26 Kasım 2007 Pazartesi

| “Beni böyle seev sevecekseen, olduğum gibii görecekseen...”

“Girme ömrüme, girme gönlüme / Ne dertliymiş bu diyeceksen...” şeklinde nakarat devam ediyor bu Orhan Gencebay şarkısının güftesinde... [FOTOGRAFLAR: ANTONINA]


Şarkıya sonra döneceğiz; şimdi biraz başka sokaklarda gezinelim... “İmgeleri nesnelere yapıştırmak... Ya da biz kendimizi ne(re)ye yapıştıralım?” başlıklı yazımda şöyle demiştim: “İnsan zihnine gelen bir bilginin algılar içinde yer edebilmesi için, orada, sinyallerin denk düşeceği ve yapışacağı başka bilgiler olması gerekiyor. Eğer yapışacak bir şey bulamazsa yeni gelen bilgiler uçuşup gidiyor. Ya da şöyle söyleyelim; bir insanla iletişim kurmak istiyorsak onun zihninde var olan ve göndereceğimiz mesajın yapışacağı neler olduğunu dikkate almak zorundayız.” Konuyu biraz daha açacak olursak, diyebiliriz ki, zihinde bir bina inşa etmek istiyorsak, orada bir subasmanın olması gerekiyor. Frederic Vester şöyle diyor: “Gelen enformasyonla kişinin hafıza içeriği (ve temel beyin programı) arasında bir rezonans (benzerlik ve birlikte titreşim) olması gerekmektedir.”

Ama bir de şöyle bir ilke var: Zihin, birbirine benzer şeyleri de kabul etmiyor. Zihinde olanla dışarıdan gelenin birbirine benzerliği bir kesişim (interference) oluşturuyor, içerideki bilgi (subasman) dışarıdakini almaya değer bulmuyor ve kovuyor.

E, ne yapacağız o halde? Hem gönderdiğimiz yeni bilgilerin bağlanacağı / yapışacağı benzer bir yer arıyoruz hem de zihin benzer bilgileri değersiz bulduğu için kabul etmiyor. Zaten, zurnanın malum sesi çıkardığı yer de burası... Bence öyle bir şey yapacağız ki, inşa faaliyetini hem zihindeki subasmanın üzerinde yükseltecek hem de yepyeni kombinasyonlarla yepyeni ve özgün bir mimari eser ortaya koyacağız. Ben buna “âşinâ orijinallik” diyorum. Yani hem tanıdık hem de yepyeni ve özgün...


Şimdi baştaki şarkıya dönebiliriz. Bir tek müzik konusuna burnunu sokmadığın kalmıştı demeyin, çünkü benim meselem müzik değil. Sadece örneği oradan veriyorum. Yazının başlığını da bir Gencebay şarkısından seçmemin nedeni var.

Önce hepinizin bildiği şu hikayeyi burada tekrarlayayım: Bir muhabir, Devlet Senfoni Orkestrası’nın Sivas’ta verdiği ücretsiz konser sonrası dağılan halkın arasından bir yaşlı amcayı yakalar ve: “Amca, nasıl buldun konseri, beğendin mi?” diye sorar. Amca cevabı yapıştırır: “Evladım, Sivas Sivas olalı, Timur’dan bu yana böyle zulüm görmedi.”

Hikayenin aslı var mıdır bilmem, ama Sivas dışında, olayın ayrı ayrı Erzincan, Erzurum, Diyarbakır, Yozgat gibi illerde de yaşanmış gibi anlatılmasının bir anlamı var.

Aslında, 1934 yılında radyolarda Türk müziği yayımlanmasını yasaklayıp (Sonra Atatürk’ün emriyle serbest bırakılmıştı.) halkın zıttına bir müzik politikasında direten devletin, toplumun “subasman”ını dikkate almamasından kaynaklı bir çelişkiydi yaşanan...

Uzatmayayım; sonraki yaşanan süreci biliyorsunuz. Kırsaldan kente göç eden kitlelere ne Batı formlarındaki müzik bir şey söylüyordu ne de köylerinde bıraktıkları türküler tatmin ediyordu... Yeni bir şey gerekiyordu ki, arabesk, arabesk-rock, Anadolu rock, fantezi müzik gibi türler, toplumun mevcut “subasman”ını iyi okuyup üzerine bu formları inşa ediverdiler. Yani, devletin başıboş bıraktığı, daha doğrusu beğenmediği bir kocayla evlendirmeye kalktığı toplum, ya davulcuya ya da zurnacıya kaçmıştı.

Bu apışma durumunda Türk aydının incilerini, TRT’nin yasaklamalarını, hatta bazı sol entelektüellerin bile derin arabesk kritiklerini hatmedip duruyorduk, ama su devamlı yatağına akıyordu. Ardından 80’lerden sonra yaşanmaya başlanan ‘pop’un ‘arabesk’leşmesi süreci, Sezen Aksu, şimdilerde özellikle Almanya kaynaklı ve arabesk soslu hip-hop, elektronik müzik, R&B gibi türlere tanıklık ettik.

Yanlış anlamaya meydan vermemek için hemen bir uyarıda bulunayım: Ben burada, ne bir müzik türünü övüyorum ne de yeriyorum. Bir olguyu analiz etmeye çalışarak yazının başındaki teze dayanak oluşturuyorum. Yoksa, herkesin müziği kendine tabii ki!

Ancak, şunu söylemeliyim ki, bu oluşumları beğenmeyenlerin mevcut kültürel subasman üzerinde yükseltecekleri eserleri kendilerinden beklemek hakkımızdır.


Ne demiştik? Bir insanla iletişim kurmak istiyorsak onun zihninde var olan ve göndereceğimiz mesajın yapışacağı neler olduğunu dikkate almak zorundayız. Uyku dışında geçirdiğiniz zamanın %80’e varan bölümünü bir şekilde çevremizle iletişim kurarak geçirdiğimizi hatırlayacak olursak, bu ilkenin yaşamımız boyunca ne kadar işimize yarayacağını hesap edebilirsiniz. İletişim profesyonellerinin ise, adı üstünde, işleri budur ve ömürlerini “subasman” kodlarını eşeleyip durmakla tüketmek zorundadırlar.

Apışıp kalmamak için, çevremizi, ilişkilerimizi, işlerimizi, hatta dünya siyasetini, ülkemizin yeni siyasi panoramasını bir de bu gözle değerlendirin bakalım. Nasıl her şey kristalize oluveriyor, göreceksiniz.

“Beni böyle seev sevecekseen, olduğum gibii görecekseen...”

Yaa Monşer, böyle işte!

24 Kasım 2007 Cumartesi

| Şu tuzluğu uzatır mısın?

Sürecin ayrıntılarına girmeden söyleyecek olursak, iletişimin başarısı için, kaynağın kime iletim yapacağı (hedef kitle), ne ileteceği (mesaj), nasıl ileteceği (ton ve temalar), nerede ileteceği (mecralar), ne zaman ileteceği (zamanlama) ve kaça ileteceği (bütçeleme) sorularına cevap aramak gerektiğini biliyoruz. [FOTOGRAF: POISONOUS CAT]


Daha önce iletişimde “ne” ve “nasıl”ın birbiriyle ilişkisini irdeleyen “Bu reklamın yu-es-pi’si ne oluyor şimdi arkadaşlar?” ve “Güzellik bizzat mesajın kendisi olur bazan...” başlıklı iki yazı kaleme almış, başka yazılarım arasında da konuyla ilgili görüşlerimi dile getirmiştim.

Bir psikoloji deneyi... Amerikan üniversitelerinden birinin kampüsünde kızlı erkekli yirmi grup oluşturup yirmi dakika içinde birbirlerine sadece tek bir şey söylemelerine izin verilir. Ama aşk ve sevgiyle hiç de ilgisi olmayan bu sözü arkadaşlarına tutku, aşk ve sevecenlikle, bir aşığın sevgilisine “Seni seviyorum.” derkenki duyguyla söylemeleri istenir kendilerinden...

Sonuçlar büyük dilinizi bile yutmanıza yetecek kadar şaşırtıcıdır. Çiftlerin yarıdan fazlası deneyden sonra flört etmeye başlamışlar, hatta bir çift de daha sonra ilişkilerini evlilikle noktalamışlardır.

“Ne” söylemek istersen iste, “ne”yi “nasıl” söylediğin, “ne” söylediğini de belirleyen bir husustur. “Ne”yi “kim”in söylediği de öyle tabii ki... Söylenen sözler, mesajın sadece küçük bir bölümünü oluştururlar.

Bu örnekte ise “ne” söylediğinin neredeyse hiçbir önemi kalmamış, “nasıl” söylediğin tek belirleyici oluvermiştir. Ses tonu, ses yüksekliği, konuşma hızı, bakışlar, belki bazı jest ve mimikler alelade bir lafı bir aşk mesajına dönüştürmeye yetmiştir.

Laf neydi diye merak ettiniz tabii... Başlıkta yazmıştım: “Tuzluğu uzatır mısın?”

21 Kasım 2007 Çarşamba

| Kahve-hâneler devinden devâsâ bir adım!

Advertising Age’in haberine göre Starbucks, ABD’de ilk ulusal TV reklam kampanyasını başlatıyor. Starbucks’ın ABD’deki ortalama müşteri trafiği ilk kez bu yılın dördüncü çeyreğinde azalınca, şirket çözümü TV reklamlarında bulmuş. [RESİM: NORMAN MERRITT]


Starbucks, bugüne kadar TV’de reklam yapmadan büyümeyi başaran ve bu stratejisiyle örnek olarak gösterilen markalar arasında yer alıyordu. Advertising Age’in yaptığı telefon görüşmesinde Starbucks’ın kurucusu Howard Schultz: “Olgunluk sürecine giren marka için bu doğal bir değişimdir. Gerçek şu ki, TV kampanyası ile devâsâ bir adım attık ve bu konuda da ana pazarı elimizde tutuyoruz.” demiş. Kampanyanın amacı da müşterilere ikinci kahveyi içirmek olarak belirlenmiş. Genel Müdür Jim Donald ise reklam kampanyası sayesinde daha geniş kitlelere ulaşmayı hedeflediklerini belirtmiş.

Bu bilgiyi şimdilik burada kayıt altına alıyorum ve herhangi bir yorum yapmıyorum. Belki ileride bir şekilde işime yarayabilir.

Yine de sizi bir yazıma, ayrıca Starbucks’la ilgili bir başka yazıma ve Starbucks’ın ABD’de ulusal TV’lerde yayınlayacağı reklam filmine, bir de başka filmlerine [1, 2] göndereyim. Hadi bir de şuna!

19 Kasım 2007 Pazartesi

| “Kuran Mekke’de indi, Kahire’de okundu, İstanbul’da ise yazıldı.”

BİRKAÇ AY ÖNCE, GRAFİK TASARIM DERGİSİNDEKİ SAYFAMDA “ALFABE, GRAFİK TASARIM VE TİPOGRAFİ” KONUSUNDA BİR YAZI KALEME ALMA HAZIRLIĞI İÇİNDEYKEN “ÜNİVERSİTELER ARASI ÖĞRETİM ELEMANI DEĞİŞİM PROGRAMI” ÇERÇEVESİNDE ÇİN HALK CUMHURİYETİ ANQING EĞİTİM ÜNİVERSİTESİ’NDE GEÇEN YIL DERS VEREN, DUMLUPINAR ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ELEMANI ADEM DÖNMEZ’DEN ALDIĞIM BİR İLETİ ÜZERİNE BUNDAN VAZGEÇMİŞTİM.
ÜLKEMİZDE HENÜZ KONUYU TARTIŞMA OLGUNLUĞUNA ULAŞIP ULAŞMADIĞIMIZ HUSUSUNDA TEREDDÜTLER YAŞARKEN, AYNI ZAMANDA DERGİMİZ YAZARLARINDAN OLAN ADEM DÖNMEZ’İN DÜŞÜNCELERİYLE BİRÇOK YÖNDEN BENZER GÖRÜŞLERİ PAYLAŞTIĞIMI FARKEDİNCE SORUNUN DAHA DERİNLEMESİNE VE ÇOK KATILIMLI OLARAK TARTIŞILMASI GEREKTİĞİ KANAATİNE VARDIM. GRAFİK TASARIM’IN YAYIN YÖNETMENİ ÖMER DURMAZ’LA KONUNUN ÖZEL BİR SAYI YAPMAYA DEĞECEK DERİNLİKTE OLDUĞU FİKRİNDE ANLAŞMIŞTIK. İLHAN BİLGE HOCA, ÖZEL SAYI İÇİN BELKİ KOLLARI SIVAMIŞ, BELKİ DE BAŞKA BAHARA BIRAKMIŞTIR. AMA BEN, ADEM DÖNMEZ’İN İLETİSİNİ VE BENİM TUTTUĞUM NOTLARI GRAFİK TASARIM’IN HAZİRAN 2007 SAYISINDA YAYINLAYARAK İLK ATEŞİ YAKMIŞTIM. GERİSİNİ İLHAN HOCA DÜŞÜNSÜN:)

Öncelikle, Dumlupınar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Elemanı Adem Dönmez’in iletisinin ilgili bölümlerini okuyalım:

“Türkiye’de grafik tasarımda en büyük ve temel problemin tipografi olduğunu düşünüyorum. Üniversite yıllarından bu yana hissetiğim bir problem bu... Problemin temelinde aslında kendimize ait bir yazının olmamaması yatıyor belki de. Bu konuyu açtığınızda birçok insan tarafından basitçe Harf Devrimi’ne karşı olmakla suçlanarak ortada kalabiliyosunuz. Ben ise soruna grafik ve tipografi ilişkisi açısından bakıyorum.
Türkler Orta Asya’da Orhun Kitabeleri’nde görülen bir harf sistemi kullanıyordu zaten... Bu harf sistemini günümüze kadar taşıyabilseydik, belki de Çin harfleri, Latin harfleri ve Arap harfleri gibi dünyada kendine özgü yapısıyla bir yeri olan, bizim de kendi dil seslerimize uygun bir harf karakterimiz olurdu. Örneklerini verdiğim harf karakterleri iyi incelendiğinde; Arap harflerinin temelinde çöldeki kumların izlerini, Çin harflerinde Çin doğasını, pirinç tarlasında çalışan bir insanı ve Çin mimarsini bile görebilirsiniz. Latin harflerinde Batı’nın sistemini çok rahat algılayabilirsiniz. Ben kendi harflerimiz olamamasından dolayı bu duyguları hiçbir zaman kendi yaptığım işlerde hissedemedim. Çok kötü bir duygu benim için...

Bunu, benim hissettiklerimi hisseden Türkiye’deki grafikerler en azından kendilerine itiraf etmeli.
Fakat Türkler İslamiyet’in kabulünden sonra Arap harflerini kullandılar. Cumhuriyet’ten sonra da şu anki Latin harflerini kullanıyoruz. Günümüzde ise sokakta gördüğümüz tabelalarda, bu yazının özellikle çok kötü örneklerini görüyoruz. Atatürk’ün harf devrimini yapmadan önce özellikle Güneş Dil Teorisi ile ilgili yaptırdığı Türkçe dili ve yazı sistemi ile ilgili araştırmaları olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat Atatürk’ün, büyük bir öngörüyle Batı’nın bugün geleceği medeniyet düzeyini görüp bizim de o dünyadan kopmadan adapte olmamız için Latin harflerini uygun gördüğünü düşünüyorum...

Bu satten sonra yapılacak bir şey yok. Onun için belki yıllar alacak bir süreçte bu harfleri özümseyerek kullanabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü bunun bir örneği Arap harflerinde yaşanmıştır. Müslümanlıktan sonraki dönemde, özellikle Osmanlı’da Arap harfleri çok yüksek düzeyde sanat olarak çini, tezhip, ahşap ve mermer üzerine işlenmiştir. Günümüzdeki harf karakteri anlayışına çok yakın sayılabilecek yazı üslupları geliştirilmiştir.


Gelecekten umutsuz değilim.”

Adem Dönmez’in iletisinin içeriği bu kadar. “Ben kendi harflerimiz olamamasından dolayı bu duyguları hiçbir zaman kendi yaptığım işlerde hissedemedim. Çok kötü bir duygu benim için... Bunu, benim hissettiklerimi hisseden Türkiye’deki grafikerler en azından kendilerine itiraf etmeli.” şeklindeki iç yakıcı ifade sizin de içinizi yaktıysa aşağıdaki notlarımı okuyabilirsiniz:
1.
Bir toplum için alfabe değişikliği ciddi bir kırılma noktası olmakla birlikte, bu konudaki tartışmanın çok yönlü ve çok boyutlu yapılması gerekir. Bizim burada yapabileceğimiz şey, tipografi ve grafik tasarım açısından bazı sorular sormak ve bazı hususları hatırlatmaktan ibaret olacaktır. Zamanında yazıyı bir duvar süsü olacak kadar yetkinleştirenlerin, maalesef Latin alfabesiyle her alanda pespayelikler, çirkinlikler üretmeleri gerçekten üzüntü vericidir. Tipografi ve grafik tasarım noktasında yaşanan arz sorunu, daha da önemlisi talep noksanlığının temelinde yatan en önemli etmen yeni alfabemizin henüz içselleştirilememiş olmasıdır.
2.
Alfabe değişikliğiyle ilgili olarak benim de bazı rezevlerim olmuştur. İnsanın, eski bir çeşmenin üstündeki yazıları okuyamıyor olması gerçekten de hazin bir durumdur, ama benim kaygılarımın odaklandığı ağırlıklı nokta, toplumsal ölçütlerin kaybolup gitmesinden dolayı yazının ve grafik sanatının yeterli değer görmemesini oluşturan nedenlere kafa takmaktı. Fakat birkaç yıl önce Japonya’ya yaptığım bir seyahatle ciddi bir şekilde kafam başka türlü karıştı. Geleneksel değerlerini koruyarak modernleştiği söylenen Japonya’da neredeyse ulusal alfabe ile Latin alfabesi her yerde kol kola görünüyordu. Tam bir keşmekeş yani. Geleneklerine bağlı ve daha tutucu bir karaktere sahip olduğunu düşündüğümüz Japonya’da ortaya çıkan durumun, eğer alfabemizi değiştirmemiş olsaydık bizdeki yansımasını hayal edebiliyorum. Siz de edersiniz. Bu bakımdan belki de Türk harf devrimini her şeye rağmen Atatürk’ün bir uzgörüsü olarak kabul etmek mümkündür. Ancak yine de her baskın uygarlık dairesinin etki alanı içine girdiğimizde yeni bir alfabe tercihinde bulunmak, yarın Çin kültürünün egemen bir unsur olması halinde başımıza yeni dertler açılabileceği anlamına gelmektedir.
3.
Bu arada, eski alfabeyi geri istemek de benzer yanlışları tekrarlamaya cüret etmekle eşanlamlıdır. Hele hele naif savunmalar, kaba saldırılarla hiçbir yere varmamız mümkün değildir.
4.
Alfabe konusuna ne ölçüde saf bir zihinle bakabildiğimizi tekrar test edelim bence. Bu devrimin arkasında Atatürk’ün olması onu kutsallaştırmamalı... Arap alfabesinin arkasında Allah’ın olduğunu düşünmek gibi bir şey olur bu... Oysa Arap alfabesinin kökeni de Finike. Kökeni itibariyle Finikeli tacirlerin Arap yarımadasına taşıdıkları bir alfabe yani. Kuran’ın orijinalinin Arapça olması ve bu alfabeyle yazılması müminlerin gözünde ona bir imtiyaz sağlıyorsa da, bu durum, Arap alfabesinin gökten indiği anlamına gelmiyor. Yani bu tartışmayı yaparken her iki görüş sahiplerinin de inanç ve bağlılıklarını bir süre için parantez içine almaları şarttır. Eskiye körü körüne düşman, yeniye de körü körüne dost olmamak için serinkanlılığı önemsiyor ve kutsallaştırmalardan kendimizi uzak tutmayı tavsiye ediyorum.
5.
Türkler olarak 5. yüzyıldan itibaren kullandığımız alfabe sayısı 10’u geçiyor. Yani 1500 yıl boyunca 10 küsur alfabe... Bazılarını sayayım: Göktürk, Tibet, Çin, İbrani, Brahmi, Uygur, Arap... Türk harf devrimine yönelik olarak, madem alfabe değiştirecektik, niye eski Türk alfabelerinden birini tercih etmedik diye bir eleştiri getirilir. Oysa Göktürk ve Uygur alfabeleri de dahil olmak üzere Türkler’in kullandığı tüm alfabelerin kökeni maalesef yabancı.
6.
Toplumların alfabe değiştirmelerine etki eden nedenleri üç ana maddede topluyoruz: (a) Başka ulusların esaretine girmek sonucu oluşan yeni sosyal durum, (b) Din değiştirme, (c) Kültür ve medeniyet değiştirme.
7.
Matbaa gibi yeni teknolojilerin hayatımıza girmesi, yazılı külliyatın çoğalması gibi etmenlerin alfabenin sorunlarını gündeme getirmesi kaçınılmazdı. Nitekim Cumhuriyet’e gelene kadar bunlar uzun yıllar tartışıldı. Çeşitli öneriler ortaya atıldı. Latin alfabesini önerenler de vardı taraflar arasında, ancak azınlıktaydılar. Daha çok yeni düzenlemeler yapılması gerektiği üzerinde yoğunlaşılmıştı. Her dilde olabilecek türden tartışmalar yani. Moderleşme hareketleri içinde alfabeyle ilgili sorunun giderilmesi de kaçınılmazdı. Görüşlerden biri de tercih edilmiş ve Latin alfabesine geçilmiştir.
8.
Arap alfabesinin sesli harfleri içermemesi, özellikle kutsal metinlerin doğru okunabilmesi konusunda sorun oluşturması karşısında bir ‘harekeleme’ yöntemiyle Arapça’da da çözüm geliştirilmişti. Türkçe’de de bu sistem özellikle Mevlit gibi halkın okuduğu metinlerde uygulanmıştır. Ancak yazmayı uzattığı için birçok metinde kullanılmamıştır.
9.
Eski alfabenin önemli sorunlarından biri, Arapça ve Farsça’dan giren kelimelerin Türk fonetiğine uygun halde yazılmamasıydı. Bunun sebebi ise alfabe benzerliğiydi. Bugün “fax”, “brief”, “center” ve benzeri kelimelerde başımıza geldiği gibi. Sebep, yine alfabe benzerliği... Bir tekerrür!
10.
Dünyada özellikle İngilizce’nin ve Latin alfabesinin etkinliği ciddi bir baskı unsurudur. Bu nedenle bugün Latin alfabesini kullanıyor olmamız pratik sonuçları açısından ciddi kolaylıklar sağlamaktadır. Buna ne diyebiliriz?
11.
Hatta, artık Latin alfabesinin bir Türk alfabesi olarak içselleştirilmesi ve özellikle tipografik özgünleştirmeler konusunda aktif olunması gerektiğini düşünüyorum. Köksüzlük nedeniyle pespayelik alıp başını gitti çünkü. Bunun halk tarafından üretilen örneklerine daha bir dikkatle bakmanızı öneririm. Kapısında “Şen Bakkal” yazanları kastetmiyorum sadece, internette biraz dolaşın yeter. Bunu da bırakın, malzemenin bu topluma ait olmadığını birçok profesyonel ürünler bile kanıtlar nitelikte maalesef! İşte bunlar da canımı sıkıyor ve grafik tasarımcıların konuyu kökten ele almalarının ciddi bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.
12.
Kısacası, Arap alfabesinden vazgeçilmemesi gerektiğini düşünenler hiç üzülmesin; çünkü Japonya, Lübnan, Fas gibi birçok ülkede yaşanan ucube karmaşadan kendimizi kurtarabileceğimizi hiç düşünemiyorum. Latin alfabesini hararetle savunup bunu çağdaşlığın bir ölçütü olarak görenler de sevinmesin; çünkü yaşanan pespayelik ortada...
13.
Zaten alfabelerin doğuşlarını, kültürden kültüre, coğrafyadan coğrafyaya yaşadıkları binlerce yıllık tarihsel serüvenlerini göz önüne getirirsek onlara ‘çağdaş’ veya ‘gerici’ sıfatlarını eklemenin ne kadar sığ bir yaklaşım olduğu anlaşılır.
14.
Şu anda yapılacak en önemli şey, yukarıdaki görüşlerin sahibi akademisyen arkadaşımız gibi sorunun bilincinde olmak ve bunu “itiraf” edebilmektir. Çünkü sorunu görmezsek çözmek, yeni alfabemizi içselleştirmek, güzel örnekler vermek, hele hele yazı bilinci ve estetiğini toplumun tamamına yaymak yolunda bir adım bile atamayız. Bu çirkinliklerle birlikte ömür tüketiriz.

Eski alfabemiz Arap kökenliydi, şimdi ise Latin kökenli... Osmanlı döneminde yazıda öylesine bir yetkinliğe ulaşılmış ki “Kuran Mekke’de indi, Kahire’de okundu, İstanbul’da ise yazıldı.” denirmiş. Arap alfabesini bu ölçüde içselleştirip bir sanat dalı (hat) haline getirdiysek, bunu neden Latin alfabesi için yapmayalım?

Hadi!

İLGİLİ YAZILAR:
| Yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur!
| “Japonlar yazılarını nasıl okuyorlar?” demeyin, biz de aynen onlar gibi okuyoruz.

13 Kasım 2007 Salı

| Yeni bir sene-i devriye...

13 Kasım 2005’te başlamıştım, bugün 13 Kasım 2007. Yani üçüncü yaşımıza bastık. 2006’daki yıldönümünde neler yazmışım diye şöyle bir göz atayım dedim. Baktım ki, yeni bir şeyler söylemeye gerek yok. Bu nedenle sizi o tarafta da ağırlayabilirim. Hem çay ve pasta da var. [FOTOGRAF: DARREN BRAUN]


Hep birlikte nice yıllara diyorum; çünkü siz olmazsanız burası hiç olmaz.

12 Kasım 2007 Pazartesi

| İmgeleri nesnelere yapıştırmak... Ya da biz kendimizi ne(re)ye yapıştıralım?

Uzun zamandır uğramadığın bir yere yolun düştüğünde birden içini derin bir hüznün kapladığını hissettin. Arzun dışında ve bir engel nedeniyle ayrılmak zorunda kaldığın eski sevgilinin hayali ve anılarıyla karşılaşmıştın birden... Oysa oraya gitmeden önce içinde bu duygulardan eser yoktu. Hatta başka bir nedenle gitmiştin. [FOTOĞRAF: PAAVO]


Bir ağaç, bir evin bahçesi, bir sokak çeşmesi, bir deniz dalgası, bir elektrik direği, bir masa veya başka bir şey... Her neyse o veya nelerse onlar, birden eski günlere götürmüştü seni... Eski sevgilinin hayali, güzel anılar ve derin bir hüzün...

Bu duyguları yaşamana sebep olan şey, anıların o şeylere yapışık olmasından kaynaklanmıştı. Tüm hayaller, tüm anılar ve tüm imgeler eşyaya (şeyler, nesneler) yapışmıştı ve orada öylece yapışık olarak seni beklemekteydi.

Nesnelerle deneyimler arasındaki ilişki, insanın anılarını bir yere bağlama, yapıştırma ihtiyacının sonucudur. Son birkaç yüz yıldır siyasal bir içerik kazanmış olsa bile, vatan algısı da böyle bir şeydir. Toplumsal serüveni somut bir mekana bağlayarak yapıştırmak ve anıları toprakta kökleştirmek... Bu toprağa yönelik tecavüz bu nedenle sert karşılık görür. Çünkü o toprağın (vatanın) yok olması, toplumsal bir yok oluştur aynı zamanda...

İnsan, birey olarak da kendini bir yere bağlar. Mesela seyahat etmek, eğer dönecek bir yerin varsa seyahat etmek anlamına gelir.

Tüm varlığımız yarattığınız imgelerden oluşuyor. Eğer ömrünüzden daha uzun yaşamak istiyorsanız kendinizi (anılarınızı) bir yer(şey)lere yapıştırın, ama yarın kaybedeceğiniz şeylere yapıştırmamaya bakın.

Benzer bir başka olgu da, algı sistemimizin temel çalışma ilkesidir. Zihnimiz, soyut kavramları bile somut nesnelere bağlayarak/yapıştırarak yorumlamaya ve anlamaya çalışır.

Ayrıca, insan zihnine gelen bir bilginin algılar içinde yer edebilmesi için, orada, sinyallerin denk düşeceği ve yapışacağı başka bilgiler olması gerekiyor. Eğer yapışacak bir şey bulamazsa uçuşup gidiyor. Ya da şöyle söyleyelim; bir insanla iletişim kurmak istiyorsak onun zihninde var olan ve göndereceğimiz mesajın yapışacağı neler olduğunu dikkate almak zorundayız.

Bu tavsiye de meslekten olanlara...

11 Kasım 2007 Pazar

| “Duygularla düşün, akılla hisset...”

52. Vedenik Bienali, “Duygularla düşün, akılla hisset. Şimdiki zamanda sanat...” (Think with the senses, feel with the mind. Art in the present tense.) başlıklı temasıyla 10 Haziran’da başlamıştı. 21 Kasım’da da kapanacak. Notlarım arasında yer aldığı halde, açılış günlerinde yazma fırsatı bulamamıştım. Şimdi, hiç olmazsa temanın buraya kaydedilmiş olması için notu aktarmış oluyorum.


Bu yıl itibariyle 100. yaşına ulaşan bienal, iki yılda bir tek rakamlı yılların yaz aylarında düzenleniyor ve açılış kapanış tarihlerinden de anladığınız gibi dört ay kadar devam ediyor.

Yukarıdaki eser sanatçı Aydan Murtezaoğlu’na ait... 52. Venedik Bienali’ne eserleriyle katılması beklenen Murtezaoğlu, Türkiye’de son dönemlerde gerçekleşen, huzursuzluk yaratan aşırı milliyetçi çatışma ortamı ve tüm bunların üzerine Hrant Dink cinayeti ile kimlik ve aidiyetin sorunlu bir tanıma taşınmış olması gerekçesiyle sergiden çekildiğini açıklamıştı. Sanatçı açıklamasında “Burada dildeki kodu, mekandaki öntanımlılığı, sanatçı pozisyonundaki tavrı yine sanatın içinden tartışmaya açamadığımı fark ettim.” demişti.

Şunu tekrar edelim: “Duygularla düşün, akılla hisset...”

7 Kasım 2007 Çarşamba

| “Okuyun okuyun okuyun demek yerine, yazın yazın yazın demeliydik...”

Microsoft Türkiye ana sponsorluğunda gerçekleştirilen, benim de konuşmacı olarak yer aldığım Türkiye Blog Konferansı ‘07 organizasyonu 6 Kasım 2007 tarihinde Yıldız Teknik Üniversitesi Oditoryumu’nda gerçekleştirildi.


Konferansa katılamayanlar neler konuşulduğunu belki merak ediyorlardır. Süleyman Sönmez, bloğunda ayrıntılı denilebilecek ölçüde anlatmış; okuyabilirsiniz.

Yukarıdaki başlığı Mert Ulaş’ın konuşmasından çıkardım. Ulaş, Sönmez’in yazısından öğrendiğime göre “Belki yıllardır topluma okuyun, okuyun demek yerine yazın yazın yazın demeliydik. Çünkü yazan insan okumaya başlıyor. Diğer blogları en çok okuyanlar da yine blog yazarları. Bu açıdan bakıldığında blog yazarlığını kişisel bir gelişim aracı olarak görüyorum. Blog yazarı niçin yazar? En temel olarak samimi şekilde kendisini ifade eder.” demiş. “Demiş” diyorum, çünkü maalesef konferansa biraz geç katılmak zorunda kaldım ve birkaç değerli konuşmacıyı dinleyemedim.

Alper Akcan’ın telefonuyla çekip (mobile photo) eşzamanlı olarak Facebook’a ‘upload’ ettiği yukarıdaki konferans fotoğrafı da konuşmacılardan Arda Kutsal’a ait.

2 Kasım 2007 Cuma

| Türkiye Blog Konferansı ‘07’ye davet...

Microsoft Türkiye ana sponsorluğunda gerçekleştirilecek olan, benim de konuşmacı olarak yer aldığım Türkiye Blog Konferansı ‘07 organizasyonu 6 Kasım 2007 tarihinde Yıldız Teknik Üniversitesi Oditoryumu’nda gerçekleştirilecek.


Konferansta ele alınacak konular ve amaçları; Türkiye’de blogların ne aşamada olduğu, hangi alanlarda kullanıldığı sorusuna cevap aramak, Web 2.0 hakkında bilgilendirme sağlamak, başarılı blog örneklerini paylaşmak, Türkiye’nin en aktif blog yazarlarını biraraya getirmek ve blogların çeşitli sektörlerin geleceğine etkilerini ortaya koymak olarak belirlenmiş.

13:30-14:00, Açılış Konuşması | Microsoft
14:00-14:20, Türk Blog Yazarları Platformu |
Mert Ulaş
14:20-14:40, Internet Stratejileri ve Web 2.0 |
Arda Kutsal
14:40-15:00, Kişisel Blog Başarı Öyküleri |
Eda Suner, Devletşah Özcan
15:20-15:40, Web 2.0 ve Sosyal Ağlar |
Alemşah Öztürk
15:40-16:00, Interaktif Yaklaşım |
Murat Buyurgan
16:00-16:20, Pazarlama İletişimi ve Blog |
A. Selim Tuncer
16:20-16:40, Sosyal Ağların Blog Dünyasına Etkileri |
Alper Akcan
16:40-17:00, Başarı Öyküleri; Fikir Atölyesi ve Marketallica |
Tunç Kılınç, Özgür Alaz

Katılımın ücretsiz olduğunu ve etkinliğe yeni İnternet stratejilerine ve bloglara meraklı herkesin davetli olduğunu duyuruyorum.