yrd. Doç. Dr. Seval Dülgeroğlu Yavuz’un güzel incelemesinde aktardığı Jorge Frascara’nın “grafik tasarım”ı dar kapsamlı bularak yerine önerdiği “görsel iletişim tasarımı”nın (visual communication design) benim ilgi alanlarımı daha çok kapsadığını düşünüyor, ama bu kavramı “grafik tasarım”dan daha geniş kapsamlı göremiyorum. Eğer “görsel iletişim”le ifade etmek istediğimiz şey, iletişimin kapsamı içine giren tüm “görsel” etkinliklerse, bu durumda bu kavram daha da fazla jenerikleşerek “grafik”i anlatmakta zorlanacaktır.

Buna fazla takılmayalım, ama önerilen bu yeni yaklaşımla “grafik sanatı”yla “görsel iletişim tasarımı”da kavramsal temelde ayrışmış oluyor. Ayrıca tartışırız, ancak ben, yaptığımız işi sanat kapsamı içinde görmüyorum.

“Görsel iletişim tasarımı” deyince, zaten işin sanatsal etkinlikten uzaklaşmış olduğunu hissediyoruz. Ama şurası çok önemlidir ki, konu, estetiğin ve güzellik felsefesinin kapsamı dışına çıkmamaktadır. Yani, sanatın bazı normları bizim için de norm olma özelliğini korurken, grafik, yarattığımız eserin nihai hedefi bakımından “sanat”tan ayrılmaktadır.

Bu konuyla ilgili olarak bilim adamları belki daha kesin yargılar ortaya koyabilirler, ama meydan boşken ben görüşümü söyleyeyim; bana göre görsel algı, işitsel algının daha üst bir aşamasıdır. Bazı arkadaşların, bebeğin anne karnında geçirdiği dönemden dünyaya geldiği ilk aylara kadar henüz görsel algı organının işlevini yerine getirmediği, oysa işitsel algının çok daha önce başladığını söyleyerek kulağı daha fazla önemsediklerini söylemelerine rağmen, bu, bana pek ikna edici gelmiyor.

İnsanlığın, başlagıçta iletişimi ses-simgelerle yaptığını elbette kabul etmeliyiz. Hâlâ da ses sistemi üzerine kurulu olan dili, iletişimin en yaygın aracı olarak kullanmaya devam ediyoruz. Tarihin daha yakın dönemlerinde geliştirilmiş olan işaret sistemi ise, yalnızca mesajı kayıt altına alma ve yayma fonksiyonuyla kalmamış, daha sofistike ve soyut mesajların iletilmesinin en önemli aracı haline gelmiştir.

Görsel iletişim tasarımı, işte bu imkanı, belli amaçlar doğrultusunda en etkili bir biçimde kullanma etkinliğinin adıdır. Mesaj bolluğu nedeniyle, bugün itibariyle grafik tasarımın anlatım ve etkileme gücü, sese/söze dayalı anlatım gücünü aşmıştır. Farklı farklı dilleri konuşan çok daha geniş kitlelere grafik simgelerle aynı şeyleri anlatma ve aktarma imkanı vardır. Pazarlama iletişiminde grafik sanatının temel işlevi bir mesajı iletmek, bir ürün ya da hizmeti tanıtmak, daha da önemlisi diğer iletişim etkinlikleriyle birlikte markayı inşa etmektir. Şunu da unutmayalım ki, tüm görsel ve işitsel iletişim imkanlarını bünyesinde toplayan yeni mecraların grafik tasarım disiplinine duyacağı ihtiyaç daha da artmaktadır.

Bu kadar laftan sonra şu dördüncü boyuta geçmenin zamanı geldi galiba... İki boyutlu bir yüzeyde üç boyutlu bir eser ortaya çıkarmak bile fizik olarak mümkün değilken, dördüncü boyutun da nereden çıktığı sorularını duymuyor değilim.

Bir grafik tasarımcının yarattığı eserde üçüncü boyut etki ve duygusunu nasıl yaratacağı cevapsız bir soru değildir. Dördüncü boyuta gelince; bunun, zaman mı, hız mı olduğu konusunda henüz bir netleşme sağlanmamış olmasına rağmen, ben, her ikisini de bu boyutun nitelikleri olarak kabul etmekte bir sakınca görmüyorum.

Zaman ve hız, aynı zamanda yaşam emareleridir. Daha da önemlisi, zaman; geçmiş, bugün ve gelecek anlamına gelmektedir. Bir iletişim aracı olarak grafik eser, hem yaşayan bir canlı olmalı, hem de gecmişten değerler devşiren, bugünün ihtiyacına cevap veren ve gelecek vizyonu öneren bir strüktüre sahip olma yeteneği taşımalıdır.

Bu, dördüncü boyuttur... Bir boyut (Hadi buna da beşinci boyut diyelim.) daha var ki, bu, belki bir sanat dalı olarak grafiği çok ilgilendirmese de, bana göre bir iletişim etkinliği olarak grafik tasarımın olmazsa olmazları arasına girer. Aslında bu boyut, genel olarak tüm iletişim yöntemlerinin niteliğini oluşturmalıdır diye düşünüyorum ve grafik tasarımcıların bu konu üzerine kafa yormalarını önemsiyorum.

Bildiğimiz gibi felsefenin kapsamı içine giren üç temel normatif bilim dalı var: Doğruluk temeli üzerine kurulmuş mantık, iyilik temeli üzerine kurulmuş ahlak ve güzellik temeli üzerine kurulmuş estetik... Bunları doğru-yanlış, iyi-kötü ve güzel-çirkin şeklinde zıtlıklarıyla birlikte ifade edebiliriz. Aslında şunu söylüyorum; nasıl ki insanlık uzun süre ve büyük çoğunlukla “yanlış”ta ve “kötü”de ısrar etmezse, yine uzun süre ve büyük çoğunlukla “çirkin”e demir atmaz. Elbette insanın özünde yanlış, kötü ve çirkin de var ve iradesini bu yönde de kullanabiliyor. Ama asıl liman doğru, iyi ve güzeldir. Kalıcı değerler yaratmak isteyenlerin odaklanacağı yer de burasıdır. Belki burada “fayda” konusunda bir tartışma olabilir; ayrı bir kategori olarak mı değerlendirileceği, yoksa “mantık”ın bir tezahürü olarak mı görüleceği şeklinde... Ama sonuçta o da “pozitif” alanın içindedir. Hatta, Prof. Dr. Mustafa Ergün’ün Sanat Felsefesi isimli makalesinden öğrendiğime göre filozoflar arasında “Faydalı olan güzel, güzel olan iyi ve aynı zamanda faydalıdır.” görüşünü savunanlar da olmuştur.

Bu paragrafı lütfen bir megalomaninin tezahürü olarak görmeyiniz. Bir yerde okumuştum. Osmanlı uygarlığı “üç selim formülü” ekseni üzerinde inşa edilmiş. (Selimler ben değilim, o nedenle baş harfini küçük yazıyorum. Osmanlı padişahları Yavuz Selim, II. Selim ya da III. Selim hiç değil.) Üç selim şunlar: Akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim...

Yani üç kavramı, sadece sözlük anlamlarıyla; doğru akıl (sağduyu), temiz kalp (gönül) ve üstün beğeni (estetik) olarak çevirebiliriz. Hadi bunlara kısaca; doğruluk, iyilik, güzellik diyelim. Güzellik, zaten bir grafik eserin temel niteliği olduğuna göre, doğruluk ve iyiliği bir başka boyut olarak temel esaslar arasına koyabiliriz.

Bir sanat olarak grafik eserde, güzellik dışında iyilik ve doğruluk niteliklerinin olmaması onu sanat eseri olmaktan çıkarmaz. Ancak, esere bir görsel iletişim tasarımı olarak baktığımızda, bence, insanlığın vazgeçilmez ve temel terazileri olan doğruluk ve iyiliğin eksik olması, eserin işlevini yerine getirme konusunda da ciddi bir eksiklik yaratacaktır. Grafik tasarımcının, bir iletişim mimarı olarak bunu dikkate almaması düşünülemez.

Görsel iletişim tasarımını yalnızca bir “iletim” olmaktan çıkarıp gerçek bir “iletişim”e dönüştürebilmek, hedef kitle algısına göndereceğimiz doğru kodlamalardan geçer.

GRAFİK TASARIM DERGİSİNİN ARALIK 2006 TARİHLİ 3. SAYISINDAKİ “KAFA LAMBASI” ADLI KÖŞEMDE YAYIMLANMIŞTIR.

23 Şubat 2007 Cuma

| “Her ülke markaları kadar zengindir.”

Nükhet Vardar tarafından kurgulanan ve projenin farklı aşamalarında birçok sektör insanının katkıda bulunduğu TM//Türk Markaları serisinin birinci cildi Reklamcılık Vakfı tarafından yayımlandı.


İlk cildinde Komili Zeytinyağı, Hacı Şakir, Tariş, Türkiye İş Bankası, Dyo, Türk Hava Yolları, Vakko, Petrol Ofisi, Yapı Kredi, Garanti, Akbank, Hürriyet ve Milliyet’in markalalaşma serüvenlerinin ele alındığı serinin, pazarlama-reklam camiası ve reklamverenler için izlenmesi gereken önemli, aynı zamanda da keyifli vakalar içerdiğini duyurmuş olayım.


Dönemin Reklamcılar Derneği Başkanı Jeffi Medina ve Reklamcılık Vakfı Başkanı Faruk Kaptan’ın kaleme aldığı önsözün birkaç paragrafını da aktarmak isterim:

“Markalar bir ülkenin zenginliğidir.
Marka hikayeleri ve ülke hikayeleri de çoğu zaman iç içe geçer.
Birini anlamanın yolu diğerini bilmekle mümkündür.

Marka hikayelerine baktığımızda aslında ülkelerin yakın geçmişlerine, kültürel, sosyolojik ve ekonomik hikayelerine tanıklık ederiz.
TM//Türk markaları diçizi de 2000’li yıllara dek ülkemizde yaratılıp belleğimizde yaşayan markalarımız aracılığıyla geçmişimizi hatırlama ve belgeleme projesi...”

“Bu kitap bir yol ayrımının da belgesi.
Umuyoruz, bu dizi sadece geçmişin envanteri olarak değil, geleceğin de başlama vuruşu olarak algılanır, sadece büyük ulusal markaların kullanmasıyla değil, yerel başarılarını ulusal ve global boyuta taşıma cesaretini gösterecek yeni markaların hikayeleri ile de büyür.”

Bu temenniye katıldıktan sonra kitaptan 1968 model bir İşbank ilanını burada yayımlayıp bir de güzellik yapmış olayım.


YAYINCI | REKLAMCILIK VAKFI, İSTANBUL, OCAK 2007, YAYIN KURULU | FARUK KAPTAN, FÜSUN GENÇSÜ, AYŞEGÜL MOLU, AYTÜL GÜLÇELİK, CEM TOPÇUOĞLU, JEFFI MEDINA, ÖZGÜR SAĞLAM, ŞAHİN TEKGÜNDÜZ, YAZAN | NÜKHET VARDAR, PROJE EŞGÜDÜMÜ | FİSUN BARGU SONER, G. ELİF BAYKAL, KİTAP EKİBİ | REDAKSİYON: ŞAHİN TEKGÜNDÜZ, GÖRSEL YÖNETMEN: AYGEN TEZCAN, GÖRSEL TASARIM: ULAŞ ERYAVUZ, SAYFA DÜZENLEME: GÖKHAN DOĞAN, DVD EKİBİ | SENARYO: ŞAHİN TEKGÜNDÜZ, YARATICI UYGULAMA: PROF. İHSAN DERMAN, VOLKAN ÇETİN, ONUR SÖNMEZ, KATKIDA BULUNANLAR | AKIN ALYANAK, ALİ DANIŞ, BÜLENT GÜVEN, CEM APA, ÇETİN ZİYLAN, FATOŞ KARAHASAN, HAKAN UYANIK, HAYRİ CEM, KEMAL SEZER, MURAT ŞAHİN, ÖMER UÇMAN, VURAL ÇAKIR, ZEYNEP NECİPOĞLU

20 Şubat 2007 Salı

| “Huysuz ve tatlı adam…”

Bir dönem mesai arkadaşlığı yaptığımız reklam yazarı Tuğçe Özel’den bir e-postaya iliştirilmiş şu yazıyı aldım. Benimle birlikte başka arkadaşlara da göndermiş. Yayımlamak istedim:


İlginç bir tanışmaydı bizimkisi. Sanal ortamda tanışıp (İlk defa yaşıyorum tabii, heyecan da var.) iş arkadaşlığına giden bir yolculuktu. Ortak noktalarımızın kesişmesinden başlayan bu hikâye saygı ve sevginin bir dönencesidir aslında…

Sıcak bir günde oldu Şahin Bey ile tanışmam. Odasındaki klimadan mıdır, yoksa sevimli gülümsemesinden midir bilmem, sıcak günün ilk saatlerini arkamda bırakmıştım. İçimi bir serinlik, ferahlık kaplamıştı.

Güzel bir konuşmaydı, gerçi bir iş görüşmesiydi, ama sanki eski bir dostla ya da şeyhini ziyarete gelen bir kul gibi mutlu olmuştum. Anılarını, hayatını, yaptığı muziplikleri anlatırken yaramaz bir çocuk gibi gözlerinin içi parlıyordu. Gülüşü, hayata bakışı farklıydı. Hatta biraz da isyankârdı. Ona göre ters olan her şeye karşı savaşa hazır bir hali vardı. Görünmez kılıcı, efelenmesini sağlayan gizli bir kuşağı vardı belinde, evet evet savaşa hazır bir şövalyeydi karşımdaki adam.

İleride savaşacağımıza emindim aslında, ama bizimkisi olsa olsa söz düellosu olurdu, bunun da farkındaydım. Yanılmadım, birçok kez karşı karşıya geldik. Güzel takışmalardı bunlar, hani boğalar kızacağını belli etmek için hafif hafif tos atarlar ya birbirlerine, işte tam öyleydi bizim halimiz. Tos atardık birbirimize, sonra çıkar yemeğe muhabbet ederdik. Bitmek tükenmek bilmeyen anılarını dinlerken kendi kendime düşünürdüm; “Ben de bu kadar yol ilerleyebilecek miyim bu hayatta, hiç sanmam. Onun kadar sağlıklı beslenmiyorum ki…”

Yediğine, içtiğine dikkat eder o. Muhakkak salatası olur, zeytinyağlısı olur, geceleri de balığı… Bense ağzıma balık sürmem!

Bir keresinde büyük harflerle bir ileti yollamıştım da “Ben yaşlı mıyım büyük harfle yazıyorsun?” demişti. İşte huysuz adamın teki, ne yaparsın. İdare edeceksin der, işime bakardım. Sonra yanıma gelir, muzırca bir şeyler anlatır, kıs kıs gülerek giderdi. İşte o anda unutursunuz ona kızdığınızı! Yapar bunu, tabii bilerek de yapıyor olabilir diye düşünürsünüz. Yok, canım Şahin Bey yapmaz böyle planlar deyip geçersiniz. Devamlı itiraza hazır haliyle dinler sizi, hiç ummadık anda da kabullenir hatasını, tıpkı çocuk gibi işte…

Sonradan yollarımız ayrıldı. Bizi aslında hastane ayırdı, annem rahatsızlandı, ben anneme mi, işe mi koşturayım derken kaynayıp gitti her şey. Ama ne ilginç tesadüftür ki bizi yine hastane kavuşturdu. Keşke böyle olmasaydı diyorum içimden tabii, sonra onun şövalye olduğunu hatırlayıp rahatlıyorum. Nasıl olsa kılıcı da, efelenmek için beline sardığı kuşağı da görünmez. Kimse çıkartamaz üzerinden, böylece o her koşulda savaşabilir. Belki de kendimi tatmin ediyorum bu cümleleri kurarken, ama eminim o yine şen kahkahalarına, rakı-balık-muhabbet üçlemelerine devam edecektir. Ben de onun bu şehirde herhangi bir yerde olduğunu düşünerek huzur bulacağım.

Yani şimdi ben bunları niye yazıyorum diye soruyorum kendime, yeni ameliyat oldu kendisi. Bir haftaya kalmaz çıkar o hastaneden. Ola ki karşılaşırsınız bir yerlerde benden selam söyleyin. Tuğçe size ‘huysuz ve tatlı adam’ dedi deyin. Şöyle bir gülsün, içiniz açılır diye yazıyorum.

Gerçi yeni kalp ameliyatı oldu ama o yufka yüreğini hala gururla taşıdığına eminim.

Kızmaz o bana…

Yazı bu kadar... Tuğçe, aldığı yorumların bazılarını da iletmiş.

Haluk Mesci yazmış:
Şimdiden geçmiş olsun dileklerimi ileteyim.
İki hafta Kanada’da olacağım, ortalarda yokluğum ilgisizliğime sayılmasın sakın!
Kayda geçerse sevinirim.


Bülen Şentay yazmış:
1983 yılından beri tanışıyoruz.
Birlikte çalıştık da.
Sektörümüzdeki saygı duyulası insanlardandır.
Yoğun ve zorlukların üstesinden gelmeyi başardığı bir hayatın içinden geldiğini biliyorum.
Umarım bu kez de başarır.
Dualarımız onunla.

Not: Şahin Bey 21 Şubat Çarşamba sabahı küçük bir operasyon daha geçirecek. Sonra da en fazla iki gün içinde evine dönecek inşallah.

Güncelleme [ 27 ŞUBAT 2007 ]

Şahin Bey evinde...

16 Şubat 2007 Cuma

| Hiç aklıma gelmemişti; şimdi Ali Saydam’ın bu çıkarsamasına şapka çıkartıyorum!

Bu konuya girmeye hiç niyetli değildim, ama Ali Saydam, bugünkü Akşam’daki köşesinde öyle bir çıkarsamada bulundu ki, doğrusu dokundurmadan edemedim. Eskiler, bir önermeden düşünce yoluyla bir başka önermeye geçme işi demek olan “çıkarsama”ya “istihraç” derlerdi. Saydam, öyle bir “istihraç”ta bulunmuş ki, gerçekten şapka çıkarmadan duramadım.


Ali Saydam, daha önce de Taran-Ak Parti ilişkisini kısaca yorumlamıştı. Ama “Erdoğan yoksa, Ali Taran’a ihtiyaç var” başlıklı yazısında, bu konuda çok benzer şeyler düşünmemize rağmen benim hiç aklımın köşesinden geçmeyen bir başka noktaya işaret ediyordu:

“İletişim konularında bazen haddimizi de aşarak racon kesiyoruz ya, Ak Parti'nin, reklamcı Ali Taran’la anlaşması hakkında fikrimizi soranlara ne dediğimizi burada bir kez de Akşam okurları ile paylaşalım ki, kimsenin hakkı kalmasın...

En az bir yıldır aynı şeyi yazıyorum. Ak Parti büyük bir hata yapmazsa, seçimleri oy oranını yitirmeden alacak ve tek başına iktidar olacak. Çünkü karşısında doğru dürüst bir muhalefet yok. Bir ana muhalefet partisi düşünün ki, ölçümlemeler liderinin başından gitmesi halinde puanlarının artacağını gösteriyor. Böyle bir ana muhalefetle seçimlerde rekabete girme şansı herkese nasip olmaz. Tek başına iktidar olmasına rağmen 5'inci yılın sonunda hala oylarını korumayı başarmış kaç parti var dünyada?

Hal böyleyken neden reklam dünyasının en büyük yıldızıyla anlaşma yoluna gidilir? Ali Taran gibi risk alan, risk aldığı için ya çok başarılı olan ya da az sayıda işte de olduğu gibi çakılıp kalan ‘sihirbaz reklamcıya’ neden ihtiyaç duyulur? Bunun tek nedeni olabilir: Parti seçimlere mevcut başkanıyla girmemeye karar vermiştir... Çünkü yine araştırmalar, Tayyip Erdoğan’ın Ak Parti’nin başında olmaması halinde partinin puanlarının düşeceğini göstermektedir... Eh o zaman bu anlaşmayı anlamak mümkündür...”

Ben de Ali Saydam gibi başlayayım, çünkü hikaye bir yere kadar aynı...

İletişim konularında bazen haddimizi de aşarak racon kesiyoruz ya, Ak Parti’nin, reklamcı Ali Taran’la anlaşması hakkında fikrimizi soranlara ne dediğimizi burada bir kez de okurlarımız ile paylaşalım ki, kimsenin hakkı kalmasın... Hatta bu görüşlerimi, konuyla ilgili fikrimi soran partili bazı dostlarla da paylaştım ve hep şunu söyledim:

1.
Ak Parti’nin Ali Taran’la anlaşması güzel bir gelişme... Her şeyden önce kendinden çok emin görünen bir siyasi partinin iletişim alanında profesyonel bir ilişkiyi gündemine alması iyi bir şey... Ayrıca, seçim kampanyaları renklenir.
2.
Eğer konjonktürde çok çok ciddi bir gelişme olmazsa Ak Parti’nin yine birinci parti, hatta tek başına iktidar olacağı görünüyor. Bugün için önündeki en büyük tehdit, MHP ve DYP’nin barajı aşıp Ak Parti’nin TBMM’deki gücünü zayıflatması... İzlenen yol, bu bir çuval inciri berbat etme potansiyeli taşıyor. Tabii hak yemeyelim, Ak Parti’nin dirayetine bağlı olarak tam tersi de söz konusu...
3.
Ancak, çok çok önemli başka bir husus var. Bugün için Ak Parti, toplumun alt katmanlarıyla iletişim kurma konusunda herhangi bir zorluk yaşamıyor. Bunu olumsuz bir özellik olarak söylemiyorum, zaten bugünkü başarısının ardında da bu gerçek yatıyor. Yani Sayın Erdoğan’ın bu katmanlarla ortak bir dil tutturma, onları anlama ve etkileme konusunda Taran’dan daha az yaratıcı olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak Ak Parti’nin toplumun daha üst katmanlarıyla ilişki kurmak noktasında çok ciddi zaaflar taşıdığı muhakkak... Hatta daha dar segmentlerle yaşanan şu andaki iyi ilişkiler, belli odakların yalakalıkları falan tamamen “güç” unsurundan kaynaklanmaktadır. Yoksa arkadan neler konuşulduğunu ben çok iyi biliyorum.
4.
Bu durumda, Ak Parti’nin zayıf olduğu köşeyi kapatma ve “hor”landığı katmanlardaki meşruiyet algısını sağlama yönünde bir iletişim stratejisi belirlemesi, tercihlerini buna göre yapması gerekmez miydi?

Eş dostla şimdiye kadar paylaştıklarım bunlar... Ancak Ali Saydam’ın “çıkarsama”sı bu görüşlerimi birden çürütüveriyor. Çünkü, Ak Parti’nin seçime mevcut başkanıyla girmeme ihtimali, yukarıda sözünü ettiğimiz gücünü yitirmesine neden olabilir. Zira, her ne kadar eski başkanın ruhu partiye bir süre daha egemen olsa da, muhtemel yeni başkanın, tam da şu anda güçlü olunan katmanlarla iletişim kurmada mevcut başarıyı sürdüremeyeceği ortada... Bu durumda da Ali Saydam’a hak vererek oluşacak o boş köşeyi doldurma arayışının mantıklı olabileceğini kabul etmek gerek...

İtiraf ediyorum, ben bunu düşünememiştim.

KONUYLA BİRAZ İLGİSİ BULUNAN BAŞKA YAZILARIM:
| Siyaset bayram rehavetindeyken hadi bu kez biz siyaset yapalım!
| Eğer “her şey Türkiye için”se, lütfen şu “herşey”i düzeltelim.
| Erkan Mumcu mu, Mehmet Ağar mı?

BU YAZININ KONUYLA İLGİSİNİ BAKALIM BULABİLECEK MİSİNİZ?
| Kıldan tüyden işler için kendinizi ateşe atmayın!

14 Şubat 2007 Çarşamba

| Önemli! Şahin Tekgündüz’e kan lazım!

Arkadaşlar,

Şahin Tekgündüz Abimiz şu anda Memorial Hastanesi Koroner Yoğun Bakım Kliniği’nde... Dün yapılan anjiyodan sonra kalbe giden üç damarda tıkanıklık saptandı. Kriz gibi bir durum söz konusu olmadı, ama by-pass ameliyatı konusunda doktorlar acele ediyorlar. Çünkü aynı zamanda kalpte ciddi oranda bir ritm düşüklüğü var. Ameliyat Perşembe günü...

(Adama nazar mı değdirdik ne?)

Ameliyat için taze kana ihtiyaç olacak.

Kan grubu: A Rh (+) Pozitif

Toplam altı donör gerekiyor. Donörler arasından seçilecek iki kişinin ameliyat gününde de hastanede olması talep edilecekmiş. Kan verebilecek arkadaşların bugün (14 Subat) Satt 16.00 veya 18.00’de Memorial Hastanesi Kan Merkezi'nde bulunmalari gerekecek.

Açık kalp ameliyatlarında kan verme konusu biraz hassasiyet gerektiriyormuş, belli koşulları var. Şoyle ki, donörün;

18-59 yas arası olması,
50-120 kg arası olması,
Son bir yıl içinde genel anestezi altında ameliyat geçirmemiş olması,
Yüksek tansiyon, şeker, tüberküloz, astım gibi kronik bir hastalığının olmaması,
B ve C tipi sarılık geçirmemis olması,
(Kadın donörlerin) regl döneminde olmaması,
Son bir ay içinde antibiyotik tedavisi görmemiş olması,
Son bir ay içinde aşı yaptırmamış olması,
Son üç gün içinde Aspirin almamış olması,
48 saat içinde alkol almamış olması,
Daha önce kan bağışında bulunmuşsa üstünden en az üç ay süre geçmiş olması gerekiyor.

Şahin Abi’ye gecmiş olsun diyor, hepinizin ilgisine teşekkür ediyorum.

Güncelleme [ 15 ŞUBAT 2007 PERŞEMBE, SAAT: 13.40 ]

Şahin Abi ameliyathaneye alındı. Allah’tan acil şifalar diliyoruz.

Güncelleme [ 15 ŞUBAT 2007 PERŞEMBE, SAAT: 20.25 ]

Şahin Abi az önce Memorial Hastanesi’nde Prof. Bingür Sönmez tarafından gerçekleştirilen ve başarılı geçen ameliyattan çıktı. Ağır bir ameliyattı. Doktorlar bundan sonraki 48 saatin çok önemli olduğunu söylüyorlar. Şu anda bize düşen dua etmek... Geçmiş olsun Şahin Abi...

Güncelleme [ 16 ŞUBAT 2007 CUMA, SAAT: 14.45 ]

Şahin Abi’nin durumu çok iyi...

10 Şubat 2007 Cumartesi

| Ne yazayım ki?

Birçok arkadaş Fındık Tanıtım Grubu’nun yeni kampanyasıyla ilgili neden bir şeyler yazmadığımı soruyor. Ne yazayım ki?

6 Şubat 2007 Salı

| Michel Foucault’nun ağzına layık halis muhlis Türk sucuğu!

“İşçi sınıfı adına veya ezilenler adına konuşarak yeni bir dünya hayal edenler, yani aydın, yarı-aydın sosyal kategoriler, genç devrimciler ise kendi başlarına kaldılar. İşte bu kendi başına kalma hali ‘genellenebilecek’ bazı sonuçlar doğurdu. Özellikle modernliğin kaleleri denilebilecek yerlerde bu sonuçların en önemlisi siyasetin yeniden düşünülmesiydi. Özellikle Fransa’daki entelektüel bir kuşağın (Henri Lefebvre, Michel Foucault, Michel de Certeau, Pierre Bourdieu, bir ölçüde Alain Touraine) öncülüğünü yaptığı ‘iktidar’ (her yerde) ve ‘siyaset’ (her yerde) üzerine üretilen düşünceler yeni kentli sosyal hareketlere teorik kaynaklık etti. Ya da tersten de söylemek mümkün; bu hareketler bu düşünürlere toplumun derinliklerindeki, gündelik hayattaki pratiğin gücünü, mikro siyasetin zenginliğini gösterdi.”

Diyelim, bir haber kanalında, Bilgi Üniversitesi öğretim üyelerinden, sosyolog Dr. Ferhat Kentel konuşuyor. İyi de bu konuşmanın içinde o sucukların ne işi var? Vallahi benim bir suçum yok! O sucuklar mesela tam da Kentel konuşurken bu lafların üzerine, hatta adamcağızın çenesinde birden arzı endam ediyor.

Komşu, “Mayd in Gayseri” diye reklam yapıyor ya, ‘aman biz de geri kalmayalım, her kanala veremiyoruz, bari paramızın yettiğince bir iki haber kanalında görünelim’ psikolojisinin traji-komik bir sonucu...

Bu mizahi durumun acıklı hallerini de okuyabiliriz: [1], [2], [3].

| Bayrağımız, lumpenlik ortak paydasını paylaşanların ‘sembol-değer’i olma felaketiyle karşı karşıya...

İster şehitlerin kanı üzerine aksetmiş ay yıldız, ister “bu şafaklarda yüzen al sancak”, ister bağımsızlık, ister “kaşını çatan nazlı hilal”, ister özgürlük diyelim, ne dersek diyelim, ama bayrağımızın, çok geniş bir ortak paydanın sembolü olduğunu/olması gerektiğini kabul edelim.


Oysa bu bayrak; taraftarından milliyetçisine, ulusalcısından şarkıcısına, tombalacısından kamu görevlisine, gazetecisinden bilmemnecisine kadar ortak paydası lumpenlik olanların kirletilmiş bir sembolüne dönüşmektedir algılarda... Bayrak, elbette onların da bayrağıdır, ama yalnızca onların değildir.

Bu, Hülya Avşar’ın ay-yıldızlı balonları tekmeleme şımarıklığından çok çok daha vahim bir durumdur.

Lumpenliği Marksist terminolojideki karşılığıyla kullanmıyorum, çünkü bizdeki lumpenliğin sınıflar üstü/dışı bir durum olduğunu düşünüyorum. Keşke daha uygun bir tanımlama bulunabilse!

4 Şubat 2007 Pazar

| Ladik’ten Kyoto’ya bir tren yolculuğu…

Yaklaşık iki ay süren Avrupa seyahatinden dönen Sultan Abdulaziz, gördüğü yenilikleri memlekete getirmek konusunda çeşitli girişimlere başlamıştı. Tren de bunlardan biridir. 1871 yılında Şark Demiryolları’nın ilk adımını oluşturan İstanbul-Edirne hattının açılışı yapıldıktan kısa bir süre sonra, 1873 yılında da Haydarpaşa-İzmit hattı faaliyete geçer. 1892’de de Ankara’ya ulaşan tren, daha sonra adım adım Doğu’ya doğru ilerler ve Anadolu’yu dolaşır. Hatta daha da ilerilere, Güney’den Hicaz’a doğru yol alır.


İstanbul-Edirne hattı inşa edilirken, demiryolu bir caminin üstünden geçmek zorunda kaldığında durum Sultan Abdulaziz’e bildirilir. Padişah bu “medeni vasıta”yı memleket için o kadar önemli görmektedir ki, caminin yıkılmasını emreder ve “Demiryolu sırtımdan bile geçecek olsa engel tanımayacaksınız!” der. Böyle bir anekdot da var, doğru mudur bilemem.

Yani gördüğünüz gibi memlekette trenin tarihi pek de eskilere gitmiyor. Oysa bu “medeni vasıta” Anadolu’yla öylesine bütünleşmiştir ki, “kara tren” insanımızın hafızasında bambaşka anlamlar kazanmıştır. Sanıyorum, her toplumun hafızasında farklı farklı anlamları vardır trenin. Bizim algı menzilimize giren trenler de birbirinden farklı değil midir? Kovboy filmlerinde gördüğümüz, haydutların peşinde koşturduğu trenle Dr. Jivago’daki tren aynı “vasıta” mıdır? Agatha Christie’nin Şark Ekspresi’nden Schindler’in Listesi’ndeki trene, “sanayi devrimi”nin simgesi “buharlı makineler”den Japon harikası hızlı trenlere kadar demir raylar üzerinde yürüyen bu vasıtaların hepsinin adının tren olmasına bakmayın siz.

Meşhur Şark Ekspresi’nin tanıtım afişi... Londa, Paris, İstanbul...


Buharlı lokomotiflerin çektiği trene “kara” tren diyoruz. Sanki o dönemlerde beyaz ya da başka renk trenler de varmış gibi adına ısrarla “kara tren” denmesinin yine toplumsal hafızada bir karşılığı olmalı. “Kara tren”in “kara”sı ile “kahpe felek”in “kahpe”si arasında bir akrabalık ilişkisi varmış gibi geliyor bana. Bu sıfatlar gerçek anlamda küfür değil, sevgiliye “sitem” gibi bir şeydir.

Kara tren gelmez m’ola, düdüğünü çalmaz m’ola…



Cumhuriyet’in ilk yıllarında gelişmenin sembolü olan “demir ağlar” bugün artık geri kalmışlığımızı hatırlatsa da, bu düşüncenin, Türk sinemasında, Türk şiirinde, Türk romanındaki tren imgesiyle ilintisi pek yoktur. Dostum Ahmet Erhan’ın “Ankara-İstanbul Karatreni” adlı eserinde artık “tarih” olmuş kara tren arayışına tanık oluruz: “Ankara garından İstanbul’a günde beş tren kalkıyor: Mavi Tren iki kez, Anadolu-Boğaziçi iki kez, Fatih Ekspresi bir kez… Karatren yok, diyorlar. Arkadaşlarımı götüren trenin adı tarifelerde geçmiyor.”

Kara trenin bu ölçüde sinematografik bir öge olmasının nedeni içinde çok sayıda sinematik öyküler barındırmasından olmalı. O hikayeler bildiğimiz seyahat hikayeleri değildir, birer hayat hikayesidir. Kara trenle tatil için Bodrum’a ya da bir iş görüşmesi için Ankara’ya gidilmez mesela.

Raylar… Kesişen ve ayrılan raylar…




Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda, neredeyse on beş yıl boyunca her yaz kara tren yolculuklarım oldu, Samsun-Sivas hattında. Henüz atlı faytonların şehir içi ulaşımında kullanıldığı yıllar… Faytona tahta bavulları yerleştirir, biz de ailece koltuklara yerleşir, tıkgıdı tıkgıdı gara doğru yola koyulurduk. Hiç unutmuyorum, Sivas’a giden tren sabah 8.00′de hüzünlü bir feryadı andıran düdüğünü öttürerek “çuf çuf” diye hareket ederdi. Çocuk dilinde otomobilin adı “düt”, trenin adı da “çuf çuf”tu. Şimdiki dizel trenlerin düdüğü kaba bir boru sesi gibidir, kalkarken lokomotiften “çuf çuf” sesleri de gelmez.

Üç mevki kompartıman vardı. Üçüncü mevki kompartımanların koltukları parklardaki banklar gibi tahtadandı. İkinci mevkidekiler deri kaplıydı. Birinci mevkiin ne gibi üstün özellikleri vardı, hatırlamıyorum. Biz hep ikinci mevkide yolculuk ederdik.

Samsun’dan Sivas’a kadar köy, kasaba ve vilayet olarak kırka yakın istasyon vardır. O dönemden aklımda kalanlar Kavak, Ladik, Havza, Suluova, Amasya, Turhal, Zile, Artova, Çamlıbel ve Yıldızeli… Her istasyonda dura dura kaç saatte menzile varılırdı, şimdi tam hatırlayamıyorum, ama uzun sürerdi. Bu nedenle, yiyecek içecek türünden her türlü önlem alınır, kuru köfte, zeytinyağlı dolma, domates, salatalık, peynir, üzüm gibi yiyeceklerin bulunduğu “beslenme sepeti” yanında termosta çay mutlaka bulundurulurdu. Henüz uyduruk taze kaşarlar icat edilmemişti, yağı dışına taşan kaşar dilimleri kumanya paketinin vazgeçilmezleri arasında yer alıyordu. Gerçi her istasyonda, yörenin geleneklerine uygun olarak veya mevsimine göre, gazeteden kesekağıdı içinde erik, kızılcık, elma, armut, üzüm, incir gibi mevyveler, pide, börek, köfte-ekmek, simit gibi yiyecekler satılır, pencerelerden sarkılarak paralar uzatılır, bunlar alınırdı. Ama annem, özellikle pide ve börek gibi yiyeceklerin sağlıksız olabileceği endişesiyle bunları almamıza izin vermez, ancak uzun zırlama seansları sonucu zorla bir iki şey aldırmayı başarırdık.

Kara tren gecikir, belki hiç gelmez…



Tren yolculuklarının en önemli özelliği “Yolculuk nereye hemşerim?” diye başlayan yol arkadaşlıklarıdır. Tabii benim anlattığım zamanlarda cep telefonu hayal bile değildi, hatta evlerde telefon bulunması bir imtiyazdı. O nedenle dostluklar trende başlar, trende de biterdi.

“Hayat bir yolculuktur.” lafına karşılık bu tren yolculukları için “Yolculuk hayattır.” dense yeridir. Uzun, upuzun birliktelikler, sohbetler, dostluklar, komşuluklar, istasyondan istasyona ayrılıklar, ara istasyonlarda katılanlar ve hikayeler, hikayeler, hikayeler… Hüzünlü, sevinçli…

Anlatılacak çok şey var kara trenlerle ilgili, ama bu yazının sınırlarını aşıyor.

Dizel lokomotifli trenlerle de çok yolculuk yaptım sonraları… Yakın zamana kadar Konya yolculuklarımızda sık sık tren kullanırdık. Ancak, restoran vagonunun birden kaldırılmasıyla uçak ya da otomobile geçtik. Farkında olmadan bir gün restoransız trene binince aç kalmış, keyifsiz bir yolculuğun ardından tren macerasına elveda etmiştik.

Hızlı trenin kafası… Biraz ürkütücü mü ne?


Şimdi, İstanbul-Ankara ve Ankara-Konya arasında hızlı tren çalışmaları yapılıyor. Tabii, çağımızın ihtiyacı olan hız talebi konusunda demiryollarının da cevap vermesi gerekir, ama sonuçta hız, tren yolculuklarının tadını değiştirecektir. Yine de şunu söylemeliyim ki, bulutların üzerine çıkmadan hızlı yolculuk yapmak çok daha iyi… Eldeki mevcut altyapı ve teknolojiyle hızlı tren denemesi yapmak Türkiye’ye maalesef pahalıya mal oldu, ama Avrupa’da ve Japonya’da hızlı trenlerin mesafeleri nasıl kısalttığını, kalkış-iniş telaşına girmeden şehirden şehire hızla ulaşmanın nasıl ciddi avantajlar sağladığını görünce Türkiye’nin bu konuda çok çok geç kaldığını düşünmeden edemiyorsunuz.

İlk hızlı tren tecrübemi Japonya’da, Tokyo-Kyoto arasında yaşamıştım. Tokyo Merkez İstasyonu’ndan Kyoto Garı’na kadar 700 km.’lik yol toplam iki saatte tamamlanıyor. Yani mesela İstanbul’dan Konya’ya sabah yola çıkıp akşama geri dönebiliyorsunuz. Bulutların üstüne çıkmadan, herhangi bir merasime tabi olmadan.

Metro tabii ki Japonların hayatının en önemli parçası… Akşam işten çıkan bir Japon ayaküstü yerlerde bir iki tek attıktan sonra metroya atlar, evine doğru yola koyulur. Metroda vakit geçirmek için cep telefonu oyunları, çizgi romanlar çok yaygın. Kitab ve gazete okuyanlar da var tabii. Derslerini çalışan öğrenciler de.


Arkadaşımla birlikte, Narita Uluslararası Havaalanı’nın yakınındaki Hilton Narita’dan Tokyo Merkez İstasyonu’na metroyla ulaşmamız yarım saatten biraz fazla sürdü. İstasyonda hızlı tren gişelerinden biletimizi alıp trene atladık. Metro ya da banliyö trenine biner gibi bir adım attığımızda trenin içindeydik. Havaalanlarındaki gibi girişte güvenlik kontrolü, check-in, ikinci güvenlik kontrolü, falanca kapıdan yer hosteslerinin sizi kabul etmesi, alan otobüsleriyle uçağa gidiş, kargo verme ve alma merasimleri gibi uygulamalar yok. Gerçekten bir adımda trenin içindesiniz.

Atın adımınızı, hızlı trenin içindesiniz.



Biletin üzerinde yazan bilgilerle vagonumuzu, koltuklarımızı kolayca bulduk. Tabii ki trenin içi uçaklardan çok daha konforlu. Koltuklar çok geniş ve önleri bacaklarınızı rahatça uzatabileceğiniz kadar açık.

Bu tren Tokyo’dan Osaka’ya gidiyor ve sadece birkaç istasyonda duruyor; Yokohama, Nagoya, Kyoto…

Koltuklarımıza oturuyoruz. Koltuk cebindeki broşürü karıştırdığımda öğreniyorum ki, trende sigara kullanılabilen bir vagon da bulunuyor. Arkadaşım sigara kullanmıyor, ama önceden bilmiş olsaydım biletleri o vagondan alırdık. (Gördüğünüz gibi sigara çok kötü bir alışkanlık, insanın her durumda huzurunu kaçırıyor.) Bunu arkadaşıma açınca, hemen bir girişimde bulundu ve kondüktörden o vagona geçip geçemeyeceğimizi sordu. Adamcağız soruyu anladı, ama yarım yamalak İnglizcesi ve el kol hareketleriyle biraz beklememizi söyledi. On dakika sonra yerlerimizi ayarlamış olarak geri döndü. Japonlar, Avrupalılar’a göre sempatik ve yardımsever insanlar… Bir yol sorsan, neredeyse sizi adrese götürecek kadar bir performans sergiliyorlar.

Japonlar uyuma eylemlerinin bir bölümünü tren koltuklarında yapıyorlar. Bunlar Kyoto’da çalışıp Yokohama’da oturuyor olabilirler. İşte ulaşım hızının avantajları… Bu kızın McDonald’s markalı kola bardağında çeşitli dillerde “İşte bunu seviyorum.” sloganı yar alıyordu. Ta oralarda Türkçesini görünce hoşuma gitmişti.



Yola koyulduk. Karada saatte 350 km. hızın ne anlama geldiğini merak ediyorum. Hız, ancak çok yakına baktığınızda anlaşılıyor, ama öyle ürpertici değil. Bir süre sol yanımızda deniz ve ilginç evleriyle Japon köyleri, sol yanımızda yine köyler ve kıraç dağlarla yolumuza devam ediyoruz. Fuji Dağı da görülüyor bir ara. Deniz, bir süre sonra gözden kayboluyor.

“Ne arzu edersiniz efendim?” Kola, gazoz, yeşil çay, bisküvi, tost, çikolata… Japonlar soğuk veya sıcak çok fazla çay içiyorlar. Pet şişelerde cebinde taşıyıp arada lıkır lıkır içenine çok rastladım. Sigara ve içecek otomatlarında sıcak yeşil çay da var. Biraz bekliyorsunuz, otomat alüminyum kutudaki yeşil çayı ısıtıp veriyor. Ağzımı yakmıştım.



Trende herhangi bir ücretsiz ikram yok. Ancak şirin Japon kızları hizmette kusur etmiyorlar. İstediğiniz kadar çay, kahve, soğuk içecekler, çeşitli yiyecekler satın alabilirsiniz.

“Ambitious Japan”… Biz Tokyo’ya dönüyoruz, kraşı taraftaki tren sanırım Osaka’ya gidiyor.



Japonlar, elbette bu eserlerinden gurur duyuyorlar, trenin birçok reklam alanında “Ambitious Japan” başlıklı afişler yer alıyor.

İki saatlik kısa bir yolculuktan sonra Kyoto Garı’na varıyoruz. Gar deyince bizimkilerle hiç karıştırmayın. Aslında bu garlar içinden tren geçen görkemli alışveriş merkezleri. Gar çıkışındaki turizm enformasyon merkezi sizi Kyoto’yla ilgili her türlü konuda bilgilendiriyor, istediğiniz harita ve broşürleri ücretsiz olarak alabiliyorsunuz buradan.

Madem buraya kadar geldik, Kyoto’yla ilgili birkaç laf ettikten sonra yazımızı bitirelim.

Kyoto tren istasyonu. İstasyon dediysek!


Kyoto, hani şu Amerika’nın bir türlü imzalamaya yanaşmadığı küresel ısınma ve çevre felaketleriyle ilgili protokolün imzalandığı şehir. Tarihi eserleri ve şehrin ruhu itibariyle bizim Konya’yı andırdı bana. Budist tapınakları, geyşa evleri, Japon bahçeleriyle Tokyo’da bulamayacağınız tarihi burada teneffüs etmeniz mümkün. Büyük şehir, ama Tokyo gibi yorucu değil. Daha bir taşra sükuneti hakim kente. İnsanları da öyle.

Tapınağın bahçesinde ‘dragon’un ağzından akan su… Herkesin içtiği kepçelerle içiyorsun. Tamam, pek sağlıklı değil, ama şifalı!


Bir taksiye atlayıp birkaç tapınak geziyoruz, bir Budist ayinine katılıyoruz, Japon bahçelerinde dolaşıyoruz, bir İtalyan restoranında yemeğimizi yiyoruz, fotoğraf makinemizin diski dolduğu için bir köşebaşı fotoğraf malzemecisinden disk satın alıyoruz, hatta bazı ara sokaklara dalıyor, süpermarketleri dolaşıyoruz. Yani akşama kadar doya doya kentin tadını çıkarıyoruz. Evet, taksi pahalı, ama mesafeler birbirine çok uzak değil.

Budist rahipler ayin için tapınağa yürüyorler, saygıda kusur etmemek lazım.



Bir ayine katılıyoruz. Rahiplerdeki hal ve hareketler, kutsal metinleri okuma tarzları bizim din adamlarından emin olun farklı değil. Ayine katılan kadınların huşu içinde dinlemeleri de öyle. (Kadınlar daha mı dindar oluyorlar, ne?) Zaten tapınağın etrafındaki dükkanlar da bizim Eyüp Sultan esnafını hatırlatıyor. Satılan dini objeler de öyle… Tesbihler, kutsal kitaplar, buhurlar, mendiller, kolyeler, yüzükler falan…


Kyoto esnafından yaşlı bir teyze… Karşı vitrinde gördüğünüz gibi terlik satıyor. Ben de bir iki hediyelik alıyorum. Japon paralarını karıştırdığım, daha önemlisi teyzenin kaç yen istediğini tam olarak anlayamadığım için bir avuç bozukluğu ona uzatılyorum, kendisi gerektiği kadarını alsın diye. Gerçi onun da aklının erdiği pek söylenez ama! İki beceriksiz bir sonuca varıyoruz, ama Allah kabul etsin! “Hakkın kaldıysa helal et teyze!” diyorum, ama o “Allahaısmarladık.” dedidiğimi düşünmüştür.


Koca bir şehri sabahtan akşama kadar gezip dolaşıp yine hızlı trenimize dönüyoruz. Ve iki saat sonra Tokyo’dayız. Japonya’nın bir ucundan iki saat içinde Tokyo’ya…

Evet, Ladik’ten Kyoto’ya bir tren yolculuğu yapmış olduk. Hızlı bir tren yolculuğu…