Markethink ya da Farkethink!

Gözümüz rengi ve formu, kulağımız sesi, dilimiz tadı, burnumuz kokuyu ve parmaklarımız dokuyu algılamamızı sağlar. Bugünün uzaktan iletişim teknolojisi henüz gözümüzü ve kulağımızı besleyebilen yeteneklere sahip olmasına rağmen onun kitlesel yanı hepimizin işini kolaylaştırıyordu. Oysa üç duyunun devre dışı kaldığı, diğer ikisinin ise ancak aracı medyumlar yoluyla alıcı pozisyonuna geçtiği bir iletişim holistik bir algı yaratamazdı. Duyusal markalama, hem tüm duyuları aynı anda harekete geçiren hem de temasın sağladığı sıcaklığı keyifli bir deneyime dönüştüren imkânlarla konvansiyonel yaklaşımların eksikliğini ve yetersizliğini gözler önüne seriyor. Uğur Batı, bir iletişim profesyoneli olarak elde ettiği birikimi bir akademisyen uzmanlığı ve duyarlılığıyla harmanlayarak bu alanda yepyeni ufuklar açıyor hepimize. (A. Selim Tuncer)

Bir Reklamcıdan Tüyolar...

Pazarlama sürecini satış süreci sanan, B2B terimini hâlâ İnternet üzerinden satış süreci olarak bilen, marka ve ürün arasındaki farkı anlamayan, markanın iletişiminin sadece reklam olduğunu iddia eden, sosyal medyayı kurtarıcı olarak gören, çalıştığı diğer firmaları kendisinin kölesi olarak algılayanlar, eğer iş hayatları ile ilgili yenilikleri ve doğruları öğrenmek istemiyorlarsa bu kitabı okumasınlar!

İsmin Marka Hali

Jack Trout'un dediği gibi, alabileceğiniz en önemli pazarlama kararı bir ürüne ne ad vereceğinizdir. Yanlış bir marka ismi, markanızın yaşam eğrisi boyunca onun yakasını bırakmaz, doğru bir marka ismi ise markanızın her adımda kaldıracı olur. Duygu Phillips’in Türkiye’de bir ilk olan çalışması, bir yandan doğru marka ismi yaratma konusunda rehberlik yaparken diğer yandan da konunun bir kitap boyutuna taşınacak kadar önemli olduğunun altını kalın çizgilerle işaretliyor. Bu kitap; iş dünyasının, marka yaratıcılarının, pazarlamacı ve reklamcıların ellerinden düşürmemeleri gereken bir rehber...

Pazarlama Bi’Tanedir!

"Pazarlama Bi'Tanedir!" alışılmışın dışında bir pazarlama kitabı. Pazarlamanın adını duyan, biraz tanıyan, onu daha derinden anlamak ve daha kapsamlı kavramak isteyenlere sesleniyor. Pazarlama, az ya da çok, bir şekilde, herkesi ilgilendiriyor. Mesleği, alanı, konusu, müşterisi kim olursa olsun, işini iyi yapmak ve işinde başarılı olmak isteyenler, pazarlamaya bakıyor, pazarlamaya sarılıyor, ondan destek bekliyorlar. Kitapta tanıtılan yüzlerce pazarlamadan bir bölümü, farklı alanlardaki uzmanlıkların pazarlamayla birlikteliğinden, bir bölümü de pazarlamayı daha farklı uygulamak arayışları sonunda ortaya çıktı, gelişti. Gelecekte yeni uzmanlıklarla buluşmalarından yeni yeni pazarlamalar doğacak.Bir işi ve bir uzmanlığı olan herkes, bu kitapta kendisini düşündüren, ilham veren, harekete çağıran bir şeyler bulabilecek. (Tanıtım Bülteninden)

Reklamın Dili

Uğur Batı’nın yeni çıkan kitabı Reklamın Dili, özgün ve geniş içeriği, aynı zamanda konuya yaklaşımı açısından Türkçe reklam yazınına önemli bir katkıda bulunuyor. Kitap temelde reklamda etkileme, okunabilme, tanınma, anımsanabilme ve iknanın gerçekleşmesine ilişkin tüm mekanizmaları ele alıyor. Yazar kitabında, reklamın öğeleri olan görsel ve sözel metinler, grafik ve tasarım, başlık, slogan ve gövde metin gibi unsurları; reklam dilinin sosyo-psikolojik boyutunu ifade eden mizah, star stratejisi, korku, cinsellik gibi duygusal mesaj biçimlerinin kullanımını örneklerle açıklıyor. Reklamlarda kullanılan cümle yapıları, kelime türlerinin kullanım ağırlıkları, reklamcıların iletileri farklı amaçlara göre nasıl yapılandırdıkları, kısacası Türkçe reklam dilinin temel repertuvarı, orijinal bir araştırmayla ortaya koyarken, göstergebilimsel bakış açısı da kitapta söz konusu ediliyor. Kitapla ilgili yazıma bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bilinçaltının şifreleri ve kültür kodu

Daha önce “Toplumun kültür kodlarını bilmeden pazarlamaya mı soyunuyoruz?”, “Kültür kodlarını bir kez öğrendiğinizde artık baktığınız şeyin aynı şey olmadığını göreceksiniz” ve “Kültür kodu, şifreli bir kilit gibidir...” başlıklarıyla, hakkında, bazı bölümlerden kısa çeviriler de içeren üç yazı yazdığım ve bu sütunda tanıttığım Dr. Clotaire Rapaille'in The Culture Code adlı kitabı FGP Yayıncılık tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Kitap yayınevi tarafından şöyle tanıtılıyor: Niçin dünya üzerindeki insanların kişilikleri birbirinden farklıdır? Kişilerin yaşamı, neyi satın alacakları, hatta kime aşık olacakları nasıl belirlenir? Bütün bunların cevapları kültür kodlarında gizlidir. Dr. Clotaire Rapaille tarafından kaleme alınan "Kültür Kodu”, kişileri ve toplumları yönlendiren kodların tanınmasına, açıklanmasına ve kullanımlarına ilişkin bilgiler vermektedir. Pazarlama ve reklamcılıkla ilgilenenlerin ötesinde, kendi kişiliğini, çevresini, ülkesini ve dünyayı anlamak isteyenler için de bulunmaz bir kaynak oluşturmaktadır. Dr. Rapaille, kariyerine akademisyen / araştırmacı olarak başlamış bir psikolog; ardından da, çalışmalarını, Fortune 100 şirketlerinin 52 tanesinde (Procter & Gamble, IBM, Chrysler, Ford, Boing, AT&T, Unilever, Disney, Pepsi, Philip Morris, Dior, Nestle, Visa vs.) uygulamaya koyarak danışmanlık alanında ün kazanmış bir pazarlama uzmanıdır. Daha önce akademik dünyada üzerinde çalışmakta olduğu ‘archetype'ler kavramını, üç aşamalı beyin fikri ile birleştirerek pazarlama dünyasına yeni bir kavram sunmuştur. Bu senteze göre, her ulus, kültürü içinde yer alan belli kavramlara çok değişik çağrışımlar (kodlar) yüklemektedirler. “Bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak da anılan Clotaire Rapaille, ürünlerin ve müşteri davranışlarının bilinçaltı şifrelerini çözen bir otorite. 25 yıldan beri insan beyninin nasıl çalıştığını araştırmaktadır.

İnternet Çağında Kurumsal İletişim

Ebru Uzunoğlu, Ferah Onat, Özlem Aşman Alikılıç, Sinem Yevgel Çakır’ın ortak kitabı... Sanal dünya, kurumların kendilerini yansıtmaları için sağladığı pazarlama iletişimi olanaklarının yanı sıra, bilginin doğruluğunun denetlenememesi ve kontrolsüz yayılma hızı nedeniyle, kurumları krizlere sürükleyen tehditlerle dolu bir ortam haline de gelebiliyor. Halkla ilişkiler ve reklamcılık uzmanı dört akademisyen tarafından yazılan bu kitapta, kurumların sanal dünyada var olma gerekliliği dile getirilirken, kurumların pazarlama iletişimi stratejilerinde sanal dünyadan nasıl yarar sağlayabileceklerine dair öneriler, uygulamalı örneklerle sunuluyor. (Tanıtım Yazısından)

Fax, Taxi & Sex

Adnan Algın’ın kitabı: Fax, Taxi & Sex | Espassız Sayıklamalar... “Enginarın cinsel performansı arttırdığını biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? O halde, bir "redaktör"ün her tür metne performans arttırıcı bir etki yaptığını da bilmiyorsunuz! Bu kitap, reklam sektörünün "arka bahçe"sinde arkasını hayata ve sektöre dönmeyen, "kötü adam"lığı gönüllü kabullenmiş bir mesleğin temsilcisinden; "reklam dünyası"na, işi "iletişim" olan kişi, kurum ve kuruluşların Türkçeyi "Türkilizce"ye döndürme, Türkçenin defterini dürme sorumsuzluğundan, aymazlığında serpilen "pop"üler snobizmin tanrılarının doymak bilmeyen iştahlarına mütevazi bir "duruş"tur. Belki de, "esas duruş"tur. Ballı çiğköfteden, çilekli bamyadan tiksinmeyenler ve kendisiyle yüzleşmekten korkmayanlar için... Talan edilmiş ömrümüzün "dil"ine bir "redaktrö"nün meraklı gözünden tanıklık etmek isteyenlere biçilmiş içli bir kaftan...” (Tanıtım Bülteninden)

Şimdi Reklamlar...

Müge Elden, Özkan Ulukök ve Sinem Yeygel tarafından kaleme alınan ve Ağustos 2008’de üçüncü baskısı yapılan Şimdi Reklamlar’ın, her reklamcının kütüphanesinde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Pazarlama iletişimini yalın ve bütüncül bir yaklaşımla ele alan kitabın arka kapak yazısından: “Şirketlerin reklam amaç ve stratejilerinin, sahip oldukları genel pazarlama amaçlarına uygun olarak planlanması gerekliliği, değişen çevre koşullarının etkisiyle farklılaşan pazar yapısı ve pazarlama anlayışının tüketici yapısında yarattığı değişim, şirketler için müşterinin kazandığı önem, reklam anlayışında da yeni bakış açılarının doğmasına yol açmıştır. Ayrıca, şirketler için önemli bir maddi gider unsuru olan reklamın istenen etkiyi yaratabilmesi için reklam ve pazarlama arasındaki yalın ve birbirini tamamlayan bağların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.”

Toplumların kültür kodları ve pazarlama

Toplumlar, çeşitli olgu ve olaylar karşısında niçin farklı davranışlar sergilerler? Yerken, içerken, alışveriş yaparken, konuşurken, severken, kısacası yaşarken neden her toplum birbirinden ayrılır? Bunun cevabı toplumların kültür kodlarında gizlidir. The Culture Code, antropolog ve pazarlama uzmanı Clotaire Rapaille’in, milletlerin kültür kodlarının çözümü için ilk kez kendisinin uyguladığı “keşif seansı” yöntemini aktardığı ve bu kodların çözümünün pazarlama için önemini vurguladığı bir kitap…

Uluslararası ilişkilerde ince güç

Harvard Üniversitesi profesörlerinden Joseph S. Nye, “Soft Power, The Means to Success In World Politics” adlı kitabında uluslararası ilişkilerde “ince güç” kuramını ortaya atıyor. İnce güç (soft power), bir ülkenin dış politikada kaba güç (hard power) kullanmaktan çok, çekim gücüyle hedeflerine ulaşmasını tanımlar. Ülkenin ince gücünü sağlayan şey ise o ülkenin kültürü, ideolojisi ve politik fikirlerinin çekiciliğidir. [YORUM]

Zenginlik Devrimi

Toffler’lar, Alvin Toffler ve Heidi Toffler, oldukça mantıklı tahmin ve önerilerle, zaman, alan ve bilgi olarak ekonominin "derin esasları"nda ortaya çıkan kaosa bir düzen getirmeye çalışıyor, "bilgi ekonomisi"nin endüstri çağı devlet kurumlarını nasıl hızla geride bıraktığını ve demode hale getirdiğini gösteriyorlar. Toffler çiftinin "zenginlik devrimi" mantrası, bu kaosta servetler yaratılabileceğini ve gelecekte para dışı "tüketen-üretici" ekonomisinde bir patlama yaşanacağını, gönüllü çalışmaların artacağını, hayatımıza kimlik ve kredi kartı bilgilerimizi içeren parmak izi çiplerinin gireceğini vurguluyor. (Arka kapak)

Bütünleşik pazarlama iletişimi yönetimi

Pazarlama iletişimi, sanıldığı kadar karmaşık bir kavram değil. Sadece geniş kapsamlı bir alan. Belki karmaşık algılanmasına neden olan, içine girildikçe yeni açılımlarla karşılaşılması. Prof. Dr. Yavuz Odabaşı ve Yrd. Doç. Dr. Mine Oyman'ın akademik yaklaşımlı bu kitabı, pazarlama iletişimi alanında rahatlıkla ilerlemenizi sağlayacak bir referans kitabı niteliğinde. İletişim kavramından başlayarak pazarlama iletişimine, pazarlama iletişiminden bütünleşik pazarlama iletişimine giden yolda her işaretin tanımı ve anlamı, deyim yerindeyse doğru kullanım kılavuzu ile birlikte ele alınıyor. (Arka kapak)

Markanın “meşruiyet” çizgisi

Markayla ilgili olarak, aynı zamanda "meşruiyet algısı"nı sağlayan, "markanın herkes tarafından biliniyor olmasının bilinmesi" durumudur. Markanın yüksek bilinirlik oranı ve herkes tarafından biliniyor olduğunun bilinmesi... Ben buna “markanın meşruiyet çizgisi” diyorum. Bu çizgiyi atlamak şarttır, ancak elbette yeterli değildir. [BAĞLANTI]

Reklam, galiba sanat değildir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, reklam yaratımı tabii ki "sanatkârâne" bir "iş" olmalıdır. Bunda şüphe yok. Ancak reklam, galiba "sanat" değildir. Sanat; insanın insanla, insanın evrenle ve insanın aşkın olanla ilişkisini sorgulama ve eşyanın (obje) ardındaki gerçeği (truth, hakikat) ve anlamı arama eylemidir aynı zamanda… Reklam ise eşya için yapay bir “hakikat” ve “anlam” yaratma işidir. Böyle baktığımızda da ona, belki “tersinden sanat” diyebiliriz. [BAĞLANTI]

Ruh hali!

Hedef kitlenin "ruh hallerini" dikkate almak bilimsel bir tutumdur, ancak kendi "ruh halimize" teslim olmak aynı şekilde irrasyoneldir. [BAĞLANTI]

İletişim kodları

Basit ifadesiyle iletişim, belirlenen mesajın, hedef kitlenin açabileceği kodlara dönüştürülmesi ve bu kodların iletişim mecralarıyla iletilmesidir. Bu kodları belirlerken hedef kitleyi göz önünde bulundurmazsanız kodlamalarınız hep kod olarak kalabilir. Bilgisayarınızda sıkıştırılmış bir "zip" dosyasını açacak yazılım yoksa, o dosyanın içeriğine asla ulaşamazsınız. Farklı hedef kitlelerin farklı "expander"lar kullandığını bildiğimize göre, değer yaratacak farklılıklarımızı ortaya çıkarmak için içeride yapacağımız "değerler envanteri" çalışmalarının yanında, hedef kitle segmentlerinde yapacağımız çok ciddi analizler de aynı ölçüde önemlidir. [BAĞLANTI]

Entelektüel sermaye...

Ekonomi tarihine bir göz atacak olursak, "finansal sermaye"lerinden çok, "entelektüel sermaye" birikimlerini kullananların başarılı olabildiklerini çok net bir biçimde görürüz. [BAĞLANTI]

“Marketing is power, soft power...”

Bana göre “kaba güç”, şirketin finansal ve fiziksel büyüklüğünü (servet), satış örgütü ve araçlarını, ulaşma ve penetrasyon yeteneklerini, pazar üzerindeki çeşitli baskılarını, ölçek ekonomisi ve düşük maliyet liderliğini (şiddet) ifade ederken “ince güç”, entelektüel sermayesini, inovasyon becerisini, farklılaştırabilme imkanlarını, marka değerlerini, dünya görüşünü, tüm pazarlama ve iletişim yeteneklerini (bilgi) ifade eder. [BAĞLANTI]

Yazı

Grafik tasarımı demek her şeyden, her şeyden önce yazı demektir. Ve yazı, Macintosh’unuzun (ya da PC, her neyse) insafına ve kabiliyetine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. [BAĞLANTI]

Maslow’un piramidi

Bir ürün, işlevsel özelliği itibariyle, insanın, en alt basamağı oluşturan temel içgüdüsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayabilir. Ancak “markalaşma” için gözümüzü piramidin yukarılarına doğru dikmemiz gerekir. Ve marka değerlerinin tümünün bu piramidin bir yerleriyle. bir basamağıyla mutlaka ilişkisi vardır/olmalıdır. [BAĞLANTI]

Reklam yapmayın!

Şu “reklam yapma” deyimini öncelikle ve kesinlikle lügatimizden çıkarmamız gerekiyor galiba. “Reklam yapmayacağız da ne yapacağız?” sorusu kafaya dank edince “öncelikle ne yapılacağı” ile ilgili hayati cevapları bulmak mecburiyetinde kalırız da, belki işler şirazesine oturur. [BAĞLANTI]

Her marka bir uygarlıktır

Ünlü tarihçi Arnold Toynbee, uygarlıkların oluşması ve gelişmesi için “göğüslenebilir bir meydan okuma” faktörüyle karşı karşıya gelmelerinin şart olduğunu söyler. İklimler, bitki örtüsü, komşu toplulukların baskıları gibi etkilerin göğüslenebilir tehdidi olmadan bir uygarlığın doğması mümkün değildir. Uygun bir havza ya da vadi, göğüslenebilir doğa koşulları ve yine komşu rakiplerin göğüslenebilir şiddetteki tehdidi, göğüslenebilir bir iklim yapısı, uygun bitki örtüsü olmadan bir markanın doğup, büyüyüp, gelişip serpilmesine imkan yoktur. Bu gögüslenebilir tehditler, marka için hem muharrik güç hem de beslenme kaynağıdır. Ancak bu koşullar ve bu şiddet söz konusu olduğunda, uygarlıklar gibi çevreye ışığını yansıtabilen markalar yaratılabilir. [BAĞLANTI]

Piç!..

“No-name” bile markadır, ama “private label” üreticiyle perakendecinin ortaklaşa peydah ettiği bir “piç”tir. Cefasını üreticinin çektiği, sefasını perakendecinin sürdüğü... [BAĞLANTI]

Cin fikir, hin fikir!

İletişimde, olumlu etkiyi artıracak ve hayranlık uyandıracak zeka parıltılarına ihtiyaç vardır, “cin fikir”lere değil. Tek başına “zeka” da yetmez, “zeka”nın mutlaka yaratıcılığın şefkatli kollarına teslim edilmesi gerekir. “Cin fikir”, “hin fikir” demektir. Yani kurnazlık... “Kurnazlık” kandırmaya, “zeka” ise kazanmaya odaklıdır. [BAĞLANTI]

Neyin iletişimi?

İletişim yatırımına başlamadan önce “ne”yin iletişimini yaptığınızı tekrar gözden geçirin. Tekrar tekrar! [BAĞLANTI]

Don Quijote ve kapitalizm...

Kapitalizmin doğuşuyla ilgili en keyifli yorum; sermaye birikiminin öncelikle feodal ilişki biçiminin içinde yer alan değirmenler, şaraphaneler gibi merkezlerde oluşmaya başladığı, buna karşılık şövalye ruhunu ve feodal ahlakı savunmak üzere Cervantes'in Don Quijote'u buralara saldırttığı ve sonunda feodalizmin, kapitalizmin yeldeğirmenlerine yenildiğidir. [BAĞLANTI]

İyilik güzellik...

Yine hep şunu söylerim: Ne söylerseniz söyleyin, reklamın, doğruluk dışında, iki temel özelliği de barındırması şarttır; estetik ve etik. Yani reklam (Eskimiş reklam kavramı yerine siz beğendiğinizi koyun, yargı değişmez.) hem güzel hem de iyi olmak zorundadır. İnsanlığın en ilkel ve en temel terazileridir bunlar. Hatta iyilik ve güzellik, “neyi nasıl söylediğiniz”i belirlemek yanında, zaman zaman “ne söylediğiniz”in kendisi de oluverir. Yani bizatihi asıl mesaja dönüşür. [BAĞLANTI]

Pazarlama ve demokrasi...

Pazarlamayla demokrasi arasında organik bir ilişki söz konusudur. Pazarlamanın ön koşulu demokratik bir siyasi rejim ve demokratik piyasalardır. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin hüküm sürdüğü yerlerde pazarlama yoktur. Demokrasilerin çoğulcu ve katılımcı bir yapıya evrildiği 21. yüzyılda piyasaların aynı ölçüde çoğulcu bir yapı kazandığını söylemek bence doğru olmaz. Toplumlar, en azından kuramsal olarak ve zihnen çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi benimseme eğilimi taşırken, piyasaların, hâlâ “çoğunluk demokrasileri”nin tahakkümcü ve çoğunluk sultasına dayanan “güc”ünü elinden bırakmamak için direndiğini söylemeliyiz. [BAĞLANTI]

Dikkat çekmek!

Herhangi bir marka için, adamın birinin arkasını bize dönerek pantolonunu aşağı indirip kameraya doğru eğildiği bir reklam filmi yapsak ve bunu TV’lerde bir gece sınırlı frekansta göstersek ertesi gün tüm Türkiye bu markayı konuşmaz mı? Ne kadar dikkat çekici ve çarpıcı değil mi? Tabii bir sonraki gün de ortada marka falan kalmaz. Hatta marka yöneticisinin “Ama bana dikkat çek demişlerdi!” şeklindeki savunması da çok dikkat çekici olur. [BAĞLANTI]

Estetiği değerlendirme kriteri

Hiçbir tüketici maruz kaldığı bir ambalaj dizaynını kritize etmez. Dizayn estetiğinin etkisi gayri iradidir ve insan zihnindeki kodlamalardan bağımsız değildir. Bu kodlamaları zihnimize kazıyansa temelde doğadır. Hem dünyaya gelmeden önce doğadır hem de dünyaya geldikten sonra duyularımızla algıladığımız doğadır. Uzmanlığı grafik dizayn olan bir tasarımcı, doğadaki renk ve leke değerlerini, perspektif ve derinlikleri, denge ve oranları beyninde harmanladığı bir iş haline getirmiştir. Başarılı bir tasarımcı için yetenek şarttır, ancak eğitimsiz olmaz. Uzmanlığı bu olmayan ve yaratılmış bir grafik eseri değerlendirme konumunda bulunan kişilerde gayri iradi ve insiyaki etki kaybolur, zihnindeki kodlamalar radyasyona maruz kalmış bir elektronik cihaz gibi sapıtır ve saçmalar. Bu alandaki kantitatif ve kalitatif araştırma sonuçları da bu bakımdan kirlidir. Oluşan parazit etkisinden kendisini ancak uzmanlar koruyabilir. Bu çalışmaları satın alanların çok önemli bir çoğunluğunun uzmanlığı o yönde olmadığı için böyle bir durumda “kriter” de yok demektir. Böylece de geriye, iş yaptırılan kurum veya şahsın güvenilirliği kalmaktadır. [BAĞLANTI]

MARKETING TURKIYE’DEN
Bu kuşakta olmayacak

GÜVEN BORÇA

Şimdiki kuşak gazetecilerle de bizim konular hak ettiği gibi gündeme gelemeyecek çünkü medyada ya kur-faiz konuşuluyor ya laiklik. Bir de değerlerimizi allak bullak eden magazin. İş stratejisi ve mikro ekonomik konular ekonomi sayfalarında hala bir yer alamıyor. [BAĞLANTI]

Kafalar mı karışık, kelimeler mi?..

ALİ SAYDAM

‘Değer’ de bu bağlamda en çok kafa karıştıran kavramlardan biridir. İki kavram sık sık yer değiştirir: Biri ‘kültür’ diğeri ‘kıymet’... Ne hikmetse Türkçe’de ve iş dünyasında bu üç kavram birbirinin içine geçmiştir. Hele ‘kültürel değerler’ diye bir tür isim tamlaması vardır ki, en evlere şenlik olanı odur. Pazarlama iletişiminin anavatanı olan ABD’de sorun çözülmüştür. İki kavram, ‘değerler’ (values) ve ‘kıymetler’ (assets) çok net olarak birbirlerinden ayrılmıştır. [BAĞLANTI]

Günah çıkartmak

MURAT YURDDAŞ

Pazarlama konusunda çalışan akademisyenlere gelince, buradaki en büyük günahlardan biri görsel tasarım konuları hariç, akademik çalışmaların pratik ile ilişkilendirilmesindeki sorunlardır. Dört yıllık bölümlerde geleceği ve dünyayı anlayabilen pazarlama uzmanları yerine “okullu reklamcılar”ın yetişiyor olması, bazı kalburüstü kampüslerde reklam derslerinin içeriğinin yaklaşık 20 yıldır aşağı yukarı aynı kalıyor oluşu veya artık gereğinden fazla bir sıklıkta rastlanılan MBA programlarında USP, konumlandırma gibi pre-historik kavramların ders konusu olarak okutuluyor oluşu da “akademia”nın önemli günahları arasında sayılabilir. [BAĞLANTI]

Alaturka pazarlama stratejileri

A. FARUK ŞENER

Bazen yerellik o kadar abartılır ki bütün prensiplerin üzerinde kendine özgü bir stratejiler demeti oluşur. Özgün stratejiler oluşturmada ülkemiz iş adamları özellikle çok başarılıdırlar. Onlar eksik rekabet şartları altında, dünyaya kapalı, geç gelişmiş olan bir ekonomide özgün(!) stratejiler oluşturmada kendilerini kanıtlamışlardır. Bu üstün stratejileri biz “Alaturka Stratejiler” olarak isimlendireceğiz. [BAĞLANTI]

Farklılaş ya da öl!

JACK TROUT

İnsan aklı, bir bilgisayara benzer ama bir önemli farkı vardır: Bir bilgisayara ne yerleştirirseniz kabul eder, ancak insan aklı herşeyi kabul etmez. Akıl sadece o anki durumuna uyan bilgileri kabul eder. Bunun dışında herşeyi filtreler. Onun için insan aklında bir marka sadece bir ürünle ilişkiliyse aynı markanın yeni bir ürünü tanıtması sadece karışıklık yaratır. Örneğin ketçap markası olarak tanınan Heinz bir keresinde hardal çıkarttı. İnsanlar “Bu ne? Sarı ketçap mı?” diye sormaya başladılar. İnsanlar sadece yeni ürünle ilgili karışıklık yaşamakla kalmadılar, eskisiyle ilgili de şüpheye düştüler. Genişlemeler markayı zayıflatır ve hatta rakiplere yeni kapılar açar. [BAĞLANTI]

Kahraman website süpermarkete karşı

MEHMET DOĞAN, ALTIÜSTÜTASARIM

Bir şirketin, bir websitenin görevi yalnızca "bir" ürün satmak olmamalı. Şirketin amacı, ürünü defalarca satabilecek yöntemleri bulup, araştırmak olmalı. Bunu süpermarketler çok iyi şekilde gerçekleştiriyor. Peki siz, sitenizde "süt ve yumurtayı" nereye koyuyorsunuz? [BAĞLANTI]

Pazarlama lokomotifinde geleceğe yolculuk

PROF. DR. YAVUZ ODABAŞI, AÇIK KAPI

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde; kendi pazarlama modellerini kuran, uluslararası markalarını çıkartan, bilim ve teknolojiyi üst düzeyde kullanan, genç ve yaratıcı uygulamacıların varlığına şahit olacağımız kesin. Bunlar, şimdiki lokomotifin penceresinden görünenler. [BAĞLANTI]

MQ: Pazarlama Zekası

PROF. DR. İSMAİL KAYA, PAZAROLA

Bir firmanın MQ’su en genel haliyle firmanın pazarlamaya ne kadar yakın durduğunu, onu ne kadar hazmedebildiğini, firma olarak pazarlamaya ne ciddiyetle sahip çıkabildiğini, pazarlamayı ne derecede doğru algılayabildiğini, pazarlamanın gücünden ne ölçüde yararlanabildiğini ve benzeri bakımlardan durumunu ortaya koyan ve ne yazık ki, henüz standartları geliştirilememiş bir ölçüdür. [BAĞLANTI]

Bir arslanın nasıl avlandığını anlamak için...

ZEYNEP ÖZATA, BLOGİSTAN

Günümüz pazarlama sorunlarının çözümü giderek zorlaşmaktadır. Bu karmaşa hem tüketicilerin hem de tüketim ortamlarının değişiminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, geleneksel araştırma yöntemlerinin tek başına kullanımı, artık bu karmaşık tüketicinin ve pazarlama sorunlarının çözümlenmesinde yeterli olamamaktadır. [BAĞLANTI]

Digital Doktorlar Çetesi: Geek Squad

TUNÇ KILINÇ, FİKİR ATÖLYESİ

Gandi’nin unutulmaz bir sözü var: “Dünya üzerinde görmeyi arzuladığımız değişim için değişimin kendisi biz olmalıyız.” Ben (şimdilik) Türkiye’de Geek Squad’ın yaşattığı benzer bir deneyimi yaşama hayalini geçtim; 24 saat ulaşabileceğim, işin ehli ve sözünde duran bir firmaya bile razıyım. [BAĞLANTI]

Pazarlama mucize değildir

DR. ZEKİ YÜKSEKBİLGİLİ, PAZARLAMA CANAVARI

Pazarlama ile ilgili verdiğim eğitimlerde, katılımcıların, pazarlama konusundaki fikirlerini dinleme ve derleme fırsatım oldu. Pazarlama konusunda eğitim alanların beklentileri o kadar büyük ki, bu beklentileri karşılamak için pazarlamanın “mucize” olması gerekir. Pazarlama mucize değildir. [BAĞLANTI]

Segmentasyonun amacı ne, bizler ne yapıyoruz?

ALPER AKCAN, MARKETINGMA

Müşterilerimizle iletişim kurmak için onları yaşına, eğitim durumuna, cinsiyetine, dini tercihlerine, gelir durumuna, saç cinsine, yaşadığı şehire, medeni haline, tuttuğu takıma, dinlediği müziğe, siyasi tercihine ve bunun gibi bir çok kritere göre gruplandırıyoruz, segmente ediyoruz. Peki ama asıl amacımız nedir? [BAÄzLANTI]

Alışveriş merkezleri ve değişen hayatlar

VOLKAN VARDARELİ, HOKUSFOKUS

Peki AVM'ler gelecekte neler sunacaklar bize? Hayatın anlamını verecekler mi? Bir yaşam tarzına ve vazgeçilemez bir konuma gelecekler mi? Etrafın, trafiğin gürültüsünden, betondan kaçarken, kaçmak isterken AVM bize daha rahat daha doğala özdeş aromalar içerden ortamlar sunabilecek mi? [BAĞLANTI]

Teknolojinin duygusal etkileri

SELİM YÖRÜK, ANAFİKİR

Teknoloji sadece "kolaylaştırma" görevini yapıp kenara çekilmiyor. Yan etki olarak bizi değiştiriyor. Hem de hiç düşünmediğimiz kadar. Her yeni teknolojik ürün ile sonraki nesillerin alışkanlıkları, yaşayış tarzları, duyguları şekilleniyor. [BAĞLANTI]

Türkiyem Türkiyem, akrebim...

ARZU CİHANGİR, MOLAVERRAHATLA

İnsanların burcu var da, ülkelerin neden olmasın sorusunu sordum. Bununla ilgili olarak, bir arkadaşımın zihnimde ateşlediği fikirle araştırma yaptım. Acaba ülkemizin burcu ne? Özelikleri ne? Yükselen burcu ne? Dahası burcu ile uyumlu mu? [BAĞLANTI]

Cumartesi, Mayıs 20, 2006

| Pamukbank markasının ölüsü Halkbank markasını kaç kez satın alır(dı)?

Soldaki amblemi gördüğünüzde nasıl bir duygu yaşadığınızı az ya da çok tahmin edebilirim. Bankacılık sektöründe birçok yeniliklerin öncüsü olmuş, operasyonel açıdan dinamik, yönetimi, örgütü, teknolojik altyapısı, şubeleri, insan kaynağı, en önemlisi kültürü ve markanın yansıttığı olumlu değerlerle belleklerimizde yer etmiş bir bankaydı Pamukbank.

Yapı Kredi’yle birleşiyordu, BDDK izin veriyordu vermiyordu derken kredi riskleri nedeniyle Pamukbank’a el kondu. Tartışacağım konu bu değil. Çok da aklım ermez zaten, ama konjonktürel ekonomik koşullar nedeniyle mantar gibi biten diğer mini-bankalar yanında özellikle Pamukbank ve Demirbank’a TMSF tarafından el konulması, hep netameli konular arasında yer aldı. Kamuoyuna çok yansımasa da finansçıların kendi aralarındaki konuşmalarında, pek de anlamadığım bir terminolojiyle bunun eleştirildiğine tanık oluyorum. Ama özellikle Demirbank satışı konusu açıldığında duyduğum “peşkeş” falan gibi söcüklerin ne anlama geldiğini biliyorum tabii!


Marek Brzozowski, Pamukbank Karikatür Yarışması, Onur Ödülü, İstanbul, 1996. (Don Kişot ve Yeldeğirmenleri)

Neyse, biz konumuza dönelim. TMSF tarafından el konulan Pamukbank, sanırım bir iki kez satışa çıkarıldı, ama uygun alıcı çıkmadığı için satılamadı ve uzun bir süre TMSF’nin elinde kaldı.

Sonra da bir ara Halkbank’la Pamukbank’ın birleştirileceğini duyduk. Kamuoyunda pek tartışılma imkanı bile doğmadan hisseleri, yönetimi ve denetimi TMSF’ye intikal etmiş olan Pamukbank’ın Halkbank’a devredilmesi ile buna ilişkin usul ve esasları düzenleyen bir yasa çerçevesinde Pamukbank, Halkbank’a gömülüverdi.

Halkbank’ın bu işe heveslenmesinin ardında yatan nedenin, iyice hantallaşmış bir kamu bankası olarak personel ve teknik altyapı eksiklerini Pamukbank’tan devşirmek istemesi olarak açıklandı. Gerçi bu birleşmeden sonra Halkbank’ta ne gibi olumlu değişimler yaşandı bilmiyorum. En azından kamuoyu algısında bir farklılık olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Halkbank, yine bildiğimiz o Halkbank işte!

Halkbank’la ilgili olarak, dahili haberleşme zaafları nedeniyle Genel Müdür’ün genelgesinin, personel tarafından Dünya gazetesinden okunduğu biçimindeki eleştiriler artık son bulmuş mudur acaba?

Bu konuda işkilli olan tek ben değilim. Radikal gazetesinden Korkmaz İlkorur’un konuyla ilgili bir yazısından birkaç parağrafa göz atalım: “...Ama, daha da önemli olan Pamukbank’ın gerek operasyonel yönden gerekse kredi dışı işlerde ciddi ve meyve veren bir banka olmuş olması idi. Dolayısı ile, işin özeti, çıkarın Çukurova Grubu riskini Pamukbank’ın bilançosundan, iş dünyası tabiri ile, Pamukbank, bankacılık ‘franchise’ değeri olan, yani teşkilatı, yönetimi, şubeleri, teknolojisi, altyapısı, kültürü ve işi ile bir bankacılık iş değeri olan bir banka idi. Böyle bir ‘franchise’ neden satılamadı. Anlayamadık. İki sene içinde bilançosundaki Çukurova Grubu riski sıfırlanacak ve o zaman ‘franchise’ değeri daha da artacak olan bir bankayı, bugün, batmaktan ve ortadan yok olmaktan devletin derin cebi sayesinde kurtulmuş olan ve el konulmuş Pamukbank kadar bile ‘franchise’ değeri taşımayan, özelleştirilemeyen ve bölünerek satılmaktan başka hiçbir çaresi olmayan bir bankaya yamamanın ne faydası vardır, anlamış değiliz. Acaba, Halkbank’ın ‘franchise’ değeri yükseltilmeye mi çalışılıyor? Bu koca bir hüsran olur kanısındayız.”

Ve işte bu birleşmeden sonra Genç Pamukbank, bir cenaze töreni yapılmasına bile fırsat verilmeden kendine has değerleriyle birlikte mezara, yani bankacılık tarihimizin karanlık sayfalarına gömüldü. “İyi banka” bir anda “ölü banka” oluvermişti. Pamukbank’tan geride kalansa, Halkbank’ın hâlâ bazı şubelerinde Remington marka daktilo, Facit hesap makinesi kullanan yaşlı personeli tanıyarak başka bir Türkiye gerçeğini görme imkanı bulan genç insan kaynağı ile verimli kullanılacağından kuşku duyduğum teknolojik altyapı oldu. Eşyalar, insanlar taşınabilir de, doğrusu, sistemlerin taşınabileceğine ihtimal vermem. Pamukbank’tan devşirileceği beklenen yararların çoktan birer ölü sinek olarak Halkbank’ın örümcek ağlarına takılmış olduğunu düşünüyorum. Sanırım şu anda, Halkbanklı’lar da bunun hayal kırıklığını yaşıyorlardır.

Şimdi gelelim asıl heba ve heder edilen değere... Yazının başında da hatırlattığım gibi, herkes zihninde Pamukbank marka algısını tekrar gözünün önüne getirsin. Herhalde çağdaş ölçütler çerçevesinde Halkbank’ın marka değeri ne kadar diplerdeyse Pamukbank’ınki o kadar yükseklerdeydi. Ve Halkbank, sindirebileceğine ihtimal vermediğim Pamukbank’ın insan kaynağı ve teknolojik altyapısını ana yemek olarak iştahla midesine indirirken, belki bunlardan daha da önemli olan Pamukbank markasını ve bu markanın değerlerini, “Ay ben de yararlanmak istiyorum bundan!” diyerek, Kemal Kükrer sirkeli salata niyetine yutuverdi.

Marka değeri, ürün ve hizmet yoluyla sağlanan değeri artıran ya da eksilten aktifler ve taahhütler bütünüdür. Tüketicinin o marka ile özdeşleştirdiği ve diğer markalardan farklılaştırdığı ürün değerlerinin toplamıdır. Bir anlamda geçmiş pazarlama ve pazarlama iletişimi yatırımları sonucunda o markayla özdeşleşmiş olan değerler toplamıdır.

Markanın piyasa değerinin (brand value) belirlenmesi amacıyla yapılan araştırmalarda markanın fiziksel özellikleri ve nitelikleri, marka farkındalığı, marka imajı, marka sadakati, marka iletişimindeki tutarlılık, ürün kalitesi, pazar payı ve sıralamada markanın istikrarı, ürünlerin yeniliği gibi göstergeler dikkate alınır.

Tüm diğer bileşenleri bir yana bırakın, Halkbank’la Pamukbank’ın bu zamana kadar yaptıkları pazarlama iletişimi yatırımı toplamlarını birbiriyle karşılaştırın. Bu bile işlenen günahın boyutlarını gösteremeye yetecektir. Ayrıca bir markanın yaratılması süreçlerinde kullanılan kaynaklar arasında zaman parametresi de çok önemlidir. Bugün aynı parasal kaynakları kullanarak bir Pamukbank markası yaratma imkanınız neredeyse yoktur.

Pamukbank’ın Halkbank’a “yamanması” kararını veren irade, konuya bu yönüyle de bakmış mıdır? Eğer bakmadıysa uzmanlar ve danışmanlar tarafından gerekli uyarılar yapılmış mıdır? Veya bir bilene sormuşlar mıdır? Pek ihtimal vermiyorum. Eğer öyle olsaydı, yarı canlı da olsa bir marka böyle diri diri toprağa gömülmezdi.

Denilebilir ki, Pamukbank, markasıyla birlikte satışa çıkarılmıştı, eğer bu kadar değerliyse neden satılamadı? Tabii burada TMSF’nin el koyma yöntemlerini de ayrıca tartışmak gerekir. Çünkü marka denkliği (brand equity), fiziksel (physical) ve duygusal (emotional) değerleri bir arada tutabildiğiniz ölçüde sağlıklı bir biçimde sürdürebilir. TMSF’nin bankalara el koyma yöntemi, el koyduğu değerin çok önemli bir bölümünü kendi eliyle heba etmesi, denkliğin bozulması anlamına geliyor. Bu da ayrı...

Tabii Dışbank ve Finansbank’ın bugünlerde bu fiyatlara alıcı bulmuş/buluyor olması, Pamukbank satışıyla ilgili olarak en azından bir zamanlama öngörüsü eksikliği ifade etmiyor mu? Zihninizde bir Dışbank, Finansbank ve Pamukbank karşılaştırması yapın bakalım.

Bugün, mezarda yattığı haliyle bile Pamukbank markası Halkbank markasından kat kat değerlidir.

Büyüklük, kârlılık gibi başka kriterleri ise, Hazine’nin topuzunun daima kamu bankaları lehine kaydığı, hiç de adil olmayan bir pazarda ciddiye bile almıyorum. Bir sektörün, tamamen kamunun elinde olmasını kısmen anlarım da, kamunun da aktör olarak yer aldığı güya serbest pazarları, taşların bağlanıp köpeklerin cirit attığı köye benzetirim.

Bu arada kimse bana, Pamukbank’la ilgili değerleme raporlarının fotokopilerini falan göndermesin. Bu, derdimi hiç anlatamadığım anlamına gelir ki, böyle bir durumda yazarlık formasyonumu tekrar gözden geçirmek durumunda kalırım.

Bir rica: Madem sizin için bir anlam taşımıyor, Pamukbank markasını bana versenize! N’apacaksınız ki?





ACTIVELINE DERGİSİNİN HAZİRAN 2006 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.

11 YORUM:

Anonymous Zeynep Özata yazdı:

Benzer bir durum Demirbank için de geçerli. Yani markanın yaratılması için harcanan onca emek, zaman ve para bir anda çöpe atılıvermişti. Elbette HSBC'nin kendi markasını kullanacağı belliydi (ve belki de doğru olanı da bu) ama Demirbank markasını da bu kadar kolay çöpe atmasaydık keşke.

Pazar, 21 Mayıs, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Çok haklısın. Ama Pamukbank'ınki daha hazin bir öykü gibi geliyor bana. Sonuçta Demirbank'ı bir ‘franchise’ değeri olarak iyi kötü bir fiyata satmışsın, yeni sahibi de haklı olarak kendi markasını kullanmayı uygun görmüş. Ne yapalım? Ve de bize ne?

Oysa Pamukbank, TMSF'nin elinde bir değer olarak dururken iki kez satışa çıkmış, satılamamış. Satılamıyor diye arkası önü düşünülmeden acele alınmış bir kararla Halkbank'a resmen gömülmüş. Yani burada kendi elindeki değeri, kendi ellerinle, kendi bataklığında boğma gibi bir durum söz konusu... Acı!

Pazartesi, 22 Mayıs, 2006  
Blogger Şahin Tekgündüz yazdı:

Pamukbank’la ilgili değerlendirmelerine katılmamak mümkün değil. Bu defaki öfkeli ve silkeleyici üslubun da o kadar yerinde ki, kutlarım. Kimilerine bir şeyleri sakin sakin anlatmanın hiçbir anlamı olmadığını çok iyi biliyorum. Onlar ki, sadece suratlarına şaklatılan tokatlarla kendilerine gelebilirler ve söyleneni anlamak zorunda kaldıklarını ancak o zaman kavrayabilirler. Yoksa onları yüzyılların miskinliğinden ve gaflet uykusundan uyandırabilmek kimin haddine?

Bu öfkeli giriş, benim de söyleyeceklerim olduğunu anlatıyor sanırım. O halde anlatayım. Pamukbank’a 1984-85 yıllarında hizmet verdim. O yıllar Pamukbank’ın Pamukbank olma yoluna girdiği en önemli dönemdi. Çünkü yönetimde, daha sonra Garanti Bankası’nı da taşra bankası kimliğinden koparıp bugüne getiren gelişmenin temellerindeki kadro iş başındaydı. Kadronun başında da Türk bankacılığının iki değeri vardı. İbrahim Betil ve Akın Öngör... Sevgili Ömer Kayalıoğlu’nu da anmadan geçemiyeceğim.

Bu isimler, öyle 20-25 yıl önce bir bankanın genel müdürü iken bugün Türkiye’nin en büyük bankalarından birinin sahibi olma uyanıklığını gösterecek yapılar da değildi. İbrahim Betil’in Bankexpress denemesi böyle bir cinliği kaldıramayacak yapıda olduğunu kanıtlamıştır sanırım. Şimdi kendini sivil toplum örgütleri yoluyla topluma adamış bir değer. Akın Öngör ise, üzerine düşen görevi yerine getirmiş insanların gönül rahatlığı içinde, özlemini çektiği yaşamı sürdürüyor.

Pamukbank hep, ilklerin peşinde koşan iddialı bir banka oldu. Özellikle de markaya yatırım yapma konusunda en büyük bankaların önünde yer aldı, karşısına çıkan fırsatları sonuna kadar doğru değerlendirdi. Benim yaşımdakiler anımsarlar. Televizyonun yeni yeni toplumu esir almaya başladığı dönemde, bugün gırtlağımıza kadar battığımız ve nasıl kurtulabileceğimizi kestiremediğimiz dizi furyasının ilk örneklerinden birini siyah-beyaz televizyonlarda keyifle izlerdik. Genç Doktorlar... Dizi, damaklarımızda hoş bir tat bırakarak ortadan kaybolmuştu ki, Ajans Ada, “Genç Pamukbanklılar”ı sahneye çıkardı. (Yani sahne aldırmadı) Peşinden de zaman içinde bankayı çok parlak bir yere getirecek olan “Pamukbank genç bankadır” konseptine dayalı tutarlı ve markaya önemli destekler sağlayan reklamlar yaptı.

70’li yılların sonuyla 80’li yılların başında Türkiye’de gerçek anlamda bankacılık ve banka hizmetleri yeni yeni algılanmaya ve değerlendirilmeye başlanmıştı. Genç kesim, bankacılığın nimetlerinden henüz yararlanıyordu. Bu nedenle “Genç Pamukbank” yaklaşımı çok benimsenmiş, bir yandan hedef kitleyi harekete geçirirken bir yandan da Pamukbank çalışanlarını şevke getirmişti.

Finans sektörünü 2001’de olduğu gibi dibinden silkeleyen ve banker krizi ve hatta Kastelli krizi olarak tanımlanan 1982 krizi, sektörü yeniden hizaya getirmişti. Ayakta kalan bankalardan biri de Pamukbank’tı. Ve sektörün deneyimli patronu Mehmet Emin Karamehmet yerinde bir kararla bankanın başına Betil-Öngör ikilisini getirmişti.

Bu ikili o dönemde neler yapmadı ki... Bugünün kredi kartı pazarının temellerini ta yıllarda onlar atmıştı. Anımsadığım kadarıyla, şimdi Türkiye’de esamesi okunmayan Diners Club ve Amerikan Express’ten başka kredi kartı bilinmiyordu ve onlara da ancak üst gelir düzeyindekiler sahipti. Pamukbank, “Çekkart” adında bir uygulama başlattı. (Dikkat edin, “CheckCard” falan değil, adam gibi Çekkart. Çünkü o dönemde Türk insanına ve Türkçe’ye hem inanç hem de saygı tamdı) Bir plastik kart eşliğinde verilen 10 ya da 25 yapraklık çek karneleri Pamukbank’ın teminatını taşıyordu ve para gibi kullanılabiliyordu. Çekkart kısa sürede büyük ilgi gördü ve başka bankalar da peşinden gelmeye başladı.

Yine o dönemde, ne yazık ki genç yaşta yitirdiğimiz, Murat Burat yönetiminde yaptırılan araştırmalar birbirini izliyor ve nesnel ve güvenilir verilere dayanmaksızın tek adım atılmıyordu. Bankanın insan kaynaklarının ne denli titiz yönetildiğini çok iyi anımsıyorum. O dönemde Pamukbank şubelerinde çalışanlar başka bankalara örnek gösteriliyor ve sürekli transfer teklifleri alıyorlardı. Müşteri temsilciliği uygulamasını da ilk başlatan Pamukbank’tı... Bu anlattıklarım benim hizmet verdiğim iki yıllık dönemle ilgili gözlemlerim ve onlar arasında anımsadıklarım. O dönem beni öylesine etkilemiş olmalı ki, daha sorasında da Pamukbank’taki gelişmeler hep ilgimi çekti.

Uluslararası’nda Genel Müdür Yardımcısı iken yakından tanıdığım ve benim için bir finans uzmanı ve bir ahlak abidesi olan Bülent Şenver dönemindeki Pamukbank’ı da gözardı etmemek gerekir. Bankacılık işlemlerinde ulaştığı kolaylığı ve hızı anlatan “işlem tamam” kampanyası hâlâ belleklerimizde.

Pamukbank konusunda başka neler söylemek gerekir bilemiyorum. Köhne, miskin ve özellikle iletişim ve pazarlama konusunda inanılmaz ölçüde cahil, hatta zırcahil bir bürokrasinin denetimindeki bankalar konusunda bir şeyler söylemek ne mümkün. Onların elindeki bankalar konusunda daha ayrıntılı bir şeyler yazarsam, kendimi savcı ve yargıçların karşısında bulacağımdan endişeliyim. Çünkü içimden çok acı şeyler söylemek geliyor. Bugünlerde satışı ya da halka arzı söz konusu olan Halkbank’ın gazetelerdeki “boş” sayfalara ödediği paralar konusunda ağzımı açmak istemiyorum.

Sözlerimi devlet bürokrasisi konusundaki görüşlerimi aktararak bitirmek istiyorum. Bir önceki paragrafta da anlatmaya çalıştığım gibi, süregelen devlet geleneğimizde iletişim, pazarlama, reklam, tanıtım gibi kavramlara ve anlayışlara yer olmadığı için, devletin elinde bulunan üretim birimlerinin hiçbiri bugüne kadar başarılı olamamıştır. Bu kurumların hiçbiri, en basitinden, üretimi pazarın belirlediği ilkel bilgisine bile sahip değildir. Kaldı ki iletişim, pazarlama, marka, marka yaratma... Hadi canım sende... Çene tüketmeye değer mi?.. Onlar ki bu alanda elifi görüp mertek sananların başında gelirler...

Salı, 23 Mayıs, 2006  
Blogger Şahin Tekgündüz yazdı:

Fili yuttu bir yılan, yazık oldu yılana...

ATM kartımdaki bır sorunun çözümü için Halkbank’ın Mecidiyeköy’deki merkez şubesine gittim. Arabama yakın bir yer bulamadığım için şubeye kadar otuz derece sıcakta yürümek zorunda kaldım. Daha döner kapıdan içeri girer girmez, kendimi beş yıldızlı pırıl pırıl bir otelin lobisinde gibi hissettim. Dışardaki tahammül edilemez gürültü ve egzoz dumanının iyice kirlettiği sıcak hava yerini, insanı hemen içine alıveren ölçülü bir serinliğe ve mis gibi bir temizlik kokusuna bırakmıştı. Yüksek tavanlı, zemini pırıl pırıl granit karolarla kaplanmış, birinci sınıf bir banka kimliğini kendinden emin bir tavırla sergileyen bu geniş ve sakin alanda, sadece hafif bir klasik müzik ve bilgisayar tuşlarının küçük tıkırtıları duyuluyordu. Koltuklarda sıra bekleyen müşterilerin ne kadar gevşemiş ve rahatlamış olduğu yüzlerinden okunuyordu. Bankoların hepsinde bir görevli vardı ve önlerinde öyle sabırsız ve sinirli insanlardan oluşan kuyruklar oluşmamıştı.

Banka şubelerinde, özellikle de kamu bankalarının şubelerinde yaşatılanları çok iyi bildiğim için içeriye, gerilmeye hazır bir yay gibi girmiştim. Kimbilir hangi görevliyle nasıl hırlaşacaktım ve şubeden çıkarken öfkem hangi dalga boyunda olacaktı... Girdiğim ortam ve gördüğüm tablonun yarattığı şaşkınlıkla bir anda balon gibi söndüğümü hissettim. İçimden küçük bir üzüntü esintisi de geçmedi değil. Çünkü ben öfkeyle beslenen, öfkenin baldan tatlı olduğuna her zaman yürekten inanan biriyim ve öfke silahım elimden gidiyordu.

ATM kartımla çekemediğim paramı almak için bankodaki sıramı beklerken, karşılaştığım büyük sürprizi telafi edecek olumsuz ayrıntılar keşfetmeye kalkıştım. Fakat yoktu... Bankolarda iki erkek dört kadın eleman, güler yüzle ve tam bir profesyonellikle görev yapıyordu. Aralarında poğaçasıyla çayını yudumlayan, çaktırmadan sakız çiğneyen ya da sigarasından nefes çeken, annesiyle, okuldaki kızıyla ya da loto bayiliği yapan kocasıyla akşam ne yemek yiyeceklerini konuşan birileri yoktu.

Girişin sol tarafındaki modern tasarımlı, bilgisayarlarla donatılmış pırıl pırıl dört masada bireysel müşteri temsilcileri yer almıştı. Dördü de son derece şık bakımlı ve güzeldi. Kapı girişindeki masasında oturan güvenlik görevlisi bile şaşırtacak kadar temiz giyimli, sinekkaydı tıraşlı ve güler yüzlüydü. Bunları gözlerken bir yandan da aynı bankanın zaman zaman girmek zorunda kaldığım başka şubelerindeki, örneğin bir yıl kadar önce kapatılan Esentepe ve Tünel şubelerindeki görüntüler gözümün önüne geliyor, şaşkınlığım daha da artıyordu.

Sıram geldiğinde bankodaki genç kadın işlemimi son derece saygılı bir şekilde ve hızla sonuçlandırıp paramı ödedikten sonra, kartımdaki sorunun çözülebilmesi için bireysel müşteri temsilcileriyle görüşmem gerektiğini söyledi. Sorunumu aktardığım müşteri temsilcisinin nazik bir şekilde gösterdiği koltuğa oturdum. İşlemim devam ederken, aramızda kısa bir sohbet geçti. Bir süre bankanın eski şubelerinden birinde çalıştırıldığını, mesleğinden soğuyacak noktaya geldiğini, daha sonra da bu şubeye atandığını, şimdi ise çok mutlu olduğunu, büyük bir zevkle ve istekle görev yaptığını anlattı. Bankaya sonradan katılan şubelerin tümünün hâlâ bu şube gibi olduğunu anlattı.

Anlattıklarının ayrıntılarını kendime saklıyorum, ama onlardan öylesine etkilendim ki, birden gözlerim karardı, bilincim bulutlandı ve kendimi bir anda yıllar öncesindeki bir reklam filminin kahramanı olarak gördüm. Ellerimi ileri uzatıp büyük bir utangaçlık ve saygıyla müşteri temsilcisinden özür diliyor,

“Pardon... Pardon... Burası Halkbank değil mi?... Ben Halkbank sanmıştım... Özür dilerim” diyerek geri geri kapıya doğru gidiyordum.

Ancak, dışardaki 30 derece sıcağın ve Gayrettepe gürültüsünün içine dalınca kendime gelebildim ve yaşadığımın bir serap olduğunu anladım. Evet, orası gerçekten Halkbank değildi. Tabelasında Halkbank logosu ve adı bulunmasına rağmen o şubede hâlâ, yok edilmesi kolay kolay mümkün olmayan Pamukbank ve Pamukbank’ın ruhu yaşıyordu. Dönüp binaya bir kez daha baktım. Burnumun direği sızladı. Pamukbank’ın Genel Müdürlük binasıydı. Şapkam olmadığı için düşmesinden korkmadan başımı kaldırıp en üst katına baktım. 1983 yılını ve Pamukbank’ın marka olma iddiasının önemli adımlarından birinin başlanç noktasını bir kez daha yaşadım. O en üst katta bir akşam üzeri, Genel Müdür İbrahim Betil, Genel Müdür Yardımcısı Akın Öngör, Reklam ve Halkla İlişkiler Müdürü Ömer Kayalıoğlu, yeni ajansları Merkez Ajans’la tanışma kokteyli veriyorlardı ve ben de Ajansın kurucu otağı ve Genel Müdürü olarak oradaydım.

Hey gidi günler deyip oradan uzaklaşırken, kendi kendime “Fili yuttu bir yılan, fil hâlâ dipdiri, yılansa bir türlü hazmedemediği ve yıllarca da hazmedemeyeceği fil yüzünden kıvranıp, tıslayıp duruyor...” diye söylenmeye başladım. Bir bankada iki kimlik, biri fil, biri yılan... İşte kıssadan hisse deyip sözümü burada kesiyorum... Ama Halkbank ve Pamukbank adına edecek daha çok sözüm var. Gerektikçe...

Çarşamba, 21 Haziran, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

Benim söyleyeceklerim de diğer yorumlardan farksız aslında.Bir kamu görevlisi olarak kamu bankalarında yaşanan sıkıntıyı,köhnemişliği,keşmekeşi belki çok daha fazlasıyla anlayabiliyor,hissedebiliyorum.Çalıştığım kurumun anlaşmalı olduğu banka Pamukbank'tı.O ortamda problemlerin çözümünün koordineli bir biçimde gerçekleştiğine çok kereler şahit olmuştum.Derken korkulan oldu ve hesapsızca bir devir yaşandı.Bu devir belki etrafında olup bitenlerin pek farkında olmayan arkadaşlarım için pek bir mana ifade etmiyordu;ama ben yaşayacağım sıkıntıların ta en başından farkındaydım.Yaz tatilim esnasında atm kartımı nasıl olduysa kaybettim;hayıflandım defalarca ama iş işten geçmişti.Müşteri hizmetlerini aradım,dakialarca bekledikten sonra yeni kart talebinde bulundum.Beni şaşırtan bir hızla kartımın iş yeri adresime en kısa sürede ulaştırılacağı bilgisini aldım.Benden mutlusu yoktu,ne de çabuk hallolmuştu mesele.Yanıldığımı anlamam zor olmadı,tatil bitip de soluğu İstanbul'da alınca ortalıkta kart filan olmadığını görüverdim.Sonra macera başladı.Müşteri hizmetleriyle enteresan diyaloglar,ordan oraya yönlendirmeler,şubeye defalarca gitmeler derken tam 63 gün sonra evet yanlış okumadınız altmış üç gün sonra kartım bu kez ev adresime ulaştı.Ancak ilkel bankacılık kuralları gereği bu kez de şubeme şifremin gelmesini beklemem gerekiyordu.Bir ay kadar da şifre bekledik(o ana kadar ki mağduriyetimi izah edecek kelime bulamıyorum)En sonunda şifremiz de ulaştı şubeye.Kartımı derhal cihaza soktum ve bana verilen şifreyi girdim.Artık sorun yoktu,nihayet hesabıma ulaşıyorum derkeeeen bir de ne göreyim?Bu kez de şifremi tanımıyordu cihaz!Olmuyordu işte olmuyordu.Görevli personelin zaten cehaletin verdiği ileri derecedeki mahmurlukla çözüm üreteceğine ihtimal vermiyordum,nitekim beklediğim şey de oldu.Şu saat itibariyle ben hala Halkbank depresyonu içindeyim ve artık yoruldum,takatim kalmadı.Şunu da belirteyim malum bankanın internet bankacılığını kullanma çabalarım da sonuç vermedi,zaten adına internet bankacılığı değil eziyet bankacılığı adını verdim internet şubesinin.Sertifika adı altında savcılık sorgusuna tabi tutulmak(ki sertifika Pamukbank altyapılı hala)başka bilgisayardan işlem yapamamak,şifre yetmez diyerek parola da koymak vs. vs. vs.
Neyse sizleri bu depresif halimle daha fazla yormayayım;malum sonbahar da geldi çattı:)

Salı, 03 Ekim, 2006  
Anonymous Adsız yazdı:

Sn. Tuncer

Ülkemizdeki en büyük problemlerden birisi de sanırım insanların "biliyormuş gibi" davranarak kendisine statü elde etmeye çalışmasıdır. Özelliklede bilgi akışı ve iletişimin hızla değiştiği çağımızda medyada hızla kirlenmekte ve statü arayışlarının en kestirme yoluna, yani yazılı veya görsel medyada köşelere sıçramaktadır. Ve böylece maalesef, araştırmadan bihaber, kolaycı, düşünce ve mantık tembeli, basmakalıpçı, kulaktan dolma birkaç ingilizce kelimeyle entellektüel geçinmeye çalışan çamur at ismin konuşulsuncu insanlar günden güne çoğalmaktadır.

Şimdi gelelim seviyesi, bilgi birikimi ve uslubu tartışılır yazınıza(!) Önemli olan bazı noktaları ve soruları sizinle paylaşmak isterim. Bunlara yanıt verirseniz gerçekten çok sevinirim.

- Pamukbank'ın neden iki defa satışa çıkmasına rağmen alıcı bulamadığı konusu çok net değil. Yazınız çelişkilerle dolu.

- Sizce banka taliplilerin incelenme süreci manavdan domates alırken ki inceleme süreciyle aynı mıdır? Özellikle çokuluslu sermayeli grupları Pamukbank'ı neden değersiz, yatırım yapılamaz bulmuştur?

- BDDK'dan izin almadan, hatta haber vermeksizin apar topar basın toplantısıyla açıklanan YKB - Pamukbank birleşmesinden ne amaçlanmıştır?

- "Çukurova kredileri çıkarılsa dahi" iyi bir banka olduğunu yazmışsınız, Pamukbank TMSF'ye devredildiğinde bankanın toplam kredilerini ve bu kredilerde ki Çukurova Grubunun payını açıklarsanız bizleri aydınlatmış olursunuz.

- Ayrıca Yapı Kredi Bankası ile Koçbank birleşmesinde YKB'nın ayrılmayan karşılıklarının tutarı nedir?

- TMSF'ye devredilen sadece Pamukbank mıdır? Diğer onlarca benzeri ( teknoloji, insan kaynakları vb. ) banka fon bankası çatısı altında eritilirken veya tasfiye edilirken Çukurova Grubuna bağlı Pamukbank'ta neden ısrar edilmiştir? Fon'da kaldığı uzun süreçte zararı vergileriyle kimler ödemiştir?

- Pamukbank'ın Halkbankası'na devrinde Pamukbank'ın zararı karşılığında ne kadar Hazine kağıdı Halkbankası'na verilmiştir?

- Pamukbank'ın "hortumcu bankalar" arasında yer almaktan, bir gecede YKB'sına yamanmaya çalışılmasından başka ne gibi bir marka değeri kalmıştır?

- O güler yüzlü, genç, dinamik diye tanımladığınız Pamukbank çalışanlarını, çoğu zaman Kamu'nun verdiği görevi büyük bir özveriyle yapmaya çalışan Halkbank çalışanının yerine koyduğunuzda veya herhangi bir Şube bankosuna sizi koyduğumuzda emekli ödemelerine dahi ne kadar dayanabilirsiniz? 2 yıl sonra güler yüzlü olabileceğinizden emin misiniz?

- Öncelikle Pamukbank'ın teknolojik altyapısı ne kadara mal olmuştur? Aynı sistemi diğer bankalar kaça mal etmiştir?

- Bu yazıyı hazırlamadan önce halkbank'ın yaptıkları, tarihi, misyonu, hedef kitlesi hakkında herhangi bir araştırma yaptınız mı?

- Örneğin Banka personelinin deprem bölgesindeki tüm Afet kredilerinin incelemelerini yaptığını, hasar tespitlerine katıldığını, ilk KOBİ tanımını kullandığını, 1985'li yıllardan bu tarafa Hazine'nin yatırım teşvik kredilerini yürüttüğünü, KOBİ'lere yurt dışından sağladığı ve kendi kaynaklarını tahsis ettiğini, diğer özel bankalar Hazine kağıdı alıp ceplerini doldururken Halkbankası'nın yeni teknoloji, yazılım, fuarlara katılım, uzun vadeli işletme-tesis, Avrupa Yatırım Bankası, Türki Cumhuriyetlere yönelik yatırım kredileri, ayrıca Sanayileşme Fonu, KWF Fonu, Dünya bankası gibi kredilerle ülkemiz çapındaki KOBİ'lere destek olduğunu biliyor musunuz?

Gördüğünüz gibi yazı yazmak hiçte hafife alınamayacak ve sıradan insanlara bırakılamayacak kadar önemli bir konu gerçekten. Bence öncelikle araştırma yöntemleri dersini aldıktan sonra yazacağınız konuları araştırmalı ve çok okumalısınız.

Cuma, 20 Ekim, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Sayın Beyefendi ya da Hanımefendi,

Bu konuda çene patlatmaktan gerçekten yoruldum. Ayrıca imzasız bir yoruma cevap verme zorunluluğu da hiç hissetmiyorum. Buna rağmen, Halkbank yöneticilerinin yaptığı gibi yine hem konuyu başka alanlara kaydırma çabasının ürettiği sorular, hem de yazınızdaki üslup sorunu beni bir kez daha cevap vermeye zorluyor. Harcadığım zamana yazık...

Bilmiyorum, Halkbank yönetiminin yazıma gösterdiği tepki ve bu tepkiye benim verdiğim cevabı, ilgili bağlantıları okudunuz mu? Bu soruların bir kısmının cevapları o yazıların satır aralarında da yer alıyordu. Eğer samimi bir müzakere arzusundaysanız (ki yazınızın üslubundan pek böyle bir izlenim edinemedim) bence o yazılara da bir göz gezdiriverin. Yok, bu yorumu bir yerleri savunmak adına yaptıysanız, boşverin.


Ülkemizdeki en büyük problemlerden birisi de sanırım insanların "biliyormuş gibi" davranarak kendisine statü elde etmeye çalışmasıdır. Özelliklede bilgi akışı ve iletişimin hızla değiştiği çağımızda medyada hızla kirlenmekte ve statü arayışlarının en kestirme yoluna, yani yazılı veya görsel medyada köşelere sıçramaktadır. Ve böylece maalesef, araştırmadan bihaber, kolaycı, düşünce ve mantık tembeli, basmakalıpçı, kulaktan dolma birkaç ingilizce kelimeyle entellektüel geçinmeye çalışan çamur at ismin konuşulsuncu insanlar günden güne çoğalmaktadır.

Bu paragraftaki düşüncelerinize belli ölçüde ben de katılırım. Ama bunlar aynı zamanda şahsıma yönelik ithamları içeriyorsa şiddetle reddederim. Soyut iddialar bir yana, benim böyle bir yazıyla statü arayışına girmiş olduğum iddiası yalnızca mizahi bir yaklaşımdır. Gerçekten böyle bir yorum yazısı sonucu insanlar belli bir statü elde edebiliyorlar mı? Yazılarımın geneline göz atacak olursanız çok zorunlu olmadıkça İngilizce sözcüklerden uzak durduğumu hemen farkedersiniz. Ayrıca yazımda çamur atma gibi bir niyet olmadığı da çok açıktır. Halkbank yöneticileri, bu operasyonda irade sahibi kendileriymiş gibi üzerlerine alınmışlarsa da, amaç kimseye çamur atmak değildir. Asıl niyet bir vaka analizi olmasına karşın, eleştirilerimin gideceği yer de bu kararı veren iradedir. Tek tek şahıslar olarak ele aldığımızda o iradeyi oluşturanlar arasında benim dostlarımın olduğunu, onlara çamur atmak gibi bir niyet taşımanın en azından saçma bir hareket olacağını herhalde kabul edersiniz.

Şimdi gelelim seviyesi, bilgi birikimi ve uslubu tartışılır yazınıza(!) Önemli olan bazı noktaları ve soruları sizinle paylaşmak isterim. Bunlara yanıt verirseniz gerçekten çok sevinirim.

Seviyesini ve üslubunu tartışabilirsiniz, ama bir yazının “bilgi birikimi” olmaz. Ayrıca, yazım ActiveLine dergisinde yayımlanmadan önce, konularına sizden daha vakıf olduğunu düşündüğüm finansçı ve hukukçuların görüş ve bilgilerine başvurulduğunu da bildirmek isterim.

- Pamukbank'ın neden iki defa satışa çıkmasına rağmen alıcı bulamadığı konusu çok net değil. Yazınız çelişkilerle dolu.

Hiçbir çelişki söz konusu değil. Sadece o ayrıntılara girmedim, o kadar. Yazının ana fikri bellidir.

- Sizce banka taliplilerin incelenme süreci manavdan domates alırken ki inceleme süreciyle aynı mıdır? Özellikle çokuluslu sermayeli grupları Pamukbank'ı neden değersiz, yatırım yapılamaz bulmuştur?

Evet, galiba bu işler manavdan domates almaya benzemez. Tabii siz daha iyi bilirsiniz herhalde. Soruyla cevap vereyim; o incelemelerin yapıldığı dönemde bugün milyar dolarlarla satılan bankalara kim o değerleri biçerdi sizce?

- BDDK'dan izin almadan, hatta haber vermeksizin apar topar basın toplantısıyla açıklanan YKB - Pamukbank birleşmesinden ne amaçlanmıştır?

Bilemem, bir yanık kokusu geldiği belli! Benim yazımın o konuyla uzaktan yakından bir ilgisi yok. Siz kim adına ve ne amaçla konuşuyorsunuz, bilmiyorum, ama galiba beni Karamehmet'in adamı falan sandınız!

- "Çukurova kredileri çıkarılsa dahi" iyi bir banka olduğunu yazmışsınız, Pamukbank TMSF'ye devredildiğinde bankanın toplam kredilerini ve bu kredilerde ki Çukurova Grubunun payını açıklarsanız bizleri aydınlatmış olursunuz.

Onu ben yazmadım. Yazıyı dikkatli okumamışsınız. Tekrar göz atarsanız Radikal yazarı Korkmaz İlkorur’dan bir alıntı olduğunu farkedeceksiniz. Tabii o da “araştırmadan bihaber, kolaycı, düşünce ve mantık tembeli, basmakalıpçı, kulaktan dolma birkaç ingilizce kelimeyle entellektüel geçinmeye çalışan, çamur at ismin konuşulsuncu insanlar”dan biri olabilir. Ben onun yalancısıyım.

- Ayrıca Yapı Kredi Bankası ile Koçbank birleşmesinde YKB'nın ayrılmayan karşılıklarının tutarı nedir?

Bilmem. Öğrenmek için de herhangi bir zahmete katlanmam; bu bilgi benim ne işime yarayabilir ki?

- TMSF'ye devredilen sadece Pamukbank mıdır? Diğer onlarca benzeri ( teknoloji, insan kaynakları vb. ) banka fon bankası çatısı altında eritilirken veya tasfiye edilirken Çukurova Grubuna bağlı Pamukbank'ta neden ısrar edilmiştir? Fon'da kaldığı uzun süreçte zararı vergileriyle kimler ödemiştir?

Peki, siz bu soruyu bana sormadan önce, benim, eritilen diğer bankalarla acaba niçin ilgilenmemiş olacağımı kendinize sormadınız mı? Yoksa sordunuz da, bu adam olsa olsa falancaların çamurcusu olabilir düşüncesiyle mi hareket ettiniz?

- Pamukbank'ın Halkbankası'na devrinde Pamukbank'ın zararı karşılığında ne kadar Hazine kağıdı Halkbankası'na verilmiştir?

Güzel bir konuyu gündeme getirmişsiniz, ama bağlantılı yazıları okumadığınız, yani yeterince “araştırma” yapmadığınız için bu bilgiyi aktardığımı görmemişsiniz. Ortalıkta ne yazık ki Halkbank’ın, Pamukbank’ı satın alarak bünyesine kattığı şeklinde yanlış bir algılama var. Sizin de işaret ettiğiniz gibi Pamukbank’ın zararı bizim paralarımızla karşılanmış, ve aslında borçsuz bir Pamukbank Halkbank’a gömülmüştür. Madem bu açığı kapatacaktın, Pamukbank’ın, bazı finansçıların pek de umursamadığı, hatta anlamadığı soyut değerlerini neden heba ettin? Sorum budur.

- Pamukbank'ın "hortumcu bankalar" arasında yer almaktan, bir gecede YKB'sına yamanmaya çalışılmasından başka ne gibi bir marka değeri kalmıştır?

Benimkisi bir iddiadır. Pamukbank’ın marka değeri kalıp kalmadığı bilimsel araştırmalar sonucu belirlenebilirdi. Ben kaldığını düşünüyorum, ama bu konuda karar verecek irade, kalıp kalmadığıyla ilgili kararı sizin gibi masa başında veremez. Bu konuda bir araştırma yapılmadığı gibi, bir marka uzmanından görüş alındığını bile sanmıyorum. Siz konulara vakıf ve yakın görünüyorsunuz. Bildiğiniz bir şey varsa, paylaşın da biz de öğrenmiş olalım.

- O güler yüzlü, genç, dinamik diye tanımladığınız Pamukbank çalışanlarını, çoğu zaman Kamu'nun verdiği görevi büyük bir özveriyle yapmaya çalışan Halkbank çalışanının yerine koyduğunuzda veya herhangi bir Şube bankosuna sizi koyduğumuzda emekli ödemelerine dahi ne kadar dayanabilirsiniz? 2 yıl sonra güler yüzlü olabileceğinizden emin misiniz?

O memuru o hale getiren sistemle hesaplaşın siz! Bu sorunun muhatabı ben değilim.

- Öncelikle Pamukbank'ın teknolojik altyapısı ne kadara mal olmuştur? Aynı sistemi diğer bankalar kaça mal etmiştir?

Bilemiyorum. Eğer bu konuda savruk davranıldığını ima etmek istiyorsanız, bence de halt etmişlerdir.

- Bu yazıyı hazırlamadan önce halkbank'ın yaptıkları, tarihi, misyonu, hedef kitlesi hakkında herhangi bir araştırma yaptınız mı?

Bu yazıdan bağımsız olarak da, aklımın erdiği kadarıyla ilgilendim. Acıdır ki, ucuz teşvik kredilerini eş dost siyasetçi referanslarıyla Halkbank’tan alıp da diğer tüm bankacılık hizmetlerini özel bankalar üzerinden yürüten birçok KOBİ’nin varlığına tanık oldum. İyi mi?

- Örneğin Banka personelinin deprem bölgesindeki tüm Afet kredilerinin incelemelerini yaptığını, hasar tespitlerine katıldığını, ilk KOBİ tanımını kullandığını, 1985'li yıllardan bu tarafa Hazine'nin yatırım teşvik kredilerini yürüttüğünü, KOBİ'lere yurt dışından sağladığı ve kendi kaynaklarını tahsis ettiğini, diğer özel bankalar Hazine kağıdı alıp ceplerini doldururken Halkbankası'nın yeni teknoloji, yazılım, fuarlara katılım, uzun vadeli işletme-tesis, Avrupa Yatırım Bankası, Türki Cumhuriyetlere yönelik yatırım kredileri, ayrıca Sanayileşme Fonu, KWF Fonu, Dünya bankası gibi kredilerle ülkemiz çapındaki KOBİ'lere destek olduğunu biliyor musunuz?

Birçoğunu biliyorum. Bunların, benim tartıştığım konuyla hiçbir ilgisi yok. Bir kamu bankası karşısında özel bankaları savunacak değilim, ama özel bankalara karşı bir kamu bankasını da savunmam. Açıkçası sözünü ettiğiniz tüm teşvikler, bir kaynak kaydırma operasyonundan ibarettir. Halkbank’ın bizatihi bir meziyeti değildir. Benden alıp KOBİ’ye verilmesini de eleştirmiyorum. Milli stratejik planlamalar doğrultusunda böyle uygulamalar yapılır, ama bunu yapan kamu kurumu yalnızca bir misyon ifa eder, o kadar. Halkbank’ın bu misyonu ne ölçüde başarıyla yerine getirdiği, ne kadar milletin parasıyla efelik yaptığı ise gerçekten araştırmaya muhtaç bir konudur ve benim uzmanlık alanıma girmez. Böyle reklam cümleleri kurmak yerine asıl bu analizleri yapmalısınız.

Gördüğünüz gibi yazı yazmak hiçte hafife alınamayacak ve sıradan insanlara bırakılamayacak kadar önemli bir konu gerçekten. Bence öncelikle araştırma yöntemleri dersini aldıktan sonra yazacağınız konuları araştırmalı ve çok okumalısınız.

Gördüğünüz gibi, ben bir şey görmedim. Yazımda kullandığım bilgiler benim tezimi sergilememe yeterli olmuştur. Daha fazlası gerekseydi onu da edinirdim. Yazı türleri hakkında bir bilginiz var mı, bilmiyorum, ama söz konusu yazım, bilimsel bir “makale” değil, “deneme” türündedir. Makale ve deneme arasındaki farkı çok iyi bilirim, her ikisinin gereğini yerine getiririm. Nasihatleriniz için teşekkür ederim, ama üniversitede iki yıl araştırma dersi aldım, gerektiği kadar da okurum. Böyle polemiklerden gerçekten hiç hazzetmem, ama bu seviyede iddia sahibi birine karşı ben de bir nasihatte bulunmayı görev addederim; imla konusunda bu kadar cahil ve savruk davranırsanız estirdiğiniz üfürüklerin rüzgarı size zarar verir.

Katılıyorum, yazmak hafife alınmayacak bir konudur, ancak “sıradan olmayan insanlar”ın ortalama bir müzakere ve tartışma üslubu tutturabilecek evsafa sahip olmaları gerektiği de tartışılamayacak bir vakıadır.

Cumartesi, 21 Ekim, 2006  
Anonymous Hasan yazdı:

Anlamadığım, markası bankanın kendisinden bağımsız ayrıca satışa çıkarıldığı ve alıcısı çıkmadığı halde nasıl oluyorda milyarlarca dolar edeceğini savunuyorsunuz?

Sonuçta Pamukbank bir grup liderinin ikinci bankası idi. Yani bir nevi ayak işlerini, istenmeyen işlerini yapan; deneme tahtası olarak kullanılan, halktan toplanan mevduatın grup firmalarına peşkeş çekildiği bir banka... Pazarda bile patlıcanın iyisine bakan insanlar bankacılığın çürük domatesini ne yapsın?

Pazartesi, 06 Kasım, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Ben marka ismine bir fiyat biçmedim. Bankanın kendisinden bağımsız satışa çıkarıldığını da bilmiyorum. Eğer, Halkbank-Pamukbank operasyonundan sonra böyle bir şey yapıldıysa geçmiş olsun demekten başka bir şey gelmez elimizden.

Fiziki değerlerle simgesel değerleri birbirinden koparıp bir ruh reenkarnasyonunu gerçekleştirmek öyle kolay değildir. İsmi, kim niye alsın ki? Ben, bana verin demiştim. Para vermem de, sadece hatıra olarak...

Yazıda ve bağlantılı yazılarda her sorunun yanıtı var, ama nedense iyi incelenmeden ve ilk izlenimle yorumlar yapılıyor. Pamukbank, Halkbank tarafından, sadece altyapısı ve insan kaynağına Hazine’den milyarlarca dolar ödenerek bir nevi satın alınmıştır. Bir nevi...

Bugün riskleri sıfırlanmış ve açıkları kapatılmış (ki bu yapılmıştır) bir Pamukbank’ın, Denizbank’tan daha az değer bulacağını kim iddia edebilir ki?

Soru ve sorun bu kadar basittir. Buna kim rasyonel bir cevap verirse, tartışmaya katkıda bulunmuş olur. Gerisi sadece polemik oluyor ve ben bundan sıkılıyorum, söylediklerimi tekrar edip duruyorum.

Pazartesi, 06 Kasım, 2006  
Anonymous Arda yazdı:

Halkbank'a devri sirasinda herkesin hortumcu, ise yaramaz ve degeri yok dedigi o Pamukbank'ta tam 15 yıl aralıksız ust duzey yonetici olarak calistim.İlk gunumden Halkbank'a devredildigi 17 Kasim 2004 gunune kadar araliksiz oradaydım.Yapilan karalamalarin, sacmasapan asagilayici yorumların ne kadar yanlis ve zavallica oldugunu yakından biliyorum. Pamukbank'i övmeye söz ve yazilar yetmez bence.

Sadece sunu diyorum ki bankamin itibarinin iadesini istiyorum ve o marka ile logoya ben de talibim.Üstelik evimdeki Pamukbank kosesinin en guzel yerinde saklamak icin...

Perşembe, 23 Kasım, 2006  
Blogger A. Selim Tuncer yazdı:

Teşekkürler Arda Bey, keşke uhdenizdeki bazı bilgilerle katkıda bulunsaydınız. Bakın, kazık kazık sorular soruluyor, cevaplayamıyorum:)

Salı, 28 Kasım, 2006  

Yorum Gönder

BAĞLANTILAR:

Bağlantı Oluştur

<< Home