Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Ağ ekonomisinde yeni ticaret yolu: E-ticaret

Prof. Dr Şule Özmen'in bu kitabı, ağlarla birbirine bağlanan bilgisayar ve mobil iletişim araçlarının yarattığı değişimin ekonomik hayata yansıyan en önemli sonuçlarını, yeni ticaret yollarını ele alıyor. Bu ticaret yolları tüm dünyada, geleneksel iş modellerinin ve türüne odaklı yapılanmaların dışında bir gelişme göstermektedir. Yeni bir ticaret yolu olarak ortaya çıkan elektronik ticaret işletmelerin ve insanların yaşamına hızla girdi ve giderek artan bir oranda kabul gördü, tercih edildi. Ancak bu yolu seçenlerin bir bölümü başarılı olurken, bazısı başarısız oldu. Ne var ki, bilgi çağında kaçınılmaz bir seçenek haline gelen elektronik ticaret için araçları iyi kullanmak, hedeflenen amaçlara en kısa, verimli ve etkin biçimde erişmek için de sağlam bir alt yapıya sahip olmak gerekmektedir. Prof. Dr. Şule Özmen kitabında, bu alt yapının oluşturulması bağlamında, E-Ticaret'teki tüm gelişmeleri, E-İş modellerini, E-İşletme stratejilerini, müşteri ilişkilerinden pazarlamaya, veri ambarından veri madenciliğine, E-Ticaret'teki sistemlerden, E-İşletmelerdeki güvenliğe kadar E-Ticaretin tüm konularını inceliyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Fikirler aslında yeni kombinasyonlardır

James Webb Young, bu küçük kitabında reklamcılık konusunda yazılmış en bilindik ve detaylı metinlerden çok daha değerli bir şey sunuyor. Çünkü o, kitabında, iletişimin sadece et ve kemiğinden bahsetmiyor, aynı zamanda ruhundan bahsediyor. [BILL BERNBACH]

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Küresel Sınırları Zorlamak

Küreselleşme her gün onlarca kez duyduğumuz bir kavram. Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamlar barındıran bu kavram genellikle zihinlere çok büyük dev uluslararası şirketleri getirmekte. Oysa bugün Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde küçük ve orta büyüklükte pek çok işletme ulusal sınırları aşıyor, küresel pazarlardan pay kapmaya çalışıyor. Şirketlerin uluslararasılaşma süreçleri, doğuştan küresel olan şirketler, uluslararası pazarlara giriş biçimleri ve bunun seçimi, Sevgi Ayşe Öztürk’ün yeni yayımlanan kitabı Küresel Sınırları Zorlamak’ta incelenen konular arasında. Kitapta ayrıca dış pazarlarda mücadele veren küçüklü büyüklü şirketlerin uluslararasılaşma öyküleri yer almakta. Böylece uluslararası pazarlara girmeyi isteyen, ancak “Nasıl yapabiliriz?” sorusunu henüz yanıtlamamış olan küçük ve orta boy işletmelere bir ışık tutulması amaçlanmaktadır.

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Pazarlama Mucize Değildir

Sayısal devrimin bizim haberimiz olmadan -haberimiz olup olmamasını da pek önemsemeden- gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorundayız. Peki bu sayısal devrim, neleri değiştirecek? Bu devrimin binlerce sosyal ve ekonomik olguyu etkileyeceği ve birçoğunu da değiştireceği bir gerçek ama bu devrim ile en çok değişen şey kişiler, yani bizler.. Bizlerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicilerin değişmesi demek, tüketicileri etkilemek için çabalayan pazarlamanın değişmesi demek. İşte gerçekleşen sessiz sayısal devrim ile, pazarlamada da bir devrim yaşandı. Bu kitap, bu devrimin neleri değiştirdiğini, yeni ekonomiyi, yeni pazarlamayı anlamak ve anlatmak üzerine yazılmış makalelerin bir toplamıdır. (Tanıtım yazısından)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Sadakat Söylenceleri

Keiningham ve diğer yazarlar, iş dünyasında önemli olanın yalnızca müşteri sadakati olduğuna ilişkin 'yönetimsel açıdan doğru' ve kuşku götürmez sanılan bir düşünceyi tümüyle bir kenara itiyorlar. Aralarında First Chicago, Tansaş ve Ryanair'in de bulunduğu örnekler ve geniş kapsamlı araştırma ve incelemeler ile; önemli olanın müşterinin ne istediğini ve ne için para ödeyeceğini bilmek olduğunu ortaya koyuyorlar. Bu; rakiplerinizin kendilerini farklılaştırma konusundaki yetersizliklerinden yararlanmaya yönelik pazarlama harcamalarınızın etkililiğini tam anlamıyla inceleyebilmek açısından harika bir başlangıç noktası. [YORUM]

Yetinen toplumdan tüketen topluma...

“Tüketiyorum o halde varım!” diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)[YORUM]

Gerçekten, teknoloji kimin umurunda?

Mehmet Doğan’ın perspektifinden “Teknoloji Kimin Umurunda”, okuyucuyu, yeni bir “iş etiği” ve “estetiği” konusunda düşünmeye zorluyor ve “kullanıcı merkezli düşünce”nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; “müşteri” diye adlandırdırılan “zavallının” satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor. [YORUM]

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄžLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Cuma, Aralık 22, 2006

| Şu “blog” sözünü bir tatlıya bağlasak mı?

“Blog”un, “ağ günlüğü” anlamına gelen “weblog”un kısaltılması sonucu yaratılmış yepyeni bir sözcük olduğunu artık bilmeyenimiz yok. “Web”in sözlük karşılığı “örümcek ağı” anlamına geliyor. Ama bu “ağ”ın artık örümceklerle ilişkisi zayıflamış bulunuyor, onlar kendi ağlarına maalesef başka isim bulmak zorundalar. “Log” ise “kütük” demek. Bu kütüğün de ağaç kütüğü veya bazı hemcinslerimizle ilgisi bulunmuyor; hani “nüfus kütüğü” deriz ya, ondan... Aklınıza ne geliyor, siyah deri kaplı, sandalyeye basıp raftan indirilen, tozlu, kocaman bir defter! Tamam, “günlük” veya “günce” anlamlarına da gelmiyor değil. Gemilerin “seyir defteri”ne de “log” deniyor.


Bizde TDK’nın Türkçe karşılık önerisi “ağ günlüğü” olduğuna göre, acaba başlangıçta “log”un “günlük” anlamı mı esas alınarak kullanılmıştır, yoksa “kütük” veya “seyir defteri” anlamları mı önde tutulmuştur, bilmiyorum. Belki de hepsi birden...

Ancak, bugün “blog”un “günlük” anlamını çoktan aştığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sonuçta kavramın içi farklı uygulama örnekleriyle doluyor. Kavram, ağır ağır oluşuyor yani...

Blog olayı, dışarıda geliştirilmiş birçok teknolojik ürün gibi adıyla birlikte girdi ülkemize... Evet, girdi. Bizim TDK ise hep arkadan geldiği için, önerileri sadece öneri olarak kalıyor. Yani “ağ günlüğü” örümcek ağlarına takılmış durumdadır maalesef. Yani “blog”u kızılcık şerbeti niyetine kabul etmek durumundayız.

Bu yazıda blog felsefesi falan yapmayacak, sadece sözcüklerle ilgileneceğim.
1.
“Blog” artık Türkçe bir sözcüktür.
2.
Peki, sözcüğü “blog” olarak mı, yoksa “blog” olarak mı telaffuz edeceğiz. Tamam, ses gelmediği için soruyu anlamadınız. Yani, “blog”un “l”sini “lâle”nin “l”siyle mi, “lala”nın “l”siyle mi söyleyeceğiz. Sözcüğün orijinali “lala”nın “l”siyledir, hatta “l” varla yok arasındadır, ancak bir analoji yapacak olursak Batı dillerindeki “plan”, “lokal”, “flaş”, “klasik” gibi birçok lalalı sözcüğün lâle olarak dilimize girdiğini görürüz. Demek ki Türk mahreci lâleye daha uygundur diyebiliriz. Öyleyse “blog” laleli olmalıdır. Dilimize, yabancı dillerden sözcüklerin girmesini zaman zaman doğal karşılayabiliriz, ama bu konuda Türk fonetiğini zorlamak doğru değildir. Zaten sözcük fonetik uyumla yerelleştirilebilir. Yoksa Turkcell reklamındaki “Ne demek meyıllarımı okuyamadım?” gibi abukluklarla yaşamaya devam ederiz.
3.
“Blog” kendi düzlemine ait başka sözcükleri de oluşturdu tabii... “Blogging” ve “blogger” bunlardan en önemli ve en işlevsel olanlarıdır. Uzatmamak için diğerlerini şimdi kurcalamayalım.
4.
“Blogger” sözcüğünün “blogcu” olarak tercüme edilmesi yaygınlık kazanmaya başladı. Hatta bu adla bir blog servisi de var. Türkçe’de “-ci, ci, cu, cü” eki “kitapçı”, “gazeteci”, “çiçekçi”, “oyuncu” gibi profesyonel meslek sahibi adları üreten bir ektir. “Taşıyıcı”, “soğutucu” gibi işi sürekli o olan cansız profesyoneller için de bu eklerle ad üretilir. İngilizce’de “-er” eki ise, bu işlevi de görebildiği gibi, “yazan”, “koşan”, “gülen” gibi ism-i failler üretir. Ayrıca bu ek isimden isim değil, fiilden isim üreten bir ektir. Blog gibi amatör bir etkinliğin sahibini profesyonel bir meslek sahibiymiş gibi gösteren “blogcu” sözcüğüne de kabul etmiyorum. Her ne kadar ses ve görüntü içerikli blogların varlığından söz edebilsek bile, ben, ağırlıklı yöntemin yazı olmasından kaynaklı olarak “blog yazarı” adını öneriyorum. İngilizce “blogger” kullanımını ise tümden reddediyorum. Bana “blogger” diyene de bundan böyle “blabber”la mukabelede bulunacağımı buradan ilan ediyorum.
5.
İngilizce’de “blog” fiil kökü olarak da kabul edilmiştir. Zaten yukarıdaki paragrafta işaret ettiğim gibi “blogg-er” fiil kökünden üretilmiş bir isimdir. Eylemin adı da “blogging”dir. Buna da “blog yazma” diyeceğim, ama çok oturmuyor ve dildeki en az çaba yasasına uymuyor. E, her şeyi ben mi bulacağım, bunu da siz düşünün. Herhalde “blogging” olarak kullanacak değiliz. “Blog”u Türkçe bir sözcük olarak kabul ettim, ama o kadar da değil yani!
6.
“Blog” sözcüğünü Türkçe kabul ettiğimize göre telaffuz ve imlada Türkçe’nin kurallarına uydurmak gerekir. Yine analojiye başvuralım. Batı dillerinden Türkçe’ye girmiş ve “blog”a benzeyen sözcükler var. Buranın da adı olan “diyalog”dan başlayarak, “psikolog”, “ürolog”, “astrolog” gibi sözcüklerle “blog” arasında fonetik benzerliği görebilirsiniz. Bildiğiniz gibi Türkçe’de sözcüklerin sonunda “b”, “c”, “d”, “g” gibi süreksiz yumuşak ünsüzler yer almaz. Bazı istisnaları vardır ve Batı’dan dilimize giren bu sözcükler de istisnaya girer. Yine bildiğiniz gibi Türkçe’de sonu “p”, “ç”, “t”, “k” sert ünsüzleriyle biten sözcükler herhangi bir çekim ya da yapım eki alır ve bu sesler iki ünlünün arasında kalırsa “b”, “c”, “d”, “ğ” olarak yumuşarlar. İstisnayı bozarak sonu “g” ile biten sözcüklerdeki “g” de iki ünlü arasında kaldığında “k” muamelesi görerek “ğ”ye dönüşür. “Bugün psikoloğuma gideceğim.”, “Diyaloğumuzu sürdürmeliyiz.” örneklerinde olduğu gibi... “Blog”un da örnek olarak verdiğim sözcüklerden fonetik olarak bir farkı olmadığına göre sözcüğün sonundaki “g”, benzer durumlarda “ğ”ye dönüşmek zorundadır: “Bloğumu sürekli güncellemeliyim.”, “Hangi bloğa baktımsa da o konuyla ilgili bir yazı göremedim.”, “O bloğun hastasıyım.” gibi... Bana göre “Blogumun fotoğrafları...” şeklinde bir kullanım yanlıştır.

Bu işi artık bir tatlıya bağlasak da, işimize baksak diyorum.

44 YORUM:

Blogger destan yazdı:

Blog işini tatlıya bağlayan tatlı Selim Beyabicim, artık gönül rahatlığı ile bloğumun yazabileceğim. Sağolun.

Cumartesi, 23 Aralık, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

Bu işte böylece tatlıya bağlanmış oldu :)

Teşekkür ederim.

Cumartesi, 23 Aralık, 2006  
Anonymous Selim Yoruk yazdı:

Bana "blogger" diyenlere deyip, ters ters baktığımda medyana gelen, "Neden öyle bakıyorsun ki" şeklindeki sorularına hiç cevap vermeden, bu yazıya yönlendireceğim artık.

Teşekkürler.

Cumartesi, 23 Aralık, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

Selim Bey,

1, 2, 3, 4 ve 6'ya katılıyorum. 5'e gelince, onca ağrımın sancımın arasında, şimdilik "bloglama"yı önersem diyorum!

Cumartesi, 23 Aralık, 2006  
Blogger aylin sener yazdı:

Selim Bey,
Bu işi açıklığa kavuşturmanız yüreğime su serpti. Her seferinde "blog" kelimesinin sonuna gelen çeşitli takıların orada nasıl durduğu, uyup uymadığı, doğru mu yanlış mı olduğunu düşünmek ve hatta üzerinde düşüne düşüne, dikkat ede ede hata yapma kaygısı sayenizde yok artık. Sağolun.
Uzatmamak için "blog" tan türeyen ve şimdilik es geçtiğiniz diğer kelimeleri de lütfen bir ara uzata uzata kurcalayın ki biz de nasiplenelim. Mesala az önceki ("blog" tan) yazımı doğru mu diye hala şüphe duyuyorum içimde. Acaba ("blog" dan) mı olmalıydı ki?

Cumartesi, 23 Aralık, 2006  
Anonymous Zeynep Özata yazdı:

Vallahi tebrik ve teşekkür ediyorum. Çok önemli bir konuya el atmış ve bence çok güzel çözümler üretmişsiniz efem.
Sevgili metin the poor, bloglama yerine blog yazma ya da güncelleme daha iyi gibi geldi. Sizler ne dersiniz?

Cumartesi, 23 Aralık, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Teşekkürler arkadaşlar.

Metin Bey kardeşim, “bloglama” benim de aklımdan geçmişti, ama onu da pek yakıştıramıyorum.

Hoca’nım, “güncelleme” de olmaz herhalde, çünkü çok daha geniş bir anlamı var. Biraz da çalışalım isterseniz.

Sevgili Aylin, kazık bir soru sormuşsun, ama iyi olmuş. Ben orayı atlamışım çünkü... Kazıklığı şundan, açık olarak kuralı bilmiyorum. Hatta elimdeki bazı kaynaklarda aradım bulamadım. Ben “blog-dan” şeklinde kullanıyorum. Her ne kadar Türkçe sözcüklerin sonunda “g” sesinin yer almayacağını bilsek bile, sonuçta bu istisnalar var. Bunlara telaffuzda “k” muamelesi yapmak gerektiği gibi bir kural da hatırlayamadım. E, “g” yumuşak sessiz olduğuna göre, ondan sonra gelen “-dan” ekindeki “d”nin sertleşmesini, yani “t”ye dönüşmesini bekleyemeyiz.

Mesela, Türkçe olan “ad” sözcüğü de bu istisnalar arasındadır. Dilbilgisi kitaplarında “addan ad yapan ekler” ya da “addan türemiş fiiller” gibi kullanımlar var. Yani gördüğün gibi “d” sertleşmiyor. Dilbilgisi kitaplarında da yanlış yazacak değiller ya!

Bu durumda “blog-dan” kullanımı doğrudur.

Pazar, 24 Aralık, 2006  
Anonymous nahnu yazdı:

şahsen, "blog=blog, blogger=blog yazarı, blogging=bloglama ve blog'dan" şeklinde kullanıyorum.

teleffuz; aynen yazdığımız gibi, "blog" diyerek, yani kütüğe vurgu yaparak :)

Pazar, 24 Aralık, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

Zeynep Hanım,

"Güncelleme" olmaz. "Blog yazımı" ise hem iki kelime olduğu için iyi değil, hem de blog sadece "yazılmıyor"ki!

Selim Bey,

"Bloglama"da ısrarlı değilim ama yine de şunda bana en doğrusu o gibi geliyor. Belki "blogyapım" da diyebiliriz; "yapıbozum" gibi sözcükleri örnekseyerek.

Ayrıca "blog-dan" kullanımının doğru olduğu kanısındayım ben de.

Pazar, 24 Aralık, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

"Şunda" değil "şu anda" olacaktı.

Pazar, 24 Aralık, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

Tırnak işareti yanıltmış beni; "ki" ayrı olacaktı. Ağrıdan sancıdan ne halt ettiğimi bilemiyorum, özür dilerim.

Pazar, 24 Aralık, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Nahnu, “bloglama” dışındakilerde sağlam bir mutabakat oluşacakmış gibi görünüyor. Bence TDK hemen Sözlük’e klesin bunları:)

*
Bu vesileyle Nahnu bloğunun “takip” bölümündeki jestten dolayı teşekkür etme fırsatını kaçırmayayım. Teşekkürler.

Pazar, 24 Aralık, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sevgili Metin, blog sadece yazılmıyor, ama “blog yazarı”na katıldığını ifade etmiştin. Bence “yazım” dışı blogların oranı çok düşük, odaklanmamızı engellemesin derim.

Senin üretmelerinden yola çıkarak “blogging” karşılığı için “blogyazım”ın hoş ve doğru olacağı kanaati oluştu bende. Ancak “to blog” mastarında yine “blog yaz-mak” şeklinde açılmış bir deyime dönüşmesi gerekiyor maalesef.

“Bloglama”dan ise hafif bir mizahi tat alıyorum ben nedense:)

Tekrar acil şifalar diliyorum.

Pazar, 24 Aralık, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

Selim Bey,

Sabah eklemeyi unutmuşum; "blogospher" karşılığında da "blogistan"ı öneriyorum ne zamandır. Biraz hınzırlık da var onun içinde ama yine de hoş olur diyorum.

Pazar, 24 Aralık, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

Blogosphere" olacaktı. Özür dilerim.

Pazar, 24 Aralık, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Zeynep'in kulakları çınlamıştır.

“Blogistan” bence de iyi... Hınzırlık “blogosphere”de de yok değil zaten:)

Pazar, 24 Aralık, 2006  
Anonymous Zeynep Özata yazdı:

Vallahi çok güzel olur "blogistan" kullanılması ama o zaman benim sayfanın adı olarak pek anlamsız olur.

Zaten ben de yayınlanan yazımın orjinalinde (yani ödev olarak teslim ettiğim halinde) Blogosphere için "Blogistan", bloggerlar (yani blog yazarları) için de "Blogistanlılar" kullanmıştım. Ama bu haliyle pek akademik bulunmadığından metinden tamamen çıkartılmıştı bunlar.

Pazartesi, 25 Aralık, 2006  
Anonymous Cengiz Çatalkaya yazdı:

Hoş bir yazı. Tebrikler.

Blog = Blog (bir öneri = Yazıt )

Blogger = Blog Yazarı

Blogging = Blogyazım (Blog Yazmak)

"Blogumu" değil "Bloğumu" diyeceğim!

Blogosphere = Blog alanı / Blog Küresi / Blogevren / Blog alanı

Pazartesi, 25 Aralık, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sen Blogistan ismini değiştirirsin artık Zeynep. Zaten ben ona gerekli ince ayarı yapmıştım:)

Pazartesi, 25 Aralık, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Dediğim gibi en önemli sözcüklerde ve kullanımda önemli bir mutabakat oluştuğunu görüyorum Cengizciğim. Blog, blog yazarı tamam gibi... Doğrusu “blogyazım”ı ben de tuttum. “Blogistan” kolay yerleşebilir, ama senin “blogevren”i de sevdim. Teşekkürler.

Pazartesi, 25 Aralık, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

Selim Bey,

"Blogistan"da ısrarlıyım. "Blogevren" iyi olmasına iyi de, "blogistan"ın yan okumalarının zenginliğini taşımıyor, taşıyamaz.

Zeynep Hanım,

Ne güzel işte, siz de bu ismi ilk kullanan blog yazarı olmanın keyfini çıkarırsınız. (Önemli not: Vallahi sizin yazlığa rastlamadan önce bulmuştum ben bu "blogistan"ı!)

Selim Bey,

Benim orada "blog" karşılığında şaka yollu olarak kullanageldiğim "yazlık" kelimesi esasında "yazılık"tan bozmaydı bir bakıma!

Pazartesi, 25 Aralık, 2006  
Blogger Şahin Tekgündüz yazdı:

Selim Tuncer'in yazısını, gönderilen yorumları, yorumlara verilen yanıtları, yanıtlara gönderilen yeni yeni yorumları okuyunca, huysuzluk etmekten kendimi alamadım.

Tembelliği, hazıra konmayı, lüpçülüğü, büyüklere biat etmeyi öylesine içimize sindirmişiz ki, şaşıyorum doğrusu. Teslimiyet duygusu iliklerimize işlemiş...

Anlı şanlı Türk Dil Kurumumuz yabancı sözcüklerin özgün yazımlarıyla sözlüklere girmesini, Türk Dili Derneği ise, sözlüklere Türkçe yazılıma uygun olarak girmesini önerecek kadar aymaz davranırsa, biz de İngilizce "blog" sözcüğünü, kanseri iyileştiren mucize bir ilaç gibi alıp, lüp diye yutmaktan kendimizi alamayız. Bunu mazur göstermek için de, bozacının şahidi şıracı misali, yıllar önce dilimize girmiş benzer sözcüklere sığınmaktan çekinmeyiz.

Lütfen "blog" sözcüğünü meşrulaştırmak için gösterdiğimiz çabayı, zahmeti ve üstün yaratıcılığı, kendi dilimize özgü yeni bir sözcük türetmekte kullanalım. Mümkün değil mi? Değil diyorsanız, yüzlerce örnek verebilirim.

Sevgiler

Pazartesi, 25 Aralık, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Ben boşuna mı diyorum huysuz ihtiyar diye:)

Huysuzluk edeceğine sen de önerilerini yazsaydın ya!

Şu yüzlerce örneği de merak ettim yani... Düşünüyorum düşünüyorum, buzdolabı, çamaşır makinesi gibi bir iki örnek dışında aklıma bir şey gelmiyor. (Ki bunlar ürün yaygınlaşmadan, ismin önden gittiği örneklerdir.)

Ben, olan olmuştur, akıntıya kürek çekmeyelim diyorum; yoksa çok hazzettiğimden ya da hazıra konma, lüpçülük ve teslimiyet duygusundan değildir Sayın Tekgündüz!

Ayrıca, olan olmuşsa, en azından kurallara uygun olsun diyorum.

Yine de önerilerini bekleriz. Öyle bir isim önerirsin ki, belki de “blog” sözcüğü birden gözümüzden düşüverir de, hemen onu kullanmaya başlarız.

Pazartesi, 25 Aralık, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

Şunları da unutmayalım bu arada:

* FLOG
* VLOG
* FLOGGER
* VLOGGER
* FLOGGING
* VLOGGING

Salı, 26 Aralık, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Bu arada Şahin Tekgündüz’ün yüzlerce örneğinden biri daha aklıma geldi: Bilgisayar. “Computer” karşılığı üretilen/yaratılan bu sözcüğü gerçekten çok başarılı buluyorum. “Bilgi” ve “saymak”... “Computer”in “bilgi”ye yapacağı muamele de ancak bu olabilir zaten: “Saymak”... Müthiş!

Keşke “blog” için, hatta her yabancı sözcük için de bu güzellikte bir sözcük önerilseydi ve yerleşseydi.

Salı, 26 Aralık, 2006  
Blogger Şahin Tekgündüz yazdı:

Sevgili Selim,

Umarım "bilgisayar" sözcüğüyle dalga geçmiyorsun. "Saymak" eylemini hangi anlamda kullandığını doğrusu kestiremedim.

Şimdi sözünü ettiğim yüzlerce örnekten bir bölümünü yazıma ekliyorum. Daha fazlası için zamanım elvermedi. Üstelik de çok seçici davrandım:


Arayüz
Ayakkabı
Bellek
Biçerdöver
Bilgisayar
Bilimkurgu
Bilirkişi
Bilişim
Cep telefonu
Çağrı merkezi
Çalıştay
Çevrim
Çıkartma
Çıtçıt
Çözümleme
Delgi
Delgeç
Dergi
Derin dondurucu
Dolmakalem
Dizüstü bilgisayar
Eleştiri
Etkin
Eylem
Gönderal
İletki
İmge
İmleç
İşlemci
Kaldıraç
Kalemtıraş
Kuşak/Generation
Köşe vuruşu
Küreselleşme
Özdeyiş
Özgeçmiş
Sayaç
Silgeç
Sesli yanıt sistemi
Tanı
Tasarım
Tutkal
Tükenmezkalem
Uçak
Uyarlama
Üreteç
Yazıcı
...........

"Blog" sözcüğü için önerim ise "e-yayın"

Salı, 26 Aralık, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Aaa, olur mu dalga geçmek. Sadece bu sözcükte yer alan hafif ironi hoşuma gidiyor, o kadar. Bildiğin gibi bilgi sayılmaz, sayı sayılır. Oysa bilgisayarın yaptığı ise gerçekten bilgi saymaktır. Yaratımdaki başarıya dikkat çekmek istemiştim.

Sözcükler için teşekkür ederim. Fakat bunların önemli bir kısmı konumuz dışında... Oysa biz, teknolojisiyle birlikte girmiş sözcüklerle ilgileniyorduk. Ancak; biçerdöver, bilgisayar, bilişim, cep telefonu, çevrim, derin dondurucu, dizüstü bilgisayar, yazıcı gibi güzel örnekler de vermişsin.

Tabii, bazı yabancı sözcüklerin kendi adlarına bir talihsizlikleri oluyor. Mesela “buzdolabı”nın İngilizce’sinin Türk fonetiğine çok yabancı olmasının ciddi bir Türkçe sözcük arayışını da beraberinde getirdiğini düşünüyorum. Kimi zaman da buna benzer yabancı sözcükler önemli oranda fonetik bir deformasyona uğratılarak Türkçeleştiriliyor.

Yabancı bir sözcük teknolojisiyle beraber girerken TDK güzellik uykusunda olduğu için yaygınlaşmanın önüne geçmek zor oluyor. Bu sözcükler eskiden olduğu gibi sadece Kapıkule gümrük kapısını kullanıyor olsalardı iş biraz daha kolaylaşırdı. Oysa günümüzün giriş kapılarını biliyorsun. Bunun için daima teyakkuz halinde olmak gerekiyor; su uyuyor, yabancı sözcük uyumuyor çünkü...

Eskiden denetim daha kolaydı. Aslını bilmiyorum, ama mesela “derin dondurucu”nun bir sanayicimiz tarafından önerilmiş olabileceğini sanıyorum. O ürünü İngilizce adıyla satmak pek de kolay olmasa gerek, değil mi?

“Blog”un nasıl girdiğini biz anlamadık ki TDK anlasın:) Şimdiki girişler de çok ani ve destursuz oluyor yani! Giren sözcüğü kovmak ise kolay olmuyor.

Ben, sözcüğün kökeninin Türkçe olmasından çok Türkçeleşmiş olup olmadığını daha fazla önemsiyorum. Sanırım bu konuda mezhebim biraz geniş:) Yani bana göre artık “blog” Türkçe’dir. Bugün itibariyle tersine bir uğraşla sonuç almayı kolay görmediğim için de artık bu sözcüğe Türkçe muamelesi yapılması gerektiğini savunuyor, ama yine de “Keşke Türkçe bir sözcük olabilseydi!” diyorum.

Önerine gelince... “Yayın” çok jenerik bir sözcüktür, “e”lisi “e”sizi elli bin çeşit “yayın” var. Bu “e-yayın” diyeceksin, ama onun da çeşitleri var. Bloğa yayın demek elbette mümkündür, ama biz özel bir yayın türüne isim arıyoruz. Yani anlamın daralması gerekiyor. Bir de, önerdiğin sözcüğün başındaki “e”nin yabancı bir “e” olması seni rahatsız etmiyor mu?

Yok yok, olmaz!

Salı, 26 Aralık, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

Selim Bey,

"Ben, sözcüğün kökeninin Türkçe olmasından çok Türkçeleşmiş olup olmadığını daha fazla önemsiyorum. (...) [B]ana göre artık 'blog' Türkçe’dir. (...) [A]ma yine de 'Keşke Türkçe bir sözcük olabilseydi!' diyorum."

Bu sözlerinize harfiyyen katılıyorum. Bunu takip eden sözlerinize de...

Ne yazık ki "flog", "vlog" ve "antiblog" da Türkçeleşme yolunda hızla ilerlemektedir.

(Bu arada hatırlatmak isterim ki kış uykusu güzelim ayılar için zorunlu bir ihtiyaçtır. TDK'nınki kış uykusu filan olmayıp düpedüz görevini ihmaldir.)

Çarşamba, 27 Aralık, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Kış uykusu değil de, güzellik uykusu demiştim ama... Yoksa ayılar güzelleşmek için mi uyuyor?

Şu anda TDK meşgul; üretmek yerine atmak daha kolaylarına geliyor galiba!

Arifoğlu’na ciddi bir tonajda sipariş vermişler, her Güncel Türkçe Sözlük alana promosyon olarak acı kırmızı biber vereceklermiş:) Sözlükten silinen sözcükleri ağzına alanların dillerine sürelim diye!

Çarşamba, 27 Aralık, 2006  
Anonymous metin-thePoor yazdı:

Kış uykusunun da bir tür güzellik uykusu olduğunu iddia ederek sıyrılayım bari yaptığım dikkatsizlikten!

Çarşamba, 27 Aralık, 2006  
Anonymous Sibel Kahraman yazdı:

Selim Bey,

Sıraladığınız maddeler tek tek incelendiğinde öylesine kaideye uygun ve kabul edilir ki, itiraz etmek yersiz gibi görünüyor. Fakat, yukarıda dile getirilen "bilgisayar" örneğinden yola çıkarak, blog kelimesine de şöyle mis gibi yakışacak bir kelimenin önerilmesini istemek, bilmem ki acaba aşırı zorlamak anlamını mı taşır?

Bazı kelimeler vardır beni çileden çıkarır. "i-meyıl" diye okuduğumuz elektronik postalarımız bunun başında. Hâlâ karşısına çıkaracak daha düzgün bir kelimem yazık ki benim de yok. Blog da onlardan biri. Çok çok iyi bir çıkışla ve doğru kurallar üzerinden giderek yaptığınız aydınlatma, benim gibi -azınlıkta kalmayacak- takıntılıları "kesmiyor", yetmiyor.

Bir kere söylemesi çok zor Selim Bey... Blog! Blog! Blog! Minicik bir beyin fırtınası daha yapsanız ya da yapsak ve hiç değilse blog sahibi olanlar ile benim gibi okumakla yetinenler arasında kabul edilir bir güzel kelime bulunsa, biz bunu kullanmaya başlasak, sonra yayılsa yayılsa,... ;-)))

Sevgilerimle...

Perşembe, 28 Aralık, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Böyle “teslimiyetçi” bir profil çiziyor görünmek benim de hiç hoşuma gitmiyor Sibel Hanım, yalnızca rasyonel davranmaya ve kuralsızlığa karşı öneriler getirmeye çalışıyorum.

Gümrük kapılarından geçerek giren teknoloji ürünlerinin adları konusunda bile gerekli önlemleri alamazken, bir “seyyaliyet” düzleminde ve gümrüksüz olarak giren “blog”a karşı ne yapılabilir bilmiyorum. Ayrıca sözcük, destursuz bir biçimde sadece Türkçe’ye de girmemiştir.

Bu, sadece bir sözcük üretme ve önerme işinden ibaret de değildir. Gösteren, gösterilen ve gösterge ilişkisini masa başında kurgulayıp sonra da geniş bir toplumsal uzlaşı sağlamak çok karmaşık bir süreçtir.

Yine de “keşke” diyorum ve makul, yerleştirilebilme ve uzlaşı sağlanma ihtimali olan bir “teklif”e destek vermekten geri durmayacağımı da belirtmek istiyorum.

Teşekkürler.

Perşembe, 28 Aralık, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Tabii, o zamana kadar “blog” yine de Türkçe’dir.

Perşembe, 28 Aralık, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

Şahin Bey'in ilk yorumuna katılmakla birlikte Selim abinin bu konuda oldukça emek-zaman harcamasını da çok önemli ve müspet bir çaba olarak görmekteyim.

Şahin Bey' e katılıyorum, çünkü blog kelime olarak ingilizce konuşan kitlede de tepki doğurmuş... Aynen 2006 boyunca yeni web uygulamalarını Web 2.0 şeklinde nitelendirmeye verdikleri tepki gibi...

Blog ve bu kökten türeyen kelimeler için çözüm üretirken yayın yerine "içerik" kelimesine odaklanılırsa daha iyi çözümler üretilebilir diye düşünüyorum. Çünkü metin, resim, video vb üretimlerin hepsi neticede içeriktir ve blog araçları da temelinde web tabanlı içerik yönetim araçlarıdır. Belki bu daha anlamlı bir çözüme götürebilir bizi...

Bu arada ben ısrarla web günlüğünü kullanmaya devam ediyorum oldukça... (fakat bazen-çoğunlukla Tarzanca hakim oluyor yazılarımda)

Pazar, 14 Ocak, 2007  
Anonymous Savaş Yaşar yazdı:

Blog kelimesi Türkçe'ye girmiştir varsayımından hareketle ayrıntılı bir çalışma hazırlamışsınız sağolun. Ancak ben bu erken teslimiyeti anlayamadım. Anlayamadığım diğer bir kaç şey de: günlük, günce, seyir defteri vb kelimelere bir mana daha yüklemenin ne gibi sakıncası var. Zaman için yeni manalar yüklenen kelimeler safına bunların katılmasının önündeki engel nedir? Sonuç olarak beklentim: blog kelimesinin Türkçe karşılığı olarak var olan bir Türkçe kelimenin veya yeni türetilen bir Türkçe kelimenin yaygınlaşması.. Saygılar

Cumartesi, 24 Kasım, 2007  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Ben bir fiili durum tespiti yaptım ve doğru imla adına bu fiili duruma razı oldum. Yoksa iş, her tarafından sarpa sarıyor. Mesele budur.

Yukarıda Sibel Hanım’ın yorumuna verdiğim cevabı tekrarlayayım:

Böyle “teslimiyetçi” bir profil çiziyor görünmek benim de hiç hoşuma gitmiyor Sibel Hanım, yalnızca rasyonel davranmaya ve kuralsızlığa karşı öneriler getirmeye çalışıyorum.

Gümrük kapılarından geçerek giren teknoloji ürünlerinin adları konusunda bile gerekli önlemleri alamazken, bir “seyyaliyet” düzleminde ve gümrüksüz olarak giren “blog”a karşı ne yapılabilir bilmiyorum. Ayrıca sözcük, destursuz bir biçimde sadece Türkçe’ye de girmemiştir.

Bu, sadece bir sözcük üretme ve önerme işinden ibaret de değildir. Gösteren, gösterilen ve gösterge ilişkisini masa başında kurgulayıp sonra da geniş bir toplumsal uzlaşı sağlamak çok karmaşık bir süreçtir.

Yine de “keşke” diyorum ve makul, yerleştirilebilme ve uzlaşı sağlanma ihtimali olan bir “teklif”e destek vermekten geri durmayacağımı da belirtmek istiyorum.

Pazar, 25 Kasım, 2007  
Blogger doli incapax yazdı:

çok güzel, değerli bir yazı, çok güzel yorumlar... aradan uzunca zaman geçmiş, 37. bir yoruma ihtiyaç yok elbet. ancak ben yazınızı az evvel skoer sayesinde okudum. kendi blogumda bu yazıyla ilgili yorum yaptım. dolayısıyla o yorumu buraya aktarmamın daha uygarca olacağını düşünüyorum. bu açıklamadan sonra, diğer tüm görüşlerinize katılarak yorumu ekleyeyim:

1. sert sessiz olmayan, yumuşak sessiz g'yi daha da yumuşatmak için daha zaruri nedenler lazım. verilen örnekler konuşma dili için geçerli (psikologa-psikoloğa örneği verilmiş), eğer "psikoloğa" şeklinde yazılıyorsa, zaten o yazım da yanlış. her ne kadar konuşurken "abi" desek de, yazarken bu "ağabey"dir, ayrım aynı ayrım. gitcem-gideceğim.

bu örnek uygun değil derseniz, "hukuğa güvenim kalmadı" diyebiliriz, ama yazarken "hukuka" yazmaya devam ederiz. (sert sessiz yumuşamasının istisnası bu, diğer pek çok sert sessizle biten tek heceli sözcük de bu istisnaya tabi. "top", top-u, "tobu" olmaz. demem o ki, g, sert sessiz olsaydı bile, ki değil, tek heceli olan blog sözcüğü bu istisnaya tabi olacaktı.)

2. yorumlarda yazdığınız bir kısım, ana yazıda dediklerinizle çelişiyor: sessiz harfle başlayan ek alırsa, ekin ilk harfi "blogtan" şeklinde sertleşmez demişsiniz.
sesli ek alırsa g, ğ'ye dönüşecek ama -den eki, -ten olarak sertleşmeyecek.

nedenin niyesini anlamak mümkün değil!

telaffuza göre kural konulursa, ki doğru bi yol değil, "blogtan" demek "blogdan" demekten daha kolay ve ağızdan da öyle çıkıyor zaten.

ğ'ye dönüşmüş blog da, blok'a dönüşüyor ister istemez ve tam da yazıda anılan "kütük"ü çağrıştırıyor: bloklamayı, engellemeyi. ne tezat, içimizi döktüğümüz "hava kesecikleri" bloglarımız oysa ki.

demem o ki, genel kullanımın ğ ile oluştuğunu görüyorum, gözümü çok tırmalıyor. ne kadar yaygınlaşırsa yaygınlaşsın, galat-ı meşhur olsun varsın, hatalı bir kullanım.

fonetikle, kulağa gelişle, telaffuz edişle izah etmeyi ve hele de bunu yazı diline bu şekliyle yansıtmayı fahiş hata olarak görüyorum.

yazınız için tekrar teşekkürlerimle.

Çarşamba, 05 Mart, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Katkı için teşekkür ederim.

1.
İmla ile telaffuz farklılığı apayrı bir konu... [*] İmla muhafazakar, telaffuz ise (zaman içinde) değişkendir. İmlayı "muhafaza" edecek bir otorite olması da önemli... Bu otorite, beğenip beğenmeme konusunda özgürüz, ama TDK’dır.

“Eğer ‘psikoloğa’ şeklinde yazılıyorsa, zaten o yazım da yanlış.” hükmüne nereden varıyoruz? Veya soruyu şöyle sorayım: TDK ve hatta diğer imla kılavuzları neden doğru yazımı “psikolog,-ğu” olarak bildiriyorlar. Eğer “psikoloğa” yazmak zaten yanlışsa, bu imla kılavuzlarını nasıl düzelteceğiz? Nitekim “diyalog” için yazım kuralı da “diyalog, -ğu” şeklinde... Ve “blog”daki “log” ile “diyalog”daki “log” aynı “log”dur.

Evet, “hukuk”, “ahlak”, “sanat”, “irtibat” gibi yabancı kökenli söcüklerde böyle bir istisna vardır; “top”, “ip”, “küp” gibi tek heceli Türkçe sözcükler için de... Ama istisna demek, her zaman hiçbir kuralın olmadığı anlamına da gelmiyor. Zaten “blog” sözcüğü istisna kuralına da girmiyor, çünkü tek heceli bir sözcük değil. İşte burada imla-telaffuz farklılığıyla karşı karşıyayız. “Blog”, aynen “tren” gibi iki hecelidir; telaffuzda “bu-log” ve “ti-ren” şeklinde hecelenirler.

2.
Çelişkiye ben göremedim, ama tekrar izah edeyim. Ekin aslı “-de, -da”dır ve sert sessizle biten bir sözcüğe eklendiğinde sertleşerek “-te, -ta” olur. “Blog”daki hangi güç bu eki sertleştirmeyi başarabiliyor?

Zaten kural olarak Türkçe sözcüklerin sonlarında süreksiz yumuşak sesler (b, c, d, g) bulunmaz. “Ad”, “sac”, “ud”, “diyalog” gibi Türk ve yabancı kökenli istisnaları vardır. Eğer Türkçe kabul edersek “blog” da bunlardan biridir. Bir analoji yapalım; “ud-ta”, “ad-tan” şeklinde bir kullanım var mı ki, “blog-tan” olsun?

Göz tırmalamasına karşı söyleyecek bir şeyim yok, çünkü çok öznel bir durum:)

Ben de tek başına “fonetikle, kulağa gelişle, telaffuz edişle izahı ve hele de bunu yazı diline yansıtmayı fahiş hata olarak” görürüm. Nitekim, yazımdaki tek öznel yaklaşım “blog”un Türkçe kabul edilmesi gerektiğiyle ilgili iddiadır. Bunu, isteyen kabul eder, istemeyen de reddeder. Veya bir gün zaten kabul etmek zorunda kalır. Bunun dışındaki hiçbir argüman, “destek”siz ve “bence” değildir.

Sevgiler...

Çarşamba, 05 Mart, 2008  
Blogger doli incapax yazdı:

bir kez daha ilginize ve açıklamalarınıza teşekkür ederim. araştırmadan "psikologa" yazılacağına hükmederek ayıp etmişim, kendime de yakıştıramadım şimdi, özür dilerim.

bu açıklamayı da okuyunca, kendi kendime tekrar ettim, "blog, blog..." tek heceli okuyorum, araya u sesini eklemeksizin.

çelişki olarak değerlendirme nedenim, "Bazı istisnaları vardır ve Batı’dan dilimize giren bu sözcükler de istisnaya girer. Yine bildiğiniz gibi Türkçe’de sonu “p”, “ç”, “t”, “k” sert ünsüzleriyle biten sözcükler herhangi bir çekim ya da yapım eki alır ve bu sesler iki ünlünün arasında kalırsa “b”, “c”, “d”, “ğ” olarak yumuşarlar. İstisnayı bozarak sonu “g” ile biten sözcüklerdeki “g” de iki ünlü arasında kaldığında “k” muamelesi görerek “ğ”ye dönüşür." açıklamanıza dayalı idi.

yani sert sessiz benzeşmesi ile birarada değerlendirilmiş olmasından kaynaklıydı. ancak yukarıdaki özür açıklamasına yönlendiriyorum bu maddeyi de, dayanağınız farklı zira.

aman tanrım! geriye öznel nedenlerim kaldı sadece!

vaktinizi aldım ama, aceleci hükmüm geç de olsa "bloğunuzu" keşfetmemi sağladı, sevgiler bizden efendim.
(inadım kırılana kadar) "blogunuz" takip listemde artık.

Perşembe, 06 Mart, 2008  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Teşekkür ederim.

Vakit önemli değil, stokta elde kalanlardan kullanıyorum:)

Sadece “b-log”u tek hecede çıkarma yeteneğine takıldım. Noter huzurunda söylersen The Guinness World Records’a girmen işten bile olmaz:)

“Bolg” diye söylemiyorsun değil mi?

Not: Şaka kaldırır bir karakter izlenimi edindim. Eğer öyle değilse özrümü baştan dilemiş olayım.

Perşembe, 06 Mart, 2008  
Blogger doli incapax yazdı:

:D
"bolg"u okuduğum anda yüksek sesle güldüm. (okurken sesli gülmem her ne kadar şaka kaldırdığımı gösterse de hayra alamet olmasa gerek.)

Perşembe, 06 Mart, 2008  
Anonymous avşa adası yazdı:

Güzel bir blog olmuş baya renkli ve canlı arkadaşlarda çok şakacı neyse iyi çalışmalar diliyorum blogunuzu sık sık takip ederim artık

Salı, 18 Mart, 2008  
Blogger Web Tasarımcı yazdı:

Wp Theme , Wp Plugin , Wp Tema , Free Premium Theme
web tasarım

msn, smiley, avatars, msn center
ozalit , kirtasiye , dijital baskı, Fotokopi
çini , tabak , plaket , kütahya çini, çinicilik

Salı, 10 Şubat, 2009  
OpenID tugrulozdemir.com yazdı:

blog türkçe olursa oldukça karmaşık bir kelime olur :)
ama olsun veya olmasın diye bir dilek tutamam, güzel bir karşılık bulunabilirse o güzel karşılığı kullanmak da güzel olur :)

Cuma, 20 Şubat, 2009  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home