
Peki ne olacak?
Eylül Ataklı'nın itirazı var!
Onur Yüksel "Pazarlama öldü!" diyor.
Reklamverenlerin, ilan ve reklamlarda, broşür ve kataloglarda yer alan logolarının ısrarla daha da büyütülmesi talebiyle sık sık ajansları sıkıştırdıklarını biliriz. Reklamveren psikolojisi ilginçtir gerçekten, belki profesyoneller olarak biz de reklamveren koltuğuna otursak aynı psikolojinin kurbanı olabiliriz.






Alper Akcan'dan sık "pas" alıyorum. Yazmam gerekenler arasına not edilmiş, fakat bir miktar derinliği olan yanları olduğu için elimin bir türlü değmediği konulara değiniyor. Ben de hemen, devamını sonraya bırakmak kaydıyla bu konularla ilgili ilk söylemem gerekenleri paylaşıyorum.
Bir de şu var: Markanın doğal genişlemesi dışında, özellikle sinema ve ses sanatçıları markalarında olduğu gibi salt "şöhretten sonuna kadar istifade etme, kazanın dibini kazıma" kurnazlığı üzerine kurulmuş girişimlerin uyanıklık ve samimiyetsizliği hissedildiği için, bunların başarı şansları iyice azalıyor. Zaten bu anlamda, belki dar segmentler dışında başarılı bir örnek de yok galiba.
"Bir reklamcı günde en az 12 saat çalışır. Haftanın 7 günü çalışır. Bir ay içinde ortalama 3 kez sabahlar ve ertesi gün işe her zamanki saatte gelir. Toplantılarda 2 saatten fazla durmaksızın konuştukları olur. Yoğun esinlenme toplantılarında 5 saat masadan kalkmadıkları. Hep problem çözerler. Çok yoğun çalışırlar. Yılda bir hafta izin kullanırlar, bilemediniz iki. Uykusuzluk problemi yaşarlar, ayakta kalmak için bolca kahve tüketirler, uyarıcı haplar, vitaminler alırlar. Düzensiz yaşarlar."
Türkçe’ye de çevrilen Enerji ve Eşitlik, Sağlığın Gaspı, Okulsuz Toplum, Şenlikli Toplum ve Gender adlı kitapların yazarı Ivan Illich’in H2O (H2O and the Waters of Forgetfulness) adlı kitabını 80’lerin sonu ya da 90’ların başında okuduğumu sanıyorum. Kitabı kütüphanemde arayıp bulamadığım için bazı ayrıntıları hatırlamam imkansız, ama Illich, ABD’nin bir eyaletinde, sanırım belediyenin su şebekesiyle ilgili bir tasarrufundan yola çıkarak günümüzde “su” algısının nasıl değiştiğini ve nasıl musluklardan akan H2O’ya indirgendiğini anlatıyordu.











Binlerce Danimarkalı bir internet sitesi aracılığıyla, İslam dünyasını rahatsız eden karikatürlerden ötürü Müslümanlardan özür dileyerek, dostluk mesajı gönderiyor. Beş öğrenci tarafından geçen hafta kurulan "www.anotherdenmark.org" adlı web sitesini şu ana kadar 350 bini aşkın kişi ziyaret etmiş. Yaklaşık 14 bin Danimarkalı da, “Bir başka Danimarka” adlı mektubu imzalayarak, Müslümanlar için dostluk mesajı bırakmış.





Geçtiğimiz günlerde Ankara'da eski dostlarla bir araya geldik. Önde, ortada oturan üniversiteden hocam Sedat Yaşayan... Hani “Araba üzerine gerilerek içine saman ya da tahıl doldurulan büyük kıl çuval.” gibi kare bulmaca sorularıyla bizi “kıl” eden, Cumhuriyet gazetesi ve eklerinin tüm kare bulmacalarını hazırlayan adam... “Doğuştan iyi” adamlar vardır, ne yapsan bozamazsın... Öyle biridir Sedat Hoca.
Sene 80... Eski dostlar... (Üst sıra, soldan sağa) Abbas Tornacı (Şu anda nerdedir, nicedir bilmiyorum. Nerdesin Abbas?), Hasan Ballıktaş (Ankara Sanat Tiyatrosu, Yönetmen-Oyuncu), Muhittin Yılmaz (Konya İl Milli Eğitim Müd. Yrd.), (Orta sıra, soldan sağa) Nesrin Kürklü (Ereğli Lisesi Edebiyat Öğretmeni), Meral Konrad (Biliyorsunuz.), (Alt sıra, soldan sağa) CananYıldırım (Nerelerdedir, bilemiyorum.), ben (Buradayım.), Gülen Temur (Eğitimci, Ankara'da).
Sene 84... Özdemir İnce, ortadaki beyi çıkaramadım. Ankara’da bir açılış... Özdemir İnce, genç şairlerle birlikte olmayı, onlarla sohbet etmeyi severdi; Ahmet Erhan, Haydar Ergülen, Adnan Azar, Akif Kurtulmuş... Ahmet Erhan ve Özdemir İnce’yle keyifli gece yarısı sohbetlerini, hatta birkaç şirin macerayı hatırlıyorum.
İçime düşen kor...Görüştüğüm eski dostlar, eski albümlerden bazı fotoğraflar isteyince, belki de yıllardır elimi sürmediğim yıpranmış fotoğraf kartlarını karıştırmaya başladığımda çıkardım bunları... Birkaç fotoğrafı buraya almama neden olan bu son fotoğraf oldu. En solda, yüzünün yarısı görünen, Sıvas’ta Madımak Oteli’nin ateşleri arasında yitirdiğimiz rahmetli Behçet Aysan...
Ankara’da doğdu. Sıvas’ta, “başka bir şehirde” öldü. Madımak’ta... 12 Mart’ta ve öncesinde ara verdiği tıp öğrenimini sonraları tamamlayarak psikiyatrist oldu. Ankara, Yenişehir’de doktordu. İlk şiirleri 79’da dergilerdeydi. İlk kitabı “Karşı Gece” 83’te yayımlandı. Bireyin ve toplumun yaşamından kısa, etkili görüntüler veren şiirleri, Aysan’ın ölümünden sonra “Düello”da bir araya getirildi. Şiir Kitapları: Karşı Gece (1983), Sesler ve Küller (1984), Eylül (1988), Deniz Feneri (1987), Düello (1993-).
Sanki diğerleri gayri ticariymiş gibi “ticari sinema” diye bir tanımlama vardır, ama bu tanımlamanın, bazı filmleri kategorize etmek açısından yine de işe yaradığını düşünebiliriz. Konuya buradan bakınca pek sorun yok. Pazarda bir “talep” var, ve bu talebi çok başarılı bir biçimde değerlendiren bir “arz”.



