30 Aralık 2006 Cumartesi

| “Böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.”


Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.

Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.

Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.

Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.

Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...Güne gülümseyerek başlamak bayramdır.

“İyi ki yanımdasın” bayram, “Her şeyi sana borçluyum” bayram, “Hiç pişman değilim” bayram...
...
Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.

Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır.

Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
...
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.

Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.

Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.

Her gününüz bayram olsun!

[CAN DÜNDAR’IN “HER GÜN BAYRAM” YAZISININ TAMAMI BURADA]

29 Aralık 2006 Cuma

| Erkan Mumcu mu, Mehmet Ağar mı?

Geçen bayramda, ancak kafası karışık olmayanların toparlayabileceği karışık bir yazı kaleme almıştım, siyaset pazarıyla ilgili... Bu, öyle bir şey değil. 24 Aralık 2006 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanmış bir Haslet Soyöz karikatürüne takıldım ve sizinle paylaşmak istedim.

1.
Siyasi parti liderleri Cumhurbaşkanlığı Kupası Eskrim Şampiyonası için karşı karşıya gelmişler. Üç muhalefet partisi lideri; Deniz Baykal, Mehmet Ağar ve Erkan Mumcu, kılıçları kuşanıp iktidar partisi lideri Tayyip Erdoğan’ın karşısına dikilmişler.
2.
Karikatürün mizahi gücü ve espri düzeyi pek de yüksek sayılmaz.
3.
Karikatürist, her lideri farklı büyüklüklerde çizmiş. En büyüğü elbette iktidar partisi lideri Erdoğan, ikinci sıradaki doğal olarak ana muhalefet lideri Baykal, üçüncüsü Ağar ve en küçük olarak dördüncü sıradaki de Mumcu...
4.
Bu büyüklükleri belirleyecek en nesnel kriter partilerin TBMM’deki sandalye sayılarıdır değil mi?
5.
Öyleyse partilerin milletvekili sayılarına bakalım. AKP: 354, CHP: 154, Anavatan: 21, DYP: 4. Gördüğünüz gibi Mumcu’nun lideri olduğu partinin Meclis’teki temsil sayısı Ağar’ın DYP’sinin temsil sayısının beş mislinden fazla... Oysa karikatüristin zihinsel algı sistemi içinde bu sayılar Mumcu ve Ağar konusunda karışmış olmalı, çünkü Mumcu, Ağar’a göre çok küçük çizilmiş.
6.
E, bundan bize ne diyeceksiniz! Evet, bize ne? Bunun nedenini Mumcu düşünsün. İsterseniz siz de düşünebilirsiniz tabii...
7.
Bize düşen hisse şu: Bilinçten bağımsız bir gerçeklik olarak büyüklük, zihinlere öyle yerleşmeyi sağlayamadığı gibi, yine bilinçten bağımsız bir gerçeklik olarak küçüklük, zihinlere büyük olarak yerleşmeyi engelleyemeyebiliyor.

Bilincin “gerçek”i ne “algı”ladıysa odur. O, kendisinden bağımsız olarak var olan bir “başka gerçek”ten haberdar da değildir. Mumcu’nun (milletvekili sayısı itibariyle) aslında Ağar’dan daha büyük olduğundan da!..

27 Aralık 2006 Çarşamba

| Aslında hepimiz özürlüyüz!

Bedeninin bazı organları ya da beyninin bazı fonksiyonları doğuştan olmayan veya bunları sonradan kaybeden insanlara genel olarak engelli diyoruz. Özürlü, sakat gibi tanımlamalar da var, ama bu ayrıntılara girmemize gerek yok.


Bu genel tanımı yaptıktan sonra, geçtiğimiz günlerde gündemi bir süre işgal eden bir olayı aktarıp asıl konuya sonra geçeceğim. Olay, meğer zamanında Amerika’da fotoğrafçılık eğitimi bile almış olduğunu öğrendiğimiz, şimdiye kadar içindeki cevheri ve yeteneği bizden gizlemeyi başarmış olan Serdar Bilgili’nin bazı engelli insanları fotomodel olarak kullanıp gerçekleştirdiği bir fotoğraf olayı... Üstünden biraz zaman geçti, ama bizim, konunun güncelliğiyle bir ilgimiz yok.

Bilgili, bu fotoğrafları “Engelleri kaldıralım.” projesi için çekmiş. Proje hakkında hiçbir fikrim yok, hiçbir yerde de herhangi bir enstrümanına rastlamadım, ama basında çıkan haber ve söyleşilere, Bilgili’nin “Onları en yalın halleriyle çektim.” ifadesine bakılacak olursa, projenin amacının engelliler adına topluma meydan okumak, çıplak gerçekliği gözler önüne sererek toplumsal algıyı engelliler lehine dönüştürmek olduğu anlaşılıyor. Yani, özünde bir iyi niyet taşıdığı çok açık...


Bu projede yer alan fotomodellerden bazılarının o dönemlerde geçici bir şöhret kazandığına da tanık olduk. Şimdi adını hatırlayamadığım, çocukluğunda iki bacağının birden raylar üzerinde uyurken trene kaptırmış, sesi güzel olduğu için bir yapımcının desteğiyle albüm yapmış, konuşurken gerçekten pozitif duygular yayan, masum bir yüz güzelliğine sahip olan yukarıda fotoğrafını gördüğünüz hanımkız da Seda Sayan falan gibi bazı programlara katılarak şarkılar söyledi.

Geleneksel toplumlarda engellilerle ilgili toplumsal algının çok daha doğal ve sorunsuz olduğunu söyleyebiliriz. Yine bu toplumlarda yalın bir gündelik yaşam olduğu için engellilerin karşılaştığı fiziksel engellerin modern kent yaşamıyla kıyaslanamayacak ölçüde az olduğunu da kabul etmeliyiz. Yani, engelli olma durumu modern yaşamda kendisini daha fazla hissettirmektedir. Bu nedenle, engellilerin kent yaşamında karşılaştıkları engelleri ortadan kaldırmak adına yasa koyucunun bazı önlemlere başvurması doğaldır. Bu amaçla geçen yıl bu anlamda ciddi düzenlemeler, hatta cezalar getiren bir yasa yürürlüğe girmişti.


Bence asıl sorun ise modernizmin dayattığı ekrana ve beyazperdeye yakışan modellerin, modern insanın kafasında yarattığı idealize edilmiş insan tipidir. Engelli insanların; çarpılmış, ecinni, şeytan girmiş ve uğursuz olarak görüldüğü inanışlar gibi tarihsel nedenlerle Batı sinemasında ve sanat eserlerinde “kötü” olarak gösterilmesi, reklam fimlerinde neredeyse hiç yer almamaları gibi faktörler bir yana, benim gibi gözlüklü, kel ve göbekli tiplerin de Yunan heykelleri tadındaki modeller yanında bir “anlam” ifade etmemesi durumu, “30-35 yaşlarında, son derece yakışıklı veya güzel, seksi, uzun boylu, yağsız pirzola lezzetinde bir model” algısı yaratmaktadır.

Türkiye’de 9 milyona yakın engelli olduğundan söz edilmekteyse de, özellikle Batılı formatlarda geliştirilmiş bu modeli kriter olarak aldığımızda, üzücü ama, millet olarak hepimiz özürlüyüz.

Tamamen başka bir konuyla ilgili olarak kaleme alınmış Doç. Dr. Ayla Özhan Dedeoğlu’na ait bir makalenin konumuzla ilgili bazı bölümlerini buraya almak istiyorum:
Baudrillard (1997: 155), tüketilen şeyler arasında diğer nesnelerden daha güzel, daha kıymetli ve daha eşsiz ve daha fazla yan anlamlarla yüklü şeyin beden olduğunu belirtmektedir. İşlevsel beden, yazara göre, artık dini görüşteki gibi sadece “et”, endüstriyel mantıktaki gibi “emek gücü” değildir; toplumsal taktik ve ritüel öğesi olarak ele alındığında güzellik ve erotizm gibi iki ana işlevsel motifi bulunmaktadır (s.159). “Güzelliğin kadın için mutlak, dinsel bir buyruğa dönüştüğünü” ve “moda etiğinin ta kendisi olan güzellik etiğinin, bedenin tüm somut değerlerinin, tüm “kullanım değerlerinin (enerji, hareket, cinsellik) tek bir işlevsel değişim değerine indirgenmesi olarak tanımlanabileceğini ve bu değişim değerinin, soyut biçimde, görkemli, eksiksiz beden fikrini, arzu ve haz fikrini kendinde topladığını” ifade etmektedir (s.160).
...
Beden imajı, tüketicinin fiziksel benliği hakkındaki sübjektif değerlendirmelerini kapsamaktadır (Solomon, 2004). Her üç kavram da kendiliğinden doğada olan gerçeklikler değildirler, sosyal olarak yapılandırılmışlardır.
...
Tüketicilerin daha iyi bir vücuda sahip olma çabaları kendilerine verdikleri değer, sosyal ilişkiler içindeki yerleri, yaşam tarzlarının erdemliliği (morality) ve yaşamları üzerindeki kontrolleri ile ilgili anlamlarla ilişkilidir (Thompson ve Hirshman, 1995: 151). Bu anlamlar, kültürel idealler ve söylemler, medya, reklam ve tıp söylemlerinden etkilenmektedir. İnce mankenler, zayıflama reçeteleri, kozmetik tavsiyeleri, obezite ve zararları ve benzeri konular her zaman gündemde olan ve çokça tüketilen konulardandır. Aynı zamanda cinsiyet ve cinsellik söylemleri ile ilişkili olarak yapılanan beden idealleri ve söylemleri, özellikle kadınlar, son dönemlerde de erkekler (Bocock 1997) için daha genç, ince, seksi ve bakımlı olma gibi bir “gereklilik” üzerine kuruludur. Askegaard ve diğerleri (1999) batı toplumlarını 20. yüzyılda beden ideallerini etkileyen (spesifik olarak lipofobik olmaya iten nedenler) arasında artan tüketimciliğe karşın diyet yapmanın estetik ve ahlaki baskısını, fazla kilolu olma ile sağlık problemleri arasındaki ilişkiyi vurgulayan tıbbi söylemi, hayat sigortası endüstrisi ile tıp arasındaki ilişkiyi, cinsellik ve moda konusundaki değişimleri, artan bireyselleşmeyi, gençliğin yükselen bir değer haline gelmesini ve daha hızlı bir yaşam tarzına doğru yönelişi göstermektedirler. Bu faktörler tüketicilerin tıbbi anlamda olmasa da kendilerini fazla kilolu algılamalarına ve sürekli diyet yapma eğilimine girmelerine neden olmaktadır. Thompson ve Hirschman (1995) da tarihi boyunca Batı kültüründe, kişinin vücudunun “iç” ahlaki karakterinin de maddi bir göstergesi olarak yorumlandığını ifade etmektedirler. Türk kültüründe de “içinin güzelliği yüzüne vurmak” deyimi aynı anlama gelmektedir.
Şimdi dönelim baştaki soruya... Engellilerle ilgili toplumsal algıyı bu yöntemle kırmak mümkün müdür? Bence hayır!

Bence, engelli olma durumunu elbette bir ayıp olarak algılama arızasını gidermek için elimizden geleni yapmalıyız. Ancak, kusurları gizlemek son derece doğaldır. Bu şekilde meydan okurcasına, kaba gerçekliğin teşhiriyle toplumsal algıyı düzeltmek mümkün olmadığı gibi, tam tersi bir sonuç bile doğurabilir.


Hepimiz özürlüyüz dediğime göre hiçbir engelli kardeşimizin yanlış anlamaması ve alınmaması gerekir; eğer benim gibi plaj güzeli olabilecek fiziğe sahip değilseniz Çemberlitaş Hamamı’nda daha fazla rahat edersiniz. Kimileri gözaltı kırışıklıklarını gidermek için çabalarken, kimileri “model”e uygun bir form elde etmek için zahmetli diyet porgramları uygularken, kimileri düzgün bir burna sahip olmak için bıçak altına yatarken engelli insanların, tamamen kendi iradeleri dışında sahip oldukları kusurlarını teşhir edip “Onları en yalın halleriyle çektim.” demek doğru değildir. Öyleyse git, Seray Sever’i de sabah uykusundan uyandığında makyajsız ve yalın haliyle çek!

Eğer, derdimi anlatmak gibi bir derdim olmasaydı, ilki hariç, bu fotoğrafları yayımlamazdım. Fakat yine de Serdar Bilgili’nin hakkını verelim; çünkü bu ölçüde kaba teşhir içermeyen güzel fotoğrafları da var. Buradan görebilirsiniz.

Herkesin alkışladığı uygulamalara karşı çıkmak belki de doğru anlaşılmamı engelleyecektir, ama ben, engellilerin basketbol gibi, voleybol gibi, yüzme gibi spor aktivitelerine yönelmelerine de itiraz ediyorum. Bunların bir çeşit sosyalleşme alanları olduğunu kabul ediyorum, ama niye fiziksel özelliklerimizi, eksi ya da artılarımızı dikkate almayalım ki? Ben de futbol oynamak yerine, başka yöntemlerle sosyalleşiyorum yani.

Hayatı paylaşalım, biz özürlüler de hayata katılalım; ama kendi gerçeğimizin sınırlarını zorlamadan, doğallığımızı yitirmeden...

Sorunun kökten çözümü, “model”ler üstünde çalışmakla mümkün olacaktır. Ama doğrusu, bunun nasıl ve hangi imkanlarla yapılabileceğini bilmiyorum.
...
Bu arada, Özürlüler Yasası’nın yürürlüğe girmesiyle ilgili olarak T.C. Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı için geçen yıl gerçekleştirdiğimiz bir kampanyanın birkaç enstürmanını aşağıda yayımlıyorum. Oradaki fotoğraflarda göreceğiniz gibi, gerçeğe gözlerimizi kapatmayı değil, yalnızca kusurların aşırı bir biçiminde teşhirini reddediyorum.



26 Aralık 2006 Salı

| Son tiraj raporu...

StatCounter verilerine göre, 18-25 Aralık 2006 tarihleri arasında, yani Pazartesi’den Pazartesi’ye gerçekleşen günlük okur ziyaretleri... Hoşgeldiniz, safalar getirdiniz diyelim.

25 Aralık 2006 Pazartesi

| Eşsiz bir grup müşteriye eşsiz bir ürün sunmak...

Teksas Üniversitesi, Dallas Isletme Fakultesi, Organizasyon, Strateji ve Uluslararası İşletmecilik Bölümü öğretim üyelerinden, Amerikan ders kitaplarında kendisine atıfta bulunulan bilim adamlarımızdan birisi olan Prof. Dr. Tevfik Dalgıç’ın yeni kitabı Handbook of Niche Marketing, Amerika’da yayımlandı. Kitap hem nasıl daha iyi iş yapacaklarını öğrenmek isteyen uygulamacılar, hem de bu alanda akademik araştırma yapan akademisyenler için değerli bir kaynak özelliği taşıyor. Kitabın giriş bölümünden kısa bir bölümü aktarmak istiyorum:

“Sürekli değişen tüketici ihtiyaçları ve hiper rekabet ortamında, firma yöneticilerinin müşterileri kendilerine çekmek, tatmin etmek ve ellerinde tutmak için yeni yollar bulmaları gerekiyor. Büyük ya da küçük, yerel ya da yabancı, bazıları yavaş yavaş bazıları ise hızla büyüyen çoğu şirket pazarlama çabalarını niş müşterileri seçmeye yönlendirdiler. En büyük üreticiler bile programlarının verimliliğini en üst seviyeye çıkartmak için dikkatlice seçilmiş pazar nişlerini hedefliyorlar ve genellikle her bir ürün grubu için ayrı bir niş yaratmayı hedefliyorlar. Örneğin, HP yazıcı, faks, fotokopi ve tarayıcıların hepsinin tek bir cihazda toplandığı ürünlerini ev ofisi segmentine pazarlarken, büyük işyerlerini hedeflerken daha yüksek fiyatlı ve lazer yazıcılar, faks makineleri ve tarayıcılar gibi tek fonksiyonlu ürünleri sunmaktadırlar. Niş pazarlama, 21. yüzyılın pazarlama yaklaşımı olarak adlandırılan ‘bire bir’ veya ‘kişiye özel’ pazarlama kavramlarının bir adım ötesinde olarak kabul edilmektedir.

Niş pazarlama artık ulusal pazar sınırları içinde de değildir. Yeni veya mevcut firmalar ulusal sınırların ötesine geçen yeni nişler bulmaktadırlar. Eşsiz bir grup müşteriye eşsiz bir ürün sunmak niş pazarlamanın özündeki unsurdur. Araştırmalar niş pazarlama firmalarının aynı zamanda pazar odaklı firmalar olduklarını da göstermektedir.”

22 Aralık 2006 Cuma

| Şu “blog” sözünü bir tatlıya bağlasak mı?

“Blog”un, “ağ günlüğü” anlamına gelen “weblog”un kısaltılması sonucu yaratılmış yepyeni bir sözcük olduğunu artık bilmeyenimiz yok. “Web”in sözlük karşılığı “örümcek ağı” anlamına geliyor. Ama bu “ağ”ın artık örümceklerle ilişkisi zayıflamış bulunuyor, onlar kendi ağlarına maalesef başka isim bulmak zorundalar. “Log” ise “kütük” demek. Bu kütüğün de ağaç kütüğü veya bazı hemcinslerimizle ilgisi bulunmuyor; hani “nüfus kütüğü” deriz ya, ondan... Aklınıza ne geliyor, siyah deri kaplı, sandalyeye basıp raftan indirilen, tozlu, kocaman bir defter! Tamam, “günlük” veya “günce” anlamlarına da gelmiyor değil. Gemilerin “seyir defteri”ne de “log” deniyor.


Bizde TDK’nın Türkçe karşılık önerisi “ağ günlüğü” olduğuna göre, acaba başlangıçta “log”un “günlük” anlamı mı esas alınarak kullanılmıştır, yoksa “kütük” veya “seyir defteri” anlamları mı önde tutulmuştur, bilmiyorum. Belki de hepsi birden...

Ancak, bugün “blog”un “günlük” anlamını çoktan aştığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sonuçta kavramın içi farklı uygulama örnekleriyle doluyor. Kavram, ağır ağır oluşuyor yani...

Blog olayı, dışarıda geliştirilmiş birçok teknolojik ürün gibi adıyla birlikte girdi ülkemize... Evet, girdi. Bizim TDK ise hep arkadan geldiği için, önerileri sadece öneri olarak kalıyor. Yani “ağ günlüğü” örümcek ağlarına takılmış durumdadır maalesef. Yani “blog”u kızılcık şerbeti niyetine kabul etmek durumundayız.

Bu yazıda blog felsefesi falan yapmayacak, sadece sözcüklerle ilgileneceğim.
1.
“Blog” artık Türkçe bir sözcüktür.
2.
Peki, sözcüğü “blog” olarak mı, yoksa “blog” olarak mı telaffuz edeceğiz. Tamam, ses gelmediği için soruyu anlamadınız. Yani, “blog”un “l”sini “lâle”nin “l”siyle mi, “lala”nın “l”siyle mi söyleyeceğiz. Sözcüğün orijinali “lala”nın “l”siyledir, hatta “l” varla yok arasındadır, ancak bir analoji yapacak olursak Batı dillerindeki “plan”, “lokal”, “flaş”, “klasik” gibi birçok lalalı sözcüğün lâle olarak dilimize girdiğini görürüz. Demek ki Türk mahreci lâleye daha uygundur diyebiliriz. Öyleyse “blog” laleli olmalıdır. Dilimize, yabancı dillerden sözcüklerin girmesini zaman zaman doğal karşılayabiliriz, ama bu konuda Türk fonetiğini zorlamak doğru değildir. Zaten sözcük fonetik uyumla yerelleştirilebilir. Yoksa Turkcell reklamındaki “Ne demek meyıllarımı okuyamadım?” gibi abukluklarla yaşamaya devam ederiz.
3.
“Blog” kendi düzlemine ait başka sözcükleri de oluşturdu tabii... “Blogging” ve “blogger” bunlardan en önemli ve en işlevsel olanlarıdır. Uzatmamak için diğerlerini şimdi kurcalamayalım.
4.
“Blogger” sözcüğünün “blogcu” olarak tercüme edilmesi yaygınlık kazanmaya başladı. Hatta bu adla bir blog servisi de var. Türkçe’de “-ci, ci, cu, cü” eki “kitapçı”, “gazeteci”, “çiçekçi”, “oyuncu” gibi profesyonel meslek sahibi adları üreten bir ektir. “Taşıyıcı”, “soğutucu” gibi işi sürekli o olan cansız profesyoneller için de bu eklerle ad üretilir. İngilizce’de “-er” eki ise, bu işlevi de görebildiği gibi, “yazan”, “koşan”, “gülen” gibi sıfatlar üretir. Blog gibi amatör bir etkinliğin sahibini profesyonel bir meslek sahibiymiş gibi gösteren “blogcu” sözcüğüne de kabul etmiyorum. Her ne kadar ses ve görüntü içerikli blogların varlığından söz edebilsek bile, ben, ağırlıklı yöntemin yazı olmasından kaynaklı olarak “blog yazarı” adını öneriyorum. İngilizce “blogger” kullanımını ise tümden reddediyorum. Bana “blogger” diyene de bundan böyle “blabber”la mukabelede bulunacağımı buradan ilan ediyorum.
5.
İngilizce’de “blog” fiil kökü olarak da kabul edilmiştir. Zaten yukarıdaki paragrafta işaret ettiğim gibi “blogg-er” fiil kökünden üretilmiş bir isimdir. Eylemin adı da “blogging”dir. Buna da “blog yazma” diyeceğim, ama çok oturmuyor ve dildeki en az çaba yasasına uymuyor. E, her şeyi ben mi bulacağım, bunu da siz düşünün. Herhalde “blogging” olarak kullanacak değiliz. “Blog”u Türkçe bir sözcük olarak kabul ettim, ama o kadar da değil yani!
6.
“Blog” sözcüğünü Türkçe kabul ettiğimize göre telaffuz ve imlada Türkçe’nin kurallarına uydurmak gerekir. Yine analojiye başvuralım. Batı dillerinden Türkçe’ye girmiş ve “blog”a benzeyen sözcükler var. Buranın da adı olan “diyalog”dan başlayarak, “psikolog”, “ürolog”, “astrolog” gibi sözcüklerle “blog” arasında fonetik benzerliği görebilirsiniz. Bildiğiniz gibi Türkçe’de sözcüklerin sonunda “b”, “c”, “d”, “g” gibi süreksiz yumuşak ünsüzler yer almaz. Bazı istisnaları vardır ve Batı’dan dilimize giren bu sözcükler de istisnaya girer. Yine bildiğiniz gibi Türkçe’de sonu “p”, “ç”, “t”, “k” sert ünsüzleriyle biten sözcükler herhangi bir çekim ya da yapım eki alır ve bu sesler iki ünlünün arasında kalırsa “b”, “c”, “d”, “ğ” olarak yumuşarlar. İstisnayı bozarak sonu “g” ile biten sözcüklerdeki “g” de iki ünlü arasında kaldığında “k” muamelesi görerek “ğ”ye dönüşür. “Bugün psikoloğuma gideceğim.”, “Diyaloğumuzu sürdürmeliyiz.” örneklerinde olduğu gibi... “Blog”un da örnek olarak verdiğim sözcüklerden fonetik olarak bir farkı olmadığına göre sözcüğün sonundaki “g”, benzer durumlarda “ğ”ye dönüşmek zorundadır: “Bloğumu sürekli güncellemeliyim.”, “Hangi bloğa baktımsa da o konuyla ilgili bir yazı göremedim.”, “O bloğun hastasıyım.” gibi... Bana göre “Blogumun fotoğrafları...” şeklinde bir kullanım yanlıştır.

Bu işi artık bir tatlıya bağlasak da, işimize baksak diyorum.

| “Biz romantik olduktan sonra dağlar güzelleşti.”

Resimde romantizm akımının büyük ustası E. Delacroix (1798-1863) der ki: “Biz romantik olduktan sonra dağlar güzelleşti.”


Romantizm-dağ ilişkisiyle ilgili başka denemeler yapabilir miyiz? Mesela: “Biz, dağlar güzelleşsin diye romantik olduk.” desek... Ya da şöyle: “Dağları güzelleştirmek istiyorsan insanları romantikleştir.”

Peki ya bakış açımızı değiştirirsek Delacroix ne der acaba? Ya da romantizm nereye gider?

20 Aralık 2006 Çarşamba

| “İnsanı sadece belli bilim alanlarının ışığıyla görmeye çalışmak büyük bir yanılgıdır.”

ODTÜ Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ahmet İnam’la yapılmış bir söyleşi ile karşılaştım, hiçbir yorum yapmadan sizi haberdar ediyorum. Hoca, “okudukça aptallaştığımızı” söyleyerek özgün üslubuyla akademik dünyayı eleştiriyor, ama bununla sınırlamayalım. Herkes üstüne düşeni alabilir:


“Ben, her türlü yobazlığa ve dangalaklığa karşıyım. Bilim yobazlığı da vardır. Çünkü bilimin sınırlarını bilmemek, bilimin insana istediği her şeyi verebileceğini sanmak düşüncesi bizi hakikaten bilimin enayisi yapmaya götürüyor. Aptallaşıyoruz; okudukça, okudukça... Katılaşıyoruz. Fanatik insanlar haline geliyoruz. Bu da bilimi tanımamaktan kaynaklanıyor. Bilim tarihine ve bilime çok büyük katkıda bulunmuş insanların hayatlarını okumuş olsak, bilimin çok farklı bir faaliyet olduğunu anlarız. İnsan sadece bilen bir varlık değildir. Duyan, diğer insanlarla ilişki kuran bir varlıktır. Geleneğini yaşayan toplumsal bir varlıktır. Dolayısıyla insanı sadece belli bilim alanlarının ışığıyla görmeye çalışmak büyük bir yanılgıdır. Bilim bir nokta-i nazardır. Bir bakış açısıdır. Oysa insan tek bir bakış açısıyla görülemeyecek kadar zengin bir varlıktır.”

“İlim, böyle kendiliğinden yapılacak bir iş değil. Yani ‘Bilimin verileri, gel beni mesut veya mükemmel bir insan yap.’ diye bir şey yok. Bizim çok büyük katkıda bulunmamız lazım. Çünkü bilgiyle yaşamak bir insan olma çabasıdır. Ve bu bizden çok büyük gayret ister. Kendimizi bırakıp, arabaya benzin koyar gibi kafamızın içine bilgileri koyup ‘Ha tamam işte, tamam bilgiyle yaşıyorum.’ demek değildir. İlim bir mürşit olabilir, ama biz mürit olabiliyorsak... Yoksa biz mürit olmadığımız sürece, ilim nasıl bir mürşit olabilir, nasıl bizi inşa edebilir?”

Ayrıca şimdi hatırladım, öğrencilerinden Deniz Tunçalp, “Ders almak, ders vermek...” başlığı altında Hoca’nın “Çocukları Nasıl Öldürdüm?” yazısını aktarmıştı bloğunda... Söyleşinin üstüne onu da kaçırmayın derim.

Dayanamadım, hadi küçük bir yorum yapayım: İnam’ın, söyleşide yer alan “Kontrol edilmek benim gücüme gider.” sözüne bayıldım ve bağlamıyla bağlantılı olarak kendi ağzıma da çok yakıştırdım.

| Nobel’i boşverin, çakkıdı çakkıdı Eurovision’a gidiyoruz!

Eurovision 2007’de yarışacak şarkıcımız belli oldu ve başımız göğe erdi. Nobel’i boşverin, efkâr-ı muzırreden âzâde bu yarışma tam bize göre... Şarkımızın dili de Türkilizce olacakmış! Hadi bakalım, chak-kidy chak-kidy!

OKUMA PARÇASI:
Evet Kenan Doğulu, biz eski kafalıyız biraz! | Can Dündar, Milliyet

18 Aralık 2006 Pazartesi

| Time beni yılın adamı seçmiş; oysa, bilişim çağına ve Türk modernleşmesine verdiği inatçı destekten dolayı Karakaçan’ı seçmeliydi!

BU POSTAM BİLMEDİĞİM BİR NEDENLE ÜÇÜNCÜ KEREDİR BLOGGER KAYITLARINDAN YOK OLUYOR. BEN DE İNATLA YENİDEN YOLLUYORUM. RSS İLE TAKİP EDEN ARKADAŞLARI RAHATSIZ ETTİĞİM İÇİN ÖZÜR DİLERİM.

Ünlü Time dergisi beni yılın adamı seçerek bunu kapaktan duyurmuş. İnanmayanlar için kapak fotoğrafını burada yayımlıyorum. Bakın, ne yazıyor? “Yılın kişisi sensin. Evet, sen. Bilişim Çağı senin kontrolünde... Kendi dünyana hoşgeldin.”


Time, beni yılın kişisi seçerken internette kullanıcıların geliştirdiği sitelerin çoğalmasını, YouTube, Wikipedia ve benzer paylaşım sitelerinin internet devriminin son aşaması olmasını gerekçe olarak gösteriyor.

Time “2006’ya başka bir gözle bakarsanız, orada farklı bir öykü görürsünüz. Büyük adamların veya savaşların dışında gelişen bu öykü, benzersiz bir işbirliği öyküsüdür.” diye yazıyor. [ KAPAK ÖYKÜSÜ ]

Bu durumda yılın kişisi sadece “ben” değil, aynı zamanda “sen”sin de... Evet, sen!


Tabii ki Time, eğer bu manzarayı görseydi seni beni yılın kişisi seçer miydi, bilmem. [ HÜRRİYET FOTO GALERİ ]

OKUMA PARÇASI:
Time dergisi yılın adamını seçti: Sen | Fikir Atölyesi, Tunç Kılınç

15 Aralık 2006 Cuma

| Acaba hangi gazete hangi gazetedir?

Bugün küçük, ama yararlı bir oyun oynayalım diyorum. Aşağıdaki gazete sayfalarını Türkiye’de aynı günde yayımlanmış (14 Aralık 2006, Perşembe) gazetelerden aldım. Ve her bir gazetenin logosunu koparıp bir başka gazeteye yapıştırdım. Yani gazeteler ve logolar birbirine karıştı. Burada görünen logoları kaldırdığımızda altından o gazetenin gerçek logosu çıkacak. Ülkemizdeki günlük gazetelerin ciddi bir kimliksizlik sorunuyla malul olduğuna dikkat çekmek istiyorum tabii... Soru da şu: Aşağıdaki hangi gazete sayfası hangi gazeteye aittir? [FOTOĞRAFLAR: DARREN BRAUN]


Şuna kesinlikle eminim ki, hiçbir gazeteyi yabancılamadınız. Bazı küçük detaylara dikkat ettiğinizde elbette hangi gazetenin hangi gazete olduğunu da bulacaksınız. Soruyu doğru cevapladığınızda bir ödül kazanamayacağınıza göre, bu küçük detaylara dikkat etmeden cevaplayın. Sonuçta kendinizi değil, gazeteleri test ediyorsunuz çünkü!


Hiç şüphe yok ki, bir gazetenin tasarımının öncelikli hedefi, verilmek istenen bilgiyi, haberi ya da mesajı en doğru, en kısa ve en etkili yoldan okuyucusunun algılamasını sağlamaktır.

Bu anlamda tasarımın başarısının en önemli göstergesi, gazetenin tirajı değil sadık okuyucu sayısıdır.

Bir gazetenin tasarımının nasıl olması gerektiği; yayınlandığı ülkenin kültürel özellikleri, siyasi yapısı, gazetenin yayın ilkesi, yayın amacı ve toplumsal davranış alışkanlıkları ile doğrudan ilişkili olmalıdır.

Örneğin Arap alfabesi kullanan ülkelerde yayınlanan gazete tasarımı elbette bu alfabenin özelliklerine göre (sağdan sola ve bize göre arkadan öne doğru) oluşur. Öte yandan Çin’de alfabeye göre bütün kurgu yukarıdan aşağı oluşabilecektir.

Banliyo üzerine kurulmuş kentleşmenin yoğun olduğu Avrupa ülkelerinde otobüs, tren, metro gibi toplu taşıma araçlarında okunma kolaylığı nedeniyle tabloid boy gazeteler yaygın olarak kullanılmaktadır. (Bilindiği üzere bu tarz tasarım denemeleri ülkemizde başarısız olmuşlardır.)

Diğer yandan bir gazetenin sadık okurunun gazetesini okumaya ayırdığı ortalama süre, gazete tasarım stratejisini belirlemede en önemli verilerden biri olarak kabul edilmelidir.

Bugün bizim anladığımız anlamda gazetenin ortaya çıkışı 1622 yılında yayına başlayan The Weekly News olarak kabul edilir. Matbaa teknolojisinin gelişim çizgisi ile gazeteciliğin bugüne gelişi arasında yakın ilişki vardır.

Haberin organizasyonunda, yani kaynağından tüketicisine ulaşma sürecinde özellikle matbaa teknolojisinin gazete tasarımları üzerindeki etkisini izlemek için hem yanıbaşımızdaki Avrupa gazetelerine hem de kendi örneklerimize bakmak doğru olacaktır.

90’lı yıllara kadar (meslekte daha eski olanlar çok iyi hatırlayacaktır) gazetecilik üretim ve basım teknikleri açısından yüzyıllar boyu hemen hemen aynı yöntemlerle yapılmıştır. Bu nedenle Avrupa’da hâlâ o dönemlerden kalma siyah-beyaz gazete geleneğini değiştirmemiş bir çok gazete vardır. Hatta o dönemlerden kalma tasarım alışkanlıkları bile neredeyse çok az değişmiştir.

Bunun temel nedeni gazetecilik ve yayıncılık kültürünün, geleneğinin çok köklü olmasıdır. Elbette bu süreç okuyucunun alışkanlıklarını ve beklentilerinini de oluşturmuştur.

Bilgisayar teknolojisinin hayatımıza girmesi ve masaüstü yayıncılık konusunda ulaşılan son nokta tasarımcılara yepyeni ve olağanüstü imkânlar sağlamıştır.

Buna rağmen yakından bakıldığında görülecektir ki özellikle Avrupa yayın organları geleneksel çizgilerini ve kimliklerini yeniden tasarlama noktasında teknolojinin kendisi kadar aceleci davranmamışlardır.

Ancak bilindiği üzere bahsi geçen Avrupalı kurumsallaşmış yayın organlarının hepsinin kendine özgü bir tasarımı, üslubu ve düzenli okuyucusu vardır.

Bu yayın organlarının kendisi için oluşturduğu görsel kimlik, çağın ve teknolojinin gereklerine aşırılıklardan kaçınılarak özenle adapte edilmiştir.

Bugün Avrupa’da, Amerika’da gazeteler gazeteciliğin içinden gelmeyen, ancak günlük yayın tasarımını kendilerine özel bir uzmanlık alanı olarak seçmiş; alanın akademik, entelektüel ve estetik bilgisine hakim, bu alanda eğitim almış tasarımcılar tarafından tasarlanmaktadır.

Maalesef ülkemizde bu alan grafik tasarımcılar tarafından boş bırakılmıştır. Bu boşluk kendini yetiştirmiş editoryal kökenli tasarımcılar (eski ifadesiyle sayfa sekreterleri) tarafından doldurulmuştur. Çünkü yakından bakıldığında görülecektir ki, gazete tasarımı; alanın asgari gazetecilik bilgisi ve görgüsü edinilmeden tasarlanamaz.

Ancak ülkemizde üretilen gazetelerin tasarımlarından hareketle haberciliğin içinden gelinerek oluşan tasarımcı ekibin ya da onların gelenek ve yöntemleriyle yetişen sayfa sekreteri müessesesinin ortaya koyduğu örneklerdeki temel eksiklikler de hemen göze çarpmaktadır.


Bu yöndeki temel eksiklikler kısaca;

1. Ürün tanımı,
2. Pazarlama stratejileri,
3. Hedef kitle analizine dayalı tasarım stratejileri

şeklinde sıralanabilir.

Çoğunluğu oluşturan gazeteleri tasarımları açısından incelediğimizde gazetenin ismini (logosunu) değiştirdiğimizde ilk bakışta hangi gazete olduğunu anlayamayacak kadar birbirinin benzeri, hatta neredeyse aynı tasarımlara sahip olduklarını görürüz.

Bu sonucun bu pazarda faliyet gösteren ve gerek marka imajı, gerek tiraj ve reklam geliri açısından sektörün lideri durumunda bulunan Hürriyet gazetesinden etkilenilmesinden kaynaklandığı açıktır.

Öte yandan;
1.
Gazete tasarımı üreten sayfa sekreterlerinin, konuyu sosyolojik, estetik, iletişim stratejileri temelinde bir birikimle değerlendirememeleri,
2.
Tasarımı hep “daha çok satan”, “daha itibarlı” gazetelerde çalışırken öğrendikleri tasarım alışkanlıkları üzerinden yapmaları,
3.
Ya da talebin “çok satan falanca gazete gibi olma” noktasında oluşması,
4.
Çoğunlukla da 2’inci ve ve 3’üncü şıkkın her ikisinin birlikte düşünülmesi içerikleri, hedef kitleleri, yayın ilkeleri, yayın amaçlan birbirinden tamamen ayrı olabilen ürünlerin (gazeteler) neredeyse tamamen aynı tasarlanmasına neden olmaktadır.

Gazetenin tirajının yüksek oluşu ve okuyucu profilinin sosyokültürel, sosyodemografik tanımlanmasındaki netlik, reklam gelirleri üzerinde, tasarım ise yayının itibarı ve siyasi etkileme gücü üzerinde doğrudan etkilidir.

Gazete tasarımlarındaki bu aynılaşma yayın ilkeleri ve hedef kitleleri açısından ayrı ayrı kategorize edilmiş ürünlerin hedef kitle bazında birbirine karışmasına neden olmaktadır.

Gerek tasarım, gerekse yayın amacı ve ilkeleri konusunda hedef kitle farklılaşmasını tamamlamış (estetik açıdan başarılı ya da başarısız) gazetelerin daha az kimlik sorunu yaşadıkları ortadadır.

Bu noktada iki örneği kısaca incelemekte yarar var:

Cumhuriyet
Gazetecilik geleneği açısından en eski ve köklü yayınlardan biri olmanın avantajını taşır. Gerek habercilik gerekse tasanm açısından öncülük etme avantajları olmuş, ancak tasarım açısından çağın beklentilerine uyum gösterme noktasında Avrupalı örneklerinin gösterdiği cesareti gösterememiş ya da bu yönde başarılı olamamıştır. Buna rağmen yayın ilkeleri ve tasarım üslubu yönünden tutarlı duruşu ona yakın zamanlara kadar itibarı yüksek bir gazete olma avantajı sağlamıştır. Toplumsal değişime ayak uyduramamasından dolayı hem itibar hem de çok tiraj kaybetmiştir.

Zaman
Misyon gazeteciliğinin önemli örneklerinden biridir. Tasarım açısından yaşadığı sürecin dikkatle incelenmesi gerekir. Siyah-beyaz bir gazeteden bugünkü tasarımına ulaşmada Cumhuriyet gazetesinin başarılı olamadığı süreci oldukça zahmetli, ancak çok cesur ve gayretli bir şekilde aşmayı başarmıştır. Muhafazakar bir cemaat gazetesi olmasına rağmen hem tirajını, hem etki gücünü ve hem de estetik düzeyini yükseltmeyi başarmıştır. Tasarımının özellikleri ve başarısı; hedef kitlesi ve okur alışkanlıkları açısından elbette tartışılabilir, ancak kendini farklılaştırma ve kendi özgün kimliğini oluşturma yönünden iyi bir örnektir. Tasarımın genel ilkelerine uymaya çalışmakla birlikte Türk okur alışkanlıklarını dikkate almak noktasında sorun yaşamaktadır. Ama en azından bir grafik dil ve görsel tavır oluşturmayı başarmıştır.


Aslında gazete tasarımını, genel grafik kuralları dışında düşünmek mümkün değildir. Gazete tasarımı (newspaper design) dendiğinde denge (balance), kontrast (contrast), ritm (rhythm), bütünsellik (unity), uyum (harmony) hedeflerine ulaşmak için bir tasarımcının yapacağı işlerin genel çerçevesi çok temel olarak altı maddede özetlenebilir:

1. Logotype
2. Grafik Elemanların Üretimi
3. Fotoğraf Stratejisi
4. Görsel İletişim Dili
5. Görsel Kimliği Oluşturan Renk Tercihleri
6. Dizayn

Bir gazete görsel kimliği oluştururken dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri de günük yayın hızına yetişebilecek özellikleri ve uygulama kolaylıklarını ihmal etmemek, bu nedenle tasarımı esnek bir standardizasyona kavuşturabilmektir.

Gazete tasarımı, markanın en önemli unsurudur; kesinlikle yazıları, fotoğrafları ve diğer elemanları, sektörde oluşmuş klişeler doğrultusunda sayfalara boca etmek demek değildir.

Son söz: Türk gazete tasarımı elbette kendi özgün yolunu bulmalıdır. Ne Zaman gibi Anglo-Sakson havası taşıyan bir “beyaz gazete” özelliği taşımalı, ne de diğerleri gibi birbirini virgülüne ve rengine kadar taklit eden kişiliksizlik numuneleri olmalıdırlar.

12 Aralık 2006 Salı

| Orhan Pamuk’u kutluyor ve herkes babasının bavulunu bir karıştırsa diyorum!

Ödül almanız haksız bir gurura yol açabileceği gibi, almamanız, doğrudan bir haksızlığa neden olabilir. Bu nedenle, bütün ciddiyetine rağmen ödüllere biraz eğlenceli tarafından bakmak, arızalı yanlarını yumuşatmak adına faydalıdır. Ödül, külli bir hüküm mekanizması olarak değerlendirilemez.


Ancak, Nobel ödülüne sahip olmayı bir başarı olarak görmemek de mümkün değildir. Ülkemizde, hiçbir ülkede olmadığı kadar mebzul miktarda bulunan vatan hainliğiyle bir edebiyat ödülünü yan yana getirmek de, 10. Yıl Marşı’yla Orhan Pamuk karşılaması yapmak gibi bir yaratıcılığa imza atmak da garabet örnekleridir.

Orhan Pamuk bir ödül almıştır. Ve bu ödül Orhan Pamuk’un şahsında İntibah’a, Felatun Bey ve Rakım Efendi’ye, Çalıkuşu’na, Huzur’a, İnce Memed’e, Devlet Ana’ya kadar çok geniş bir külliyatı sarmalamıştır. Öncelikle yapılması gereken şey, kendisini yürekten tebrik etmektir. Sonra isteyen herkes, öyle postmodern denemeler yapmamasını, yeni inşa çalışmalarına yeltenmemesini, Çalışkuşu gibi kolay anlaşılır romanlar yazmasını rica edebilir kendisinden!..

Yıllardır Eurovision gibi kıytırık yarışmaları milli mesele haline getirirken, Nobel ödülünü bu sefer tersinden bir hamasete dönüştürmemiz ilginç, kendilerine cezalandırma değil, tam tersine bağışlama yetkisi verilmiş makamların hamasete öz, edebiyata üvey evlat muamelesi yapması da yakışıksız ve yaralayıcı olmuştur maalesef.


Gösterdiği serinkanlı tavır ve sergilediği vakarla tüm hezeyanları “babasının bavulu” altında ezen Orhan Pamuk’u bir kez daha kutlamak istiyorum:
“Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesans’ı, Aydınlanma’yı, modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.”
Herkes babasının bavulunu bir karıştırsa diyorum.

OKUMA PARÇASI:
Nobel ve Türkiye, Murat Belge | Radikal

9 Aralık 2006 Cumartesi

| Kapitaliste sosyalizm lazımdı, o da bizde vardı!

Şahin Tekgündüz Mah-Zen’den bir anı çıkarmış yine... “Reklamcı niye ağlar?” başlıklı yazısında, bir gün evindeki eski model buzdolabını gören Ersin Salman’ın “Kardeşim benim, sen hâlâ poliüretansız buzdolabı mı kullanıyorsun!..” diyerek ağlamaya başlamasını anlatıyor ve o dönem reklamcılarının ideolojik olarak sol kökenli olmalarına rağmen iş yaptıkları markalara karşı çok sorumlu davrandıklarını, hatta markaları duyguyla benimsediklerini hatırlatıyor. [FOTOĞRAF: VLAD ART]


Sermayeye hizmet eden sosyalist reklamcılar çeliskisi de Tekgündüz’ün yazısında cevapsız bir biçimde bırakılmış olduğu için, üstüme vazifeymiş gibi mevzuya burnumu sokarak bir yorum yaptım. Ama sadece bir yorum, öyle derin analizler falan aramayın. Yalnızca yaptığım bir saptamayı önemsedim, orada araya gitmesin diyerek de yorumu buraya taşıdım. İlk paragraf Şahin Tekgündüz’e, arkadan gelen yorum bana aittir. Yazının tamamını kaynağından okursanız daha iyi tabii...

“O günlerde sermayeye karşı bayrak açmış bir anlayışın ve ideolojinin tam içinde olmamıza karşın, sermayenin gelişmesine katkıda bulunmaktan başka amacı olmayan bir mesleğin sahipleriydik ve işimizi severek ve benimseyerek yapıyorduk. Bu, nesnel olarak büyük bir çelişkiydi ve sık sık da dile getiriliyordu. Ama biz başka türlü olamıyorduk. Romantik ve duygusaldık. Paranın önemini anlamıştık ama değerini anlamakta zorlanıyor, başka tatminler arıyorduk. Yaşadığımız dönemin ve temsil ettiğimiz ideolojinin toplumsal, kültürel ve ahlaki değerleri ile hizmet üretiyorduk.”

Gerçekten ciddi olarak analiz edilmesi gereken bir olguyu gündeme getirmişsin. Zaman zaman üzerinde düşündüğüm oluyor, ama analiz başka... Keşke Kemal (Sezer) böyle bir çalışma da yapsa...

Bilimsel sosyalizmin önermemiş ve öngörmemiş, Marx’ın açık bir ahlak teorisi üzerinde çalışmamış olması sonucu değiştirmiyor; elbette bir sosyalist ahlaktan söz etmek mümkündür. Hatta öyle ki, gelenekçi ahlakla sosyalizmin çoğu zaman birbirine katıştığını bile iddia edebiliriz.

Burada İsmet Özel’in meşhur sözünü (aklımda kaldığı şekliyle) hatırlatmak istiyorum: “Sosyalist olmamı gerektiren neden neyse müslüman olmamı sağlayan neden de odur.”

Demek ki müslüman ya da sosyalist olmadan önce bu tercihi yapmayı sağlayan başka etmenler söz konusu oluyor. Eğer sosyalizm, kapitalizme tercih edilebiliyorsa, bunun, tarihsel bir zorunluluk olarak kabul edilse bile ahlaki bir bakış açısı içermediği söylenemez.

İşin içine ahlak girdiğinde ister istemez bir iyi-kötü, hatta güzel-çirkin çatışması kaçınılmazdır.

Dönemin bazı sosyalistlerinin, kapitalizmin sunduğu imkanlarla, reklamı, kendini ifade etme biçimi, bir çeşit özgürleşme, daha da önemlisi “iyi” ve “güzel”in geniş kitlelere aktarılması olarak gördüklerini düşünüyorum. Bin adet basılıp dağıtılan dergilerin, birkaç bin kişinin bir araya geldigi açık hava mitinglerinin, on-on beş kişilik seminerlerin “kesmediği”ni kabul edecek olursak, günlük gazeteler ve televizyonla milyonlara ulaşmak elbette başka bir şeydi.

Kapitalizm bu imkanı sunarken, sosyalistler de “iyi”yi ve “güzel”i çok geniş kitlelere aktarma fırsatı yakalamıştı. Her iki taraf da karşılıklı olarak birbirinden, kendi elinde olmayanı sağlıyordu.

Şuraya getiriyorum: Ersin Salman’ın bugünkü değerlendirmesinin de samimi olmadığını söyleyemeyiz. Hakeza seninki de doğrudur. Çünkü, reklamcı sosyalistlerin markaları sembolleştirirken ne ölçüde “bilinç”li davrandıkları şüphelidir. Bunca yıl aradan sonra o “ağlama”nın rasyonalizasyonu bu şekilde gerçekleşmiş olabilir.

(Ersin Salman, o ağlamayı Kemal Sezer’in Reklamın Sokak Çocuğu adlı çalışmasında Şahin Tekgündüz’den farklı izah ediyor.)

Oysa belki de Ersin Abi için “poliüretanlı AEG” gayri iradi olarak ne “iyi”liklerin simgesidir kim bilir? Kim bilir Hasan Abi “Fuzûli şâgil!”(*) derken nelere isyan ediyordu?

(*) Fuzûli şâgil: Haksız yere işgal eden, işgalci... Hasan Parkan’ın bir AEG ilanı için yazdığı başlık. Poliüretan faktörü sayesinde AEG’lerin dış boyutları aynı hacimdeki buzdolaplarına göre daha küçük olabildiği, oysa poliüretanlı olmayan Arçelik buzdolapları mutfakta gereksiz yer işgal ettiği için! Eyvah eyvah, 70’lerde ilan başlığı olabilecek kadar bilinen bir tamlamanın otuz yıl sonra anlamını vermek zorunda kalıyoruz!

7 Aralık 2006 Perşembe

| “Bu sutyen ve külotlar İtalya’nın bayraklarıdır!”

Şu Türkiye’nin tanıtımı denilen işe yıllardır hiç ilgi göstermedim. Tanıtım ihalesine demek istemiyorum; kimin yaptığı, ne yaptığı, niye yaptığı gibi konuları, vaka olarak bile önemsemedim. Çünkü konuyu ne taraftan tutsan elinde kalıyor. Ortalıkta Güven Borça gibi işe yarar nasihatlerde bulunanlar da var zaten, onları kim dinliyor ki beni kim dinleyecek?


Çeşitli vesilelerle karşıma çıkan filmleri izliyorum, konuşulanlara kulak kabartıyorum tabii. E, bazan ayağımın dibine kadar gelen pasları da taca atacak değilim! Bir ara başbakanımızın “Ben ülkemin pazarlamacısıyım.” sözü ve Ali Taran’ın “Ben Türkiye’nin iletişim çözümünü buldum.” iddiası üzerine “Pazarlama stratejisi olmayan bir ülkenin pazarlamacısı olmak mümkün mü?” ve “Marka adı Törökország!” başlıklı iki yazı yazmıştım. Bu da üçüncüsü oluyor. Bu seferki pası da Atıf Hoca’nın dergisi Mediathink’ten almış oldum. Mediathink, ihaleyi Alman şirketi Sea Ajans’ın (Ajansın adına dikkatinizi çekerim, sadece güneşi ve kumu eksik!) aldığını duyuruyor ve bir dergicilik başarısı olarak ele geçirdiği bu yılın tanıtım çalışmalarını sergiliyor ilk sayısında...

Bu yılın Marka Konferansı’na katılmadım, ama hem Adana millletvekili hem de Başbakan’ın danışmanlarından Ömer Çelik’in Türkiye markası konusunda konuşacağını bildiğim için kendisini dinleyen bazı dostlara sıcağı sıcağına konuşma içeriğini sordum; hayretler içinde şunu söylediler: “Çelik, Türkiye’nin markalaşamamasını ulus olarak fazlaca özgüven sahibi olmamıza bağladı.”

Umarım ben yanlış anlamamışımdır; oysa tam tersine özgüven ve bununla da bir şekilde bağlantısı olan kimlik sorunlarımızın markalaşma konusunda önemli engeller oluşturduğu bir vakıadır. Bu sorunları aştığımızda da güvencesi yok, ama kendimiz kimlik sorunu yaşarken başkasının karşısında hangi kimlikle arz-ı endam edeceğimiz elbette çok ciddi bir handikaptır.

Bu yazının başlığı bir özgüven hikayesinin son cümlesini oluşturuyor. Kıssa gerçek mi bilmiyorum, ama hissesi çok sağlam: Amerikalı bir karı koca Venedik’te gondolla kanal/sokaklarda dolaşıyorlar. Sokaklarda bazı evlerin pencerelerinden karşıdan karşıya gerilmiş iplerde kurutulmak üzere gömlek, pijama, külot, sutyen gibi çamaşırların asılmış olduğunu gören Amerikalı turistler gondol sürücüsüne “Bunlar da ne böyle?” diye sorarlar. Verilen cevap: “Bunlar İtalya’nın bayraklarıdır.”

Donları gömlekleri pencerelerden sallandıralım anlamında söylemiyorum bunu, ama bizde benzer bir durum olsa, turistler görüp bizi ayıplarlar ezikliğiyle belediye zabıtamız en sert önlemleri alır, yukarıdakine benzer bir laf etmeye yeltenen taksi şoförü ise soluğu karakolda alırdı değil mi?

Tanıtım ihalesi ya da Mediathink’in ifadesiyle Türkiye’yi tanıt(ama)ma konusunu neden önemsemiyorum:
1.
Bir defa bu Türkiye’nin tanıtım projesi değil, Türk turizminin satışıyla ilgili konjonktürel bir kampanyadır. Birçok “güzel” iş yapılmıştır, ama şu ana kadar da hiçbir çalışma, zaten deniz, kum, güneş ekseninin ötesine geçememiştir. Bu da öyledir.
2.
Amaç, bırakın Türkiye’yi, Türkiye’nin turizmini markalaştırmak bile değildir, satmaktır. Böyle bir hedefle yola çıkıldığında satış da istenilen oranda gerçekleştirilememektedir / gerçekleşemez.
3.
Bu işte, sanırım Türk turizm lobisinin etkisiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “turizm” tarafı daima baskın oluyor.
4.
Daha önce de yazmıştım; ihaleyi yapan Turizm Bakanlığı, ihalenin adı “Türkiye’nin Tanıtım İhalesi...” Yapılan iş, ürün (turizm) satışına destek... Arkasında ciddi bir pazarlama stratejisi olmadığı için ürünü de fiyat rekabetiyle yok pahasına satıyoruz zaten. Ayrıca bu satışı da standart bir yaklaşımla yapıyoruz. Önceki yıl Japonya’da Türk Haftası esnasında Tokyo Büyükelçiliğimizin bir görevlisine “Türkiye’nin tanıtım işleri burada nasıl gidiyor?” diye sorduğumda şu yanıtı almıştım: “Bir deniz filmi yapıp bize gönderiyorlar. Biz de buradaki TV’lerde yayımlatıyoruz. Ama Japonlar’ı buradan Türkiye’ye deniz için öldürsen gönderemezsin. Onların deniz tatili için çok daha yakın ve çok daha cazip o kadar seçeneği var ki!”
5.
Durumun farkında olanlar elbette var. Gerekli uyarıların da yapıldığını görüyorum. Turizm satışı, büyük bir stratejinin parçası olabilirse, bundan hem turizm kazanır hem de turizmin Türkiye markasına kazandırdıkları olur. Bu şekliyle boş... Bu nedenle olsa gerek, Başbakanlık bünyesinde Türkiye Tanıtım Konseyi oluşturulmuş, ama bir defa adı sorunlu, meseleye nasıl bakacağını da açık ediyor: Tanıtım!.. Konsey üyelerine bir göz attığımızda (reklamcılık ve halkla ilişkilerle ilgili kuruluşları dışarıda tutarsak) işe yine yanlış bir yerden başlandığını hemen farkedebilirsiniz: Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Türkiye Seyahat Acentaları Vakfı, Türkiye Seyahat Acentaları Birliği, Türkiye İhracatçılar Meclisi, Turizm Yatırımcıları Derneği, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu, Türk Sanayici ve İşadamları Derneği...
5.
İhaleyi kazanan son çalışmalara gelince... Ne diyeyim?

Üzerinde atraksiyon yapılan harf Maximum Kart’taki gibi sözcüğün ortasında yer almadığı için toplam algının tamamlanması biraz zaman alıyor; yukarıdaki örnekte olduğu gibi ilk bakışta “ürkie” diye okunabiliyor.

Bu kampanyadan bir hayır beklemek mümkün değil de, dua edelim; örökország, uirc, urchia, urcija, urcja, urecko, ürgi, urkiet, urkki, urkojska, urska, wrci, yrkiet, yrkland gibi T’si sökülmüş Türkiye’lerin o dillerde ayıp ya da çirkin anlamları olmasın!

5 Aralık 2006 Salı

| Bizim tavuk yeme şeklimizle tilkinin tavuk yemesi arasındaki farkın Maslow’la ne ilgisi olabilir?

İnsan olarak, diğer canlılarla bazı noktalarda benzerliklerimiz var. Tavuğu tilkiden farklı yesek bile biz de yiyoruz. Leylek gibi olmasa da içiyoruz. Tavşandan veya gergedandan farklıyız, ama sevişiyoruz. Akşam olunca onlar kovuklarına çekiliyor, bize ise ya fakirhanemize ya dairemize ya da akıllı ‘residence’ımıza sığınıyoruz. Onlar bizim gibi renkli rüyalar görmüyor, biz ise uçan halıda seyahat ederek uyuyoruz. Ve hepimiz aynı oksijeni soluyoruz. Hayatın ve neslin sürdürülebilmesi için bu kadarı da yetiyor zaten... Buna programlıyız ve fizyolojik varlığımızla biz de bu âlemin bir parçasıyız. [FOTOĞRAFLAR: KASSANDRA]


Bu yılın başında “Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Kuramı ve marka/ihtiyaç ilişkisi” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Bilindiği gibi Maslow, insanın ihtiyaçlarını en altta fizyolojik ihtiyaçlardan başlayarak güvenlik ihtiyaçları, sevgi ve aidiyet ihtiyacı, saygı ihtiyacı ve kendini gerçekleştirme ihtiyacı şeklinde oluşan bir piramitle açıklar. Bu yazımda, markalaşma süreçlerinde bu ihtiyaçlar hiyerarşisini dikkat etmek gerektiğini söylemiş ve “Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle, bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır.” şeklinde bir iddiayı dillendirmiştim. Bunu da, temel içgüdüsel ihtiyaçların dışındaki insan isteklerini tek başına “arzu” kavramıyla açıklamaya karşı çıkmak adına yapmıştım.

İhtiyaç, istek ve arzuların farklı anlamlar içerdiğini elbette kabul ediyorum, ama yine de ortak kavramın “ihtiyaç” olduğunu düşünüyor, “arzu”nun, mahiyet farkılılığı taşıyan kategorik bir ihtiyaç kademesi olduğuna inanıyorum. İnsan ihtiyaçlarını zorunlu ihtiyaçlar ve zorunlu olmayan ihtiyaçlar şeklinde bir ayrıma tabi tutanlar da var. Belki bunun da açıklayıcı bir yanı olabilir, ancak diğer hayvanlarla ortaklaştığımız içgüdüsel ihtiyaçlar dışındaki arzuların ‘insani ihtiyaçlar’ şeklinde kategorize edilebileceğini de söylüyorum.


Maslow, insanın alt basamaktaki ihtiyacı gidermeden bir üst basamağa geçemeyeceğini söylüyorsa da (Gerçi bu görüşünü daha sonra yumuşattığını sanıyorum.) bunun kabaca yapılmış bir tanım olduğunu ve bu basamakların aslında iç içe geçebileceğini kabul etmek gerekir. Hatta fizyolojik ihtiyaçlarımızı giderirken bile, bu eylemlerimizin, bir şekilde üst basamaklardaki ihtiyaçların kısmen de olsa karşılanmasına hizmet ettiğini, bizim tavuk yeme biçimimizle tilkinin yemesi arasındaki farkın, aslında diğer ihtiyaç basamaklarıyla ilişkimizden kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Evet, bütün bunlara rağmen, yine de temel içgüdüsel ihtiyaçlarımız dışında kalan ve Maslow piramidinin üst bamaklarında yer alan ihtiyaçların bir mahiyet farkına işaret etmesi bakımından “arzu” kavramıyla karşılanmasına temelde bir itirazım yok, ama arzuların ihtiyaç olmadığı şeklindeki tanımlamanın, gerektiğinde insanın arzularından arınabileceği şeklindeki mistik yaklaşımlara zemin hazırladığı düşünülemez mi? Fizyolojik ihtiyaçların doyurulabildiği, oysa arzuların sınırsız olduğu görüşü elbette kabaca doğrudur. Ama biz, içgüdüsel ihtiyaçlarımızı bile sınırsızlaştırma konusunda elimizden geleni yapmaz mıyız? Tabii ki sınırlamalardan ve kısıtlardan niye söz etmeyelim? Sadece arzular değil, içgüdüsel ihtiyaçlar noktasında da kendimizi sınırladığımız olur. İnsanın irade sahibi bir canlı olmasından kaynaklanır bu...


Bir tilkinin ömrü tavuk çalmakla geçerken, açlıktan ölme raddesine gelmeyen çoğu insan içgüdüleriyle ahlak arasında bir çatışma yaşar ve aç kalmayı fırından ekmek çalmaya tercih eder. Ahlak ve ihtiyaç konusuna hiç girmeyelim, ama bu çatışma, bir yandan da Maslow’un ihtiyaçlar piramidinin en alt ve en üst basamakları arasındaki çatışmadır. Yani böyle bir seçimle karşı karşıya kalan bir insan, ekmeği çalarak yoksunluğunu giderecek, ancak kendini gerçekleştirme ihtiyacından vazgeçecektir. Oysa insanın, en alt basamaktaki ihtiyaçlarını gidermeden üst basamaklara atlayamayacağını mutlak bir gerçek olarak almamız halinde ekmeğin çalınması kaçınılmaz olurdu.

Aşağıdaki alıntıları Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Ayla Özhan Dedeoğlu ve Araştırma Görevlisi İpek Savaşçı’nın “Tüketim Kültüründe Beden Güzelliği ve Yemek Yeme Arzuları: Kadınların Tüketim Pratiklerine Yansıması” başlıklı makalelelerinin giriş bölümünden yaptım. Aslında makale İzmir’de yapılmış bir araştırmanın sonuçlarını içeriyor, ama alıntıladığım paragraflar bu yazım için yeterli...

Tüketim toplumu, Baudrillard’a (1997: 90) göre tüketimin öğrenilmesi toplumudur. Bocock’a (1997: 10) göre modern kapitalist toplumlarında tüketim, “artık insanların kim oldukları, kim olmak istedikleriyle ilgili duyarlılıklarını ve bu duyarlılıklarını korumayı sağlayan yöntemleri etkilemektedir.” Bu nedenle tüketim sadece ekonomik bir olgu değil aynı zamanda sosyal, psikolojik ve kültürel olgu haline gelmiştir. Tüketim kültürü değerleri içinde doğan bireyler tüketici olarak sosyalleşirken bu değerleri içselleştirmekte (enculturation) ve daha da ötesi, bireysel kimliklerin oluşturulması, müzakeresi (negotiation) ve ifade edilmesi ile toplumsal farklılaşma sürecinde tüketim kültürü değerlerini bir araç olarak kullanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında tüketim ürünleri ile ilgili anlam ve göstergelerin, bireylerin hem kimlik oluşturma, ifade etme ve iletme (communication), hem de bireyin toplumla bütünleşme sürecinde ara rol oynadığı (mediator) ifade edilebilmektedir.

Arnould ve Price’a (2000: 140) göre “kimlik oluşturma faaliyetleri (authenticating acts) bireylerin kendilerine karşı “gerçek” benliklerini oluşturma ya da gösterme ile ilişkili davranışları iken, onanma gösterileri (authoritative performances) kültürel gelenekleri keşfetme ya da tekrar biçimleme amaçlı kollektif sergileme davranışlarıdır.”

“Gerçek” benlik bireyin diğerlerine gösterdiği rollerle değil kendi için oluşturduğu faaliyetlerle ifade edilmektedir. Elliott (1997)’un da kendine karşı sembolizm (self-symbolism) ifade ettiği kimlik oluşturma faaliyetleri Arnould ve Price’a (2000: 148–9) göre iki şekilde oluşmaktadır; “ tüketici, kendi benliğini oluşturmak için ürünler ya da tüketim deneyimleri üzerinde yaratıcı bir şekilde çalışmaktadır ve tüketici, kendi hikayesine (self-narrative) bağlamlayabilmek (contextualize) için ürün ya da tüketim deneyimini bireysel bir sahipliğe ya da deneyime dönüştürmektedir.” Bu faaliyetlerle tüketici, tüketimi bireyselleşme ve çevreden farklılaşma amacıyla kullanmaktadır.

Onanma gösterileri (authoritative performances) bireyin toplum ve kendisi arasında ilişki kurmak için gerçekleştirdiği üretici tüketim (productive consumption) faaliyetleridir. Tüketici tüketim faaliyetleri ile toplumla bütünleşme, uyum sağlama ve üyelik amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
Şimdi yukarıdaki paragrafları, Maslow piramidinin sevgi ve aidiyet ihtiyacı, saygı ihtiyacı ve kendini gerçekleştirme ihtiyacı şeklinde oluşan basamaklarını hatırlayarak tekrar gözden geçirmenizi öneririm. Tüketimle kendini gerçekleştirme ihtiyacı arasındaki yapay ilişkiye yönelik eleştirileri duyar gibiyim, ancak orası bu yazının konusu değil. Fırsat bulursam, oraları da kurcalarız tabii ki! İki konuyu birbirine karıştırmayalım.


Bu alıntıları, yalnızca görüşlerime dayanak oluşturmak için yapmıyorum, aynı zamanda bağımsız olarak okunmasının yararlı olacağını düşünüyorum.

Bocock’a (1997) göre modern kapitalizmde, tüketim sadece ihtiyaçlara değil, aynı zamanda gittikçe artan bir şekilde, arzulara (desire) dayanan bir olgudur. Yine, arzu edilen şeyin, tüketilen “gerçek” çikolata, otomobil, ev veya mobilya olmadığını belirten Bocock (1997: 118), aslında bu “gerçek” nesnelerin arzuların yerine konan şeyler olduğunu ve doyurulması istenen arzuların, biyolojik değil, sembolik arzular olduğunu ve kültürel olarak bağlamlandığını ifade etmektedir. Yine Baudrillard da (1997: 86) “nesne ve hazza yönelik gibi görünen tüketim davranışlarının aslında tamamıyla arzunun metaforik ve dolaylı dışavurumu, farklılaştırıcı göstergeler üzerinden toplumsal bir değerler kodunun üretilmesi amaçlarına yanıt verdiğini” belirtmektedir.

İhtiyaçlar tüketicinin içinde bulunduğu durum ile ulaşmak istediği durum arasındaki fark (Karafakioğlu, 2005) ve kişinin duyduğu mahrumiyet durumu (Tek, 1999) olarak tanımlanmaktadır. İhtiyaçlar temel biyolojik dürtülerden kaynaklanırken, istekler ise ihtiyacın nasıl tatmin edileceği ile ilgili olarak toplumun tüketicilere öğrettiği yollar (Solomon, 2004), kültür ve kişilik tarafından şekillendirilmiş ihtiyaçlardır (Karafakioğlu, 2005; Tek, 1999). Tüketim arzuları pazarlama ve tüketici davranışı literatüründe, genelde, istek kavramı ile aynı anlamda kullanılmıştır. Belk, Ger ve Askegaard (1996, 1997, 2000, 2005) tüketim arzuları hakkındaki önemli çalışmalarında arzuların ihtiyaç ve isteklerin farklı yapısını vurgulamışlardır. Yazarlara göre (2005: 328) ihtiyaç önceki bir kapalılık durumuna dayanırken ve içsel olarak oluşurken, arzu, tersine, açıklık durumuna dayanmakta ve dışsal olarak oluşmaktadır; biyolojik olarak güdülenen ihtiyaçlar, ilgili ürünün eksikliğinden oluşurken, ince bir vücuda sahip olma gibi herhangi bir şey arzulanan olma potansiyelini taşıyabilmektedir.

***
Arzu, hayalgücü, fantazi ve üst düzeyde bir zevk elde etme isteğinin harekete geçirdiği güçlü bir istek duygusudur (Belk ve diğerleri, 2000: 99). Lüks, egzotik ya da ötekine (other) yönelen pozitif bir duygusal durum iken, arzu duymama bir boşluk durumunu ifade etmektedir (Belk ve Ger: 1997).

Bocock (1997) tüketimde, rasyonellik ya da etik yoluyla kontrol altına alınamayan bilinçdışı arzu kavramının varlığından bahsetmekte ve bunun bireylerde öylesine bulunan duygular olmadığını, tersine sosyo-kültürel bağlam içinde şekillendiğini ifade etmektedir. Tüketim kültüründe göstergeler, tüketicide arzu yaratacak ve arzuları uyaracak şekilde organize edilmektedir. Her ne kadar tüketim toplumlarında araba, modaya uygun giysiler vb. gibi ürünlere yönelmiş benzer arzular gözlense de (Ger ve Belk, 1993 ve 1996), kültürel, ekonomik ve sosyal bağlama dayalı olarak arzunun ortaya çıkması, şekillenmesi ve arzulanan nesneler değişkenlik gösterebilmektedir. Diğer ifadeyle, tarihi sosyo-kültürel bağlam tüketicilerin neleri arzuladığı fikrini tamamen belirlemese de, bu fikri oluşturmasına ve şekillendirmesine ortam hazırlamaktadır (Bocock, 1997: 87). Belk ve diğerlerine (2005: 335) global modernitelerin arzu deneyiminde farklı vurgular için ortak bir altyapı oluşturması kadar ötekiliğin (otherness) ve ahlakın (morality) farklı yapılanmasına da arka plan (background) oluşturduğunu belirtmektedirler.

***
Belk ve diğerleri (2005), çalışmalarında arzuların öteki olma ve sosyallik arayışına dayandığını, tehlike hissettirdiğini ve uzaklık ve ulaşılamazlık durumunda şiddetlendiğini ortaya koymuşlardır. Ötekine yönelen arzu, mevcut ve sıradan olandan kaçış ve öteki bir birey gibi olmak, onun arzularına ulaşmak, öteki (geçmiş ya da gelecekteki) daha iyi bir hayatı yaşamak vb.yi içermektedir. Ötekine ve sosyal olmaya yönelik arzunun sosyal karakterini göstermekte ve taklit süreçleri (mimesis), değer sistemleri ve yaşam tarzları ile şekillenmektedir (Belk ve diğerleri, 2005). Taklit süreci ötekileri gözlemleme ile başlamakta ve diğerlerinin sahip olduklarını ve arzularını arzulama şeklinde ortaya çıkmakta ve sosyal kabullenilme (grup içi olma) ve ötekiler gibi olma ve hissetme güdülerine dayanmaktadır.

Diğer yandan arzular, ulaşılamaz olana yönelmekte, ulaşılabilirlik olasılığı arttığında ve/veya ulaşıldığında ise gücü sönmekte ve arzular farklı bir nesneye yönelmektedir. Arzulanan ne kadar ulaşılamaz ise arzunun gücü o kadar artmaktadır (Belk ve diğerleri, 2005).

Güçlü bir duygusal durum olan, mantık, rasyonalite ve kendini kontrol etmeye ters olan ve sıradan olanı ihlal eden (transgression) arzular, bireye (kendileri ve/veya çevreleri tarafından konulan) kontrolünü kaybetme ve dengesizlik tehlikesi yaşatmakta, tehlike algısı fazla olduğunda ise bireyde suçluluk ve günah duygularına yol açabilmektedir. Bu nedenle tüketiciler arzularını sosyal olarak kabul edilebilir hale getirmek için rasyonelleştirmeye çalışmaktadırlar (Belk ve Ger, 1997; Belk ve diğerleri, 2000 ve 2005).
Yazının başında, “arzular”ın, “ihtiyaçlar” üst başlığı altında incelenebileceğine işaret etmiştim. Burada arzu, istek ve ihtiyaçlar arasındaki farkların incelendiği bölümler benim görüşlerimi çürütmüyor. Bir şey var ki, bu alıntılardaki “ihtiyaç” aslında temel ve biyolojik ihtiyaçlar olarak ele alınıyor. Maslow piramidine dönecek olursak, ben bunun işimizi kolaylaştırdığını düşünüyor ve ihtiyaçların, alt basamaktan başlayan “temel ihtiyaçlar”dan üst basamaklardaki “arzular”a doğru yükseldiğini ifade etmeye çalışıyorum.


Bu, insanın biyolojik varlığından psikolojik varlığına kademeli olarak geçişi de ifade ediyor bir şekilde...

Bu arada, makaleden çok yararlandığımı belirterek, benimle paylaştığı için Ayla Hoca’ya teşekkür ediyorum. Birazcık sektör dedikodularından, Epica’lardan, Golden Drum’lardan, Kristal Elma’lardan başımızı kaldırıp dikkatimizin bir kısmını buralara da vermeliyiz. Bilgiyi, servetten sermayeye dönüştürmek bize bakıyor.

Tabii eğlenceliklerimiz de olsun, ama hiç olmazsa tilkiler yüzünden ağzımızdaki peyniri düşürmemeye bakalım.

| Hep Atıf Hoca bize not verirdi, hadi bu kez biz ona verelim!

Atıf Hoca’nın, not defteri dışında bir de dergisi oldu; Mediathink... Ali Atıf Bir yönetiminde pazarlama, reklam, PR, medya ve insan kaynakları kültürü üzerine yepyeni bir dergi!


Bayilerde yerini alan ve her on beş günde bir yayımlanacak olan Mediathink’te, pazarlama stratejileri, medya dünyasından gelişmeler, reklam sektörünün dünyadaki yansımaları, kampanya analizleri gibi bölümlerin yanı sıra, her sayıda birbirinden çarpıcı dosya konularına ve uzman görüşlerine yer verileceği bildiriliyor.

Alalım, notumuzu verelim. Gerçi iyi not alacağından pek kuşku duymuyorum ama...

4 Aralık 2006 Pazartesi

| Ali Saydam “edebiyat yaptığı” için tartışma boşluğa düştü!

Başlıktaki ifade için özür dilerim. Sadece metaforik bir analoji yoluyla “imaj”ın imajını kurtarmak için böyle bir yola başvurmak zorunda kaldım. Çünkü Ali Saydam, meseleyi getirdi ve yalnızca “halkın imaj algılaması”na ve sözcüğün halk dilinde kullanılan anlamına dayadı. Oysa ben, bir terimi tartışıyoruz sanıyordum. Halk dili-bilim dili, konuşma dili-yazı dili gibi konuları da tartışabiliriz, ama bu bizi odaktan daha çok uzaklaştırır. Bir de dilbilim mevzularına girmeyelim, değil mi? [FOTOĞRAF: MISHA-ART]


Saydam, eskiden beri bunu söylüyordu, ama ben şimdiye kadar tezine destek şeklinde algılamıştım. Oysa “Kuramı falan bırakın, halk ne diyor ona bakın!” deyince iş değişiyor ve tartışma gerçekten bir boşluğa düşüyor. Bırakın “edebiyat”ı, bir “masal”a dönüşüyor! Bir önceki yazımda şöyle bir cümle kullanmıştım: “Bilim dışı alt kültür gruplarının her yamulttuğu kavramdan vaz mı geçeceğiz böyle? Yarın bunun ‘algı’nın başına gelmeyeceğinin güvencesi nedir ki? Hatta bugün, uygulamacılar arasında yamultulmadığından emin misiniz?” Son yazıdan, halk neyi yamulttuysa bilim oradan kaçsın şeklinde bir yargı çıkıyor ortaya... İleride kitlesel bir ifsada uğraması, yamultulması ve Ali Saydam tarafından çöpe atılması durumunda, bir terim olarak “algı”yı savunmak da bana düşecek anlaşılan!

Belirli kavramları karşılayan bilim ve sanat alanlarıyla ilgili sözcüklere terim diyoruz. Terimler günlük ve genel dilin ortak sözcükleri değildir. Kullanımları bilim, sanat ve teknik gibi özel alanlarla sınırlıdır. Edebiyattaki hece, ölçü, uyak, öykü, roman, şiir, masal ile matematikteki açı, rakam, kare, sayı vb. birer terimdir. Bunlar gibi “imaj” da bir iletişim disiplini terimidir. Daha da hassas olan nokta, “imaj”ın disiplinlerarası bir terim olmasıdır. Yani iletişimden “imaj”ı atmakla bu disiplinlerarası ilişkiyi de sabote etmiş oluruz. Yoksa benim “-mış gibi”yi savunduğum düşünülebilir mi?

Yeri gelmişken Ali Saydam’ın bir bir önceki yazısında yer alan “İmaj kavramının iletişimde tedavülden kalktığını, naftalin koktuğunu, 'imajı yönetmeye' kalkanların ve çevresinde bunu vaaz edenlerin (Bu, ‘vazedenlerin’ şeklinde olmalıydı, Akşam’ın redaktörü tanıdığı bir sözcükle değiştirmiş herhalde... AST) önce kendilerini sonra çevrelerini kandırdıklarını söyledikçe, bu işten yıllarca ekmek yemiş olanların antipatisini topladığımı biliyorum...” şeklindeki ifadelerinden kendi payıma düşeni cevaplayayım. Ortak uzlaşım sorunları nedeniyle müşteri karşısında, “imaj” dahil çok az terim kullanmaya çalışırım. Hatta yazılarımda da... (Onun için mi uzayıp duruyor bu yazılar?)

Terim örnekleri çoğaltılabilir ve bu örnekler içinden, halk diline devşirilerek terminolojik anlamı yamultulmuş yüzlerce sözcük saptanabilir. Buna anlam kayması diyoruz. Hatta öyle ki bir terim argo sözlüğüne bile girebilir.

Halk dilini küçümsemek anlamında değil bu ayrışma, kategorik olarak farklı alanlar olduğu için bunu dikkate almak zorundayız. Orada başka bir sistem çalışır çünkü... Peyami Safa’nın dediği gibi “Konuşma dili müşterek bir dildir. İlim dili ise özeldir. İlim dili prezisyon (tutarlılık) ister; fakat halk dili bundan mahrumdur.”

Saydam’ın son yazısını yine alıntılamakta yarar var:
Eş dost arıyor: "İmaj kelimesinin kullanımına 'demode, naftalin kokuyor; ancak cahiller kullanır' falan diyorsun, dünyanın en büyük iletişim kuramcılarının seni destekleyen yazılarından örnekler veriyorsun ama, hâlâ herkes kullanıyor 'imajı'. Başta da Başbakanımız. Son 'Ulusa sesleniş'i dinlemedin mi?.."

Dinledim. Prof. Dr. Edibe Sözen Hanım kendisine yeni yardımcı olarak atandı. Bir ümidim var. Kuramı falan bıraksınlar, halkın algılamasına baksınlar. Bir minik araştırmayla sorsunlar. "İmaj'-dan ne anlıyorsunuz?" Yanıt olumlu bir algılama olarak çıkmayacaktır. O zaman ısrarda da mânâ yoktur. J. Grunig'in de söylediği gibi, "Ortalama insan, imajı gerçekliğin zıttı olarak görür." Benim deyişimle imajı '-mış gibi yapmak' olarak anlar. Imaj'ın kullana kullana içi boşalmıştır. Numara yapmak, aldatmak gibi ele alınmaya başlanmıştır.

Peki neden hâlâ kullanılmaktadır? Hangi kavram, hangi soyutlama, ânında geniş kitlelere geçer ki?.. Abartılı iki örnek verelim: Fransız devriminin kavramlarının geniş kitleler tarafından kullanılması için kaç yıl geçmesi gerekmiştir? Atatürk devrimlerinin tam anlamıyla içselleştirildiği söylenebilir mi? Ya sahih Hadis-i Şerifler geçmiş midir yaşama?.. Gelişmiş kavramların halka inmeleri zaman alır. Moda gibi, bilim gibi... O nedenle iletişim alanında imaj kavramını kullananlara hiç şaşmıyorum... Bir süre daha bu böyle gidecek.
Halk diliyle özel terimler arasındaki farklılık binlerce yıldır vardır ve bundan kurtulmak da söz konusu değildir. Zaten kurtulmak için uğraşmaya gerek de yoktur. Yeter ki sözcükleri kullanırken bağlamdan bağımsız davranmayalım. Ya da bağlamın (context) hiçbir işlevi olmadığını düşünerek hareket etmeyelim.

Benim Hoca’ya tavsiyem, zinhar “algı”yı halka indirmeye çalışmasın. Yoksa şöye şeyler duyabilir:

“Bana algılama yapma Hocam!”

3 Aralık 2006 Pazar

| Grafik tasarım: İki boyutlu yüzeyde dört boyutlu bir evren yaratmak...


Mesaj bolluğu nedeniyle, bugün itibariyle grafik tasarımın anlatım ve etkileme gücü, sese/söze dayalı anlatım gücünü aşmıştır. Farklı farklı dilleri konuşan çok daha geniş kitlelere grafik simgelerle aynı şeyleri anlatma ve aktarma imkanı vardır. Pazarlama iletişiminde grafik sanatının temel işlevi bir mesajı iletmek, bir ürün ya da hizmeti tanıtmak, daha da önemlisi diğer iletişim etkinlikleriyle birlikte markayı inşa etmektir. Şunu da unutmayalım ki, tüm görsel ve işitsel iletişim imkanlarını bünyesinde toplayan yeni mecraların grafik tasarım disiplinine duyacağı ihtiyaç daha da artmaktadır.

Bu yazımın tamamı Grafik Tasarım dergisinin Aralık 2006 sayısında... Oraya da beklerim.
15 Aralık’a kadar avantajlı ve alternatifli abonelik imkanı için!

1 Aralık 2006 Cuma

| Biz sizi John Smith’e, Steven Collins’e değişmeyiz!

“Allahtan adımı John Smith olarak değiştirmeme gerek kalmadı!” demişsiniz, ama bizim Ali Saydam isminden bir şikayetimiz yok. John Smith veya Richard Brown isimlerine de değişmeyiz. Hatta bir Steven Collins var ki, onun “algı yönetimi” tanımını yerin dibine gömer, sizinkini ise baş tacı ederiz. [FOTOĞRAFLAR: MISHA-ART]



Kavramlar üzerinde bir uzlaşım olması büyük önem taşıyor. Geçen yazımda bir mutabakat zemini bulduğumu söylemiş ve “Algılama eyleminden sonra zihnimizde oluşan ‘şey’e siz ne diyorsunuz Hocam?” diye sormuştum. Siz de “Algı diyorum Selim Bey kardeşim.” diye cevap vermişsiniz. Tamam işte, buna birkaç on yıldır birileri de ‘imaj’ dedi. Hatta belki yüzlerce yıldır.
İbn Arabî’de “hayal” sözcüğüyle de karşılanan imge, yalnızca “görüntü” olarak tanımlanmayacak kadar geniş bir kavram alanına sahip. Dahası Batı düşüncesinde Descartes’tan beri üzerinde durulan ve bu yazıda ele alacağımız gibi Sartre ile de sona ermeyecek disiplinlerarası bir kavram. Batı’nın sorgulayıcı zihniyle, çok sayıda çalışmaya konu olan imge, felsefeden psikanalize, şiirden mimariye kadar poetikanın olmazsa olmaz konusu. O halde imge nedir? Kısaca ifade ettiğimizde, duyulur kaynaktan gelen bir tasarım olarak imge, bir objenin ama kimi zaman da bir durumun, bilinç düzleminde yeniden üretilmesi, oluşturulmasıdır. Bilincin dışa açılan gözüdür. (Siyahlar bana ait. AST)
Bu alıntıyı Jean Paul Sartre’ın İmgelem (L’imagination) adlı kitabı için yapılmış bir kritik yazısından aldım. Paragraftaki ‘imge’leri lütfen ‘imaj’ olarak okuyunuz, çünkü çevirmen sizin yaşadığınız, daha doğrusu benim de yaşadığım kaygıyla olsa gerek, ‘imaj’ olarak çevirmemiş sözcüğü. Zaten iki sözcük de aynı anlamdadır, biliyorsunuz.

Cevabınızdan anladığıma göre “algılama eyleminden sonra oluşan şey” konusunda bir ihtilafımız yok, ama bunu isimlendirme konusunda uzlaşım sağlayamıyoruz. Bu durumda işimiz biraz daha kolaylaşıyor.

Diyorsunuz ki, “imaj’ kavramı yamulmuştur. Yani öyle demeye getiriyorsunuz. Hakan Bey’in James E. Grunig’den yaptığı alıntıda da aynı kaygı göze çarpıyor zaten. Ben de diyorum ki, bilim dışı alt kültür gruplarının her yamulttuğu kavramdan vaz mı geçeceğiz böyle? Yarın bunun ‘algı’nın başına gelmeyeceğinin güvencesi nedir ki? Hatta bugün, uygulamacılar arasında yamultulmadığından emin misiniz?

Hakan Tuncel’in katkısıyla yazınızda yer verdiğiniz Grunig’in ifadelerini buraya alayım:
İmaj teriminin halkla ilişkilerdeki anlamları kuram inşasına yardımcı olamayacak kadar çoktur. Halkla ilişkiler uygulayıcıları imaj terimini çok sayıda farklı kavramı ifade etmek için kullanırlar: itibar, algı, tutum, mesaj, özellik, değerlendirme, idrak, güvenilirlik, destek, inanç, iletişim ve ilişki gibi. Ortalama insan, imajı gerçekliğin zıttı olarak görür. Gündelik dilde, imajların yansıtılmasından maniple edilmesinden cilalanmasından ya da lekelenmesinden söz edilir. Biz bu karışıklıktan kaçmanın tek yolunun bu terimi kullanmamak olduğunu düşünüyoruz. Bunun yerine imajın ifade ettiği daha kesin terimlerden birini kullanmayı tercih ediyoruz itibar, algı ya da yargı gibi. Ayrıca bu terimi dünya görüşü anlamında kullanmaktan da kaçınmaya çalışıyor daha kesin bir kavram olan dünya ile ilgili varsayımları tercih ediyoruz.
Ben de diyorum ki, terminolojiyi terketmek yerine öncelikle uygulamacıların ve diğer yamultucuların ‘imaj’la ilgili ‘algı’sını değiştirmek için çaba gösterelim de, literatürü ifsat etmiş olmayalım. Bu arada, literatürü yalnızca iletişimle sınırlı tutmadığımı da ifade etmiş olayım. ‘İmaj’ın, özellikle uygulamacılar arasında bu kadar farklı biçimlerde anlamlandırılmasının nedeni ise, zihinlerde algılama yoluyla oluşan ‘imaj’ların farklı tezahürlerinin olmasıdır. Mesela ‘itibar’ (reputation), zihinde oluşan ‘imaj’ın obje, olgu veya olayla ilgili aldığı olumlu durumu ifade eder. Muteber (reputable) bir ‘imaj’ yerine tam tersi de olabilirdi ve bu durum onun ‘imaj’ olarak adlandırılmasını engellemezdi. Yargı konusuna ise hiç girmeyelim. Buradaki ‘yargı’, Grunig’in pek beğendiği ‘opinion’ olsa gerek, Türkçe ‘yargı’nın da, İngilizce ‘opinion’ın da birçok karşılığı vardır, biliyorsunuz. En az ‘imaj’ kadar!

“Bu konuda benimle hemfikir olmamasına rağmen konuyu internet ortamında çok düzeyli bir şekilde tartışan Selim Tuncer Bey dışında ortalıkta dikkate alınacak fazla fikir yok.” yargınıza teşekkür etmekle birlikte katılamıyorum. Belki “dikkate alınacak fikir” vardır da, tartışmayı gerekli gören akademisyen yoktur.


Gelelim şu Steven Collins’e... Nato dergisinin “Irak Savaşının Ardından” temalı Yaz 2003 sayısında “Zeka Oyunları” başlıklı bir yazıyı kaleme alan Yarbay Steven Collins, Koalisyon kuvvetlerinin Irak’a Özgürlük Operasyonu’ndan önce, operasyon sırasında ve sonrasında gerçekleştirdikleri ‘algı yönetimi’ operasyonlarını ve bu operasyonların NATO açısından doğurduğu sonuçları değerlendiriyor. Hani siz de bu kavramın ilk Pentagon ve CIA tarafından kullanıldığını söylüyordunuz ya! Bu da NATO...
“Algı Yönetimi” yabancıların tutumlarını ve tarafsız düşünme yeteneklerini etkilemek için girişilen her türlü eylemi kapsar ve kamu diplomasisi, psikolojik operasyonlar (PSYOPS/PSİKOP), kamu bilgilendirme, aldatma ve gizli eylem faaliyetlerinden oluşur. Irak’a Özgürlük Operasyonu’nda bunlardan özellikle ikisi dikkat çekmiştir: Yürütülen politika, amaç ve eylemlerin içeriği ve haklılığı konusunda dış dünyayı ikna etmek için bilinçli olarak yürütülen çabalar (kamu diplomasisi) ve dış dünyayı etkilemek ve fikirlerini değiştirmek için yürütülen faaliyetler ve özellikle medyanın bu yönde kullanımı (psikolojik operasyonlar).
Gördüğünüz gibi bu yazısında Albay Collins bir tanım yapıyor ki algılama yönetiminin on bir kuralının birçoğuna uymadığı gibi bu kurallarla zıtlaşıyor. Şimdi ben, çıktığı yerde böyle tanımlanan algı yönetimini temel alıp, sizin ‘imaj’a yaptığınızı yapsam yakışık alır mı?

Bu mudur şimdi “algı yönetimi” Ali Bey Hocam?