27 Şubat 2006 Pazartesi

| "Logomuzu biraz daha büyütün. Yerimiz var, lütfen biraz daha!"

Reklamverenlerin, ilan ve reklamlarda, broşür ve kataloglarda yer alan logolarının ısrarla daha da büyütülmesi talebiyle sık sık ajansları sıkıştırdıklarını biliriz. Reklamveren psikolojisi ilginçtir gerçekten, belki profesyoneller olarak biz de reklamveren koltuğuna otursak aynı psikolojinin kurbanı olabiliriz.

Bu durumun yalnızca ülkemize özgü olduğunu da düşünmeyin. ABD'li ünlü reklam yazarlarından Luke Sullivan, Türkçe'ye de çevrilmiş olan Satan Reklam Yaratmak adlı kitabında konuya değiniyor:

"Müşterilerin logolarına olan düşkünlükleri, erkeklerin bilirsiniz işte, .......ne olan düşkünlüklerine benzer. Onlardan konuşmayı severler. Onlara bakmayı severler. Sizden ona bakmanızı isterler. Ne kadar büyük olursa, o kadar etkili olduklarını düşünürler. Fırsat bulduklarında başkalarının logolarına sinsice ve biraz da korkarak bakmaya çalışırlar.

Hemen her kadının da söyleyeceği gibi, buna hiç kimse aldırmaz.

Bir keresinde çok kızan ve öfkeyle ajansı arayan bir müşterimizi hatırlıyorum. Ajansımızın kendi şirketi için yaptığı açıkhava reklamını görmüş ve logonun çok iyi görülmediğini fark etmiş.

Görüşmeyi yapan müşteri temsilcisi "Öyle mi, bu billboard'u nereden gördünüz?" diye sormuş.

"Uçaktan."

Müşteri, uçağı La Guardia havaalanına iniş izni için daireler çizerken logosunu göremediği için kızmıştı.

Yine de ona biraz yardımcı olalım; eğer müşterinizin logosunun boyutu ile ilgili bir sorunu varsa, önce şunları sorun: "Reklamın iyi olduğu konusunda hemfikir miyiz? Stratejik olarak doğru ve yaratıcılık anlamında akılda kalıcı mı?" Öyle değil mi?"

"Eğer reklamın, başarılı bir şekilde okuyucuyu durdurduğuna ve merakını uyandıracak bir öneriyle onu meşgul ettiğine katılıyorsanız, peki okuyucunun arayacağı bir sonraki şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz? Başka bir reklamın logosuna bakacağı şüpheli. Suya yazmadığınız sürece okuyucu mutlaka onu bulacaktır. Boyutunun önemi yoktur."


........
"Her reklamda dolaysız ve dolaylı mesajlar vardır. Her ikisi de aynı derecede önemlidir. Dolaysız mesaj başlığın ve görüntünün söyledikleridir. Fakat dolaylı olarak, reklamın tasarımı, ürünün kalitesi, sınıfı, durumu, müşterinizin kişiliği hakkında birçok mesaj gönderir. Bunların hepsi ince şeylerdir. Dolaysız mesajlarda bir uzman eline ihtiyaç vardır."
........
"Büyük logoların yazıldığı yerlerde satışlar artar mı? Kendinizi tanıtırken isminizi gürleyen bir tonda mı söylersiniz? "Merhaba, benim adım Bob Johnson!" Kartvizitleriniz kapı önlerine konan hoşgeldiniz yazılı paspaslar büyüklüğünde midir?"
........
"Eğer bir reklam başarılı bir şekilde faydayı sunabiliyorsa, logonun büyüklüğü sadece tasarım kalitesi açısından önemlidir; bu da sanat yönetmeninin iyi eğitilmiş gözlerine, yani sezgilerine bırakılması gereken bir konudur. Müşterinize, bu soyut olayın, bu sezginin bizim işimiz olduğunu kibarca hatırlatmanın bir yolunu bulun."



Sullivan konuya bu minvalde devam ediyor. Ben şimdi onu bırakıp uygulamalı bir biçimde, logo büyüklüğü dahil, ilan tasarımıyla ilgili birkaç konuyu analiz etmek istiyorum.


Bir mesajı iletme çabası içinde olan grafik bir eserde belki de en önemli husus, hem eserin muhatabının “algı”sını denetlemek hem de iletişimin hiyerarşik düzenini kurgulamak amacıyla elemanların birlerine olan oranlarına dikkat etmektir. Mesela eğer elemanların hepsini benzer büyüklükte yapmaya kalkarsanız mesajda ilk algılanması gerekenle son algılanması gereken, yüksek sesle konuşması gerekenle fısıldaması gereken elemanlar arasında bir karmaşa yaratır, eserin muhatabının da kafasını karıştırırsınız. Ayrıca birbirine yakın büyüklükteki elemanlar birbirlerinin ışığını söndürürler, hepsi kocaman kocaman olsalar bile... Yanyana iki büyük elemanın tek tek algılanması daha zorken, biri küçük biri büyük olarak birbirinden ayrılan iki elemanın, küçüğü de dahil olmak üzere tek tek algılanması çok daha kolaydır. Tabii elemanların birbirlerine olan mesafeleri ve içinde yer aldıkları uzayın durumu da önemlidir.


Mesaj iletme ve elemanları belli bir hiyerarşi içinde algılatma kaygısı taşıyan bir grafik eserde mutlaka dominant ögeler yer almalıdır. Mesela gazetelerin manşet haberlerini hatırlayın. Bizim gazeteler pek rağbet etmemekle birlikte yabancı gazetelerde mutlaka dominant bir fotoğrafın olduğunu ve diğer elemanların bunun çevresine yerleştirildiğini farkedersiniz.

Mesaj hiyerarşisi açısından baktığımızda marka logosu imza hükmündedir ve elbette temel mesajdan sonra algılanması gerekmektedir. Tabii, ondan sonra algılanması gereken metin gibi, dipnot gibi, detay fotoğraflar gibi tali elemanlar da olabilir. Bu, logo en son görünür anlamına gelmiyorsa da, logonun hiyerarşik olarak “imza” ve “mesajın sahibi” hükmünde algılanmasını sağlayacak uygun büyüklükte olmasını gerektirir.

Şimdi ajansın ürettiği ve müşterinin değişikliğe uğrattığı iki ilanı ayrı ayrı analiz edelim. BRS markalı (İlan fikri bana ait değil, ama marka adını Bursa'dan icat ettim.) paslanmaz çelik mutfak bıçağı ilanı... Taslak çalışmalardan ilki ajans tarafından tasarlanmış, ikincisi ise müşteri talepleriyle değişikliğe uğramış olsun. (İlanların yarım gazete sayfası büyüklüğünde olduğunu düşünün. Yani birinci ilandaki yazılar makul mesafeden okunabilir durumda...)


Önce ajansın ilanı:

1.
Paslanmaz çelik mutfak bıçağı ile ilgili “keskinlik” mesajı esprili bir görsel anlatımla iletiliyor. Dominant eleman olan ve bu mesajı ileten fotoğraf ilanın merkezinde yer alıyor. Açık renk zemin ve çevrenin sadeliği algılamayı kolaylaştırıyor.

2.
İlanda mesajı iletmek veya desteklemek için herhangi bir başlığa gerek var mı? Hadi bir hoşluk yaratmak için dipnot büyüklüğünde olmak kaydıyla bir iki laf edelim. Müşteri bıçaklarının paslanmaz çelikten üretildiği önemsiyordu: “Paslanmaz çelikten üretilen BRS bıçakları mutfakta en büyük yardımcınızdır. Ama biraz dikkat!” Fısıltıyla söylüyoruz. Yumurtlamış tavuk gibi davranıp ortalığı ayağa kaldırmak markamıza yakışır mı?

3.
Ürün fotoğrafı... Stilimizi yansıtan, ürün yelpazemiz arasında bizi temsil edeceğine inandığımız bir bıçak... Bir tane yeter, bu bir katalog değil çünkü. Makul büyüklükte, kör parmağım gözüne yapmadan!

4.
Logonun küçüklüğü, görünmesine ve algılanmasına engel oluyor mu? Hayır. Soğukkanlı, vakur, kendinden emin, bağırmayan... Bu nedenle de iddialı... Mesafe ve oranlar sayesinde diğer elemanların baskısından uzak.


Müşterinin ilanı:

1.
Mesaj, diğer elemanların üzerindeki baskısı nedeniyle iyi bunaldı. Seçici algıyı hareket geçirmek için artık daha fazla dikkat gerekiyor.

2.
Hoşluk olsun diye bir iki laf edelim dedik, müşterinin çok hoşuna gitti, maalesef başlık yaptık. Başlık ilanın üstüne çöktüğü gibi bir taraftan da ilanın muhatabını aptal yerine koymuş olduk; görsel mesajı anlamadın, bir de oku bakalım. Ayrıca kısık sesle söylenmesi gereken bir mesajın volümünü yükselterek kendi anlattığı fıkraya herkesten çok kendi gülen adam durumuna düştük.

3.
Ürün fotoğrafını büyüterek iddialı olalım derken, aslında iddiamızı yitirdik. Birçok bıçağımız olmasına rağmen, fotoğrafı bu etkide kullanınca tek tip bıçağımız varmış veya en önemlisi buymuş gibi bir algı oluştu.

4.
Logoyu büyüttük, ama gördüğünüz gibi diğer elemanların baskısıyla eski etkisini kaybetti ve herhangi bir elemana dönüştü. Marka olarak kendimize güvenimizi, vakarımızı yitirdik. Bağırıyoruz. Büyüterek, logomuzu resmen tahtından indirdik.

Yazık oldu.

26 Şubat 2006 Pazar

| Ürünleri değil, ürünlerin arkasındaki fikirleri satarsınız

Pazarlama Yöneticisi Tanju Sunay'ın "Pazarlama yönetiminde son nokta: Ürün geliştirme" başlıklı yazısını "yorumsuz olarak" sizinle paylaşmak istiyorum:


Ürün geliştirme işi genellikle işletme bünyesinde birçok departmanın birlikte çalıştığı ve genellikle yanlış yönetilen bir süreçtir.

Bir pazarlama yöneticisinin bu süreçte yapacağı en akıllıca eylem, diğer departmanları kendine tâbi hale getirerek bu sürecin yönetimini ele almasıdır.

Ürün geliştirme bir pazarlama işidir ve mutlaka pazarlamacılar tarafından yapılmalıdır.

Genellikle ve hepimize öğretildiği üzere, ilk başlangıç noktasının müşteri ihtiyaçlarının tespiti olduğu söylenmektedir. Aslında müşteriler ihtiyaçlarının farkında değildirler. Ne istediklerini bilmezler. Mevcut kalıpların dışına çıkamazlar. Bize ne söyleyebilirler ki?

Öyleyse müşterileri unutun. Hatta onları umursamayın bile. Pazar araştırmaları mı? Onları da unutun gitsin.

Geriye kalan tek şey sizin beyninizdir. Yeni bir ürünün şekilleneceği tek yer sizin beyninizdir. Onu kullanın. Asla normal düşünmeyin.

Unutmayın ki asla somut satmaz. Satılan her şey soyuttur. O zaman soyut olun.


Ürünleri değil, ürünlerin arkasındaki fikirleri satacağınız düşüncesiyle yola çıkın. Üründen değil fikirden başlayın. İnsanlar farkında olarak ya da olmayarak sadece soyut şeylere para öderler.

80 gr’lık kare şeklindeki bir çikolata kütlesine değil arkasında bulunan mutluluk hissine para öderler.

Satacağınızın ne olduğuna karar verdikten sonra, bırakın diğer departmanlar onu somut bir şekle dönüştürmek için size yardımcı olsunlar.

Gene unutmayın ki ürün geliştirme pazarlama yönetiminde ulaşabileceğiniz en son noktadır. Öyleyse bir an önce neden ulaşmayalım ki?

25 Şubat 2006 Cumartesi

| Reklam ve şöhret

Alper Akcan'dan sık "pas" alıyorum. Yazmam gerekenler arasına not edilmiş, fakat bir miktar derinliği olan yanları olduğu için elimin bir türlü değmediği konulara değiniyor. Ben de hemen, devamını sonraya bırakmak kaydıyla bu konularla ilgili ilk söylemem gerekenleri paylaşıyorum.

Bazı kardeşlerimizin "pas"larıyla ilgili olarak notlar alıyorum, ama kimileri öyle çetrefilli ve ayrıntı gerektiren konular oluyor ki, elimin değmesi daha da uzuyor. Bunlardan biri de Eylül Ataklı'nın, reklam ajanslarıyla çalışma yöntemleri konusunda kaleme aldığı "Reklam Yazıları" başlıklı yazısı...


Bu, gerçekten yakıcı bir sorundur. İnanır mısınız, reklamveren-reklam ajansı barışı ve çalışma uyumunu sağlamayı taahhüt eden "aracı" yapılar kurulmaya başladı Batı'da... Geçen yıl bir Kanadalı, bir İsviçreli ve bir İtalyan'ın kurduğu böyle bir firmayla tanıştım ve kendileriyle sohbet etme imkanı buldum. Ortaklarından biri de zamanında Swatch'un yaratıcı kadrosunda yer almış pazarlama üst yöneticilerindendi. Türkiye'den de müşteri arıyorlardı, ama bizim reklam ajansları reklamverenle pek uyumlu oldukları için buralarda itibar görmediler galiba... Eylül'ün yazısında çok ciddi soru ve sorunlar yer alıyordu. Bu konuyu yazacağım, biraz daha zaman!

Gelelim Alper'in "Ünlülerden Marka Olur mu?" başlıklı yazısına... Yazıdaki görüşlerin önemli bir bölümüne katılıyorum tabii ki. Benim ilk elde söyleyeceğim şeyler, konuyu genişletmeye ve bazı açık kalmış alanları doldurmaya katkı sağlamayı amaçlıyor.


Öncelikle "Ünlülerden marka olur mu?" tartışmasına ben de katılmış olayım. Evet, olur. Pop müzik pazarında Sezen Aksu elbette bir "arz"dır. Bu segmentte başka bir Sezen Aksu da yoktur. "Marka, ticari bir amaç doğrultusunda yaratılır." diyenler için bile uygun bir örnektir. Alper'in sözünü ettiği konuya gelince... Eğer Sezen Aksu bir markaysa, bu marka adı altında tişört üretilebilir. Ancak tişört, markanın temel kategorisinin çok uzağında kaldığı için başarı şansı yok denecek kadar azdır. Bu sorun, yalnızca "ünlü/marka"larla ilgili de değildir. Nestle'nin tişörtü için de aynı başarısızlık tabii ki söz konusu olabilecektir. Al Ries'in dediği gibi, marka yayıldıkça gücünü kaybeder çünkü... Yani, taş yerinde ağırdır. Oysa Sezen Aksu markasının, ses sanatçılığı kategorisi yanında "komşu alanlar" sayılabilecek sinema sanatçılığı veya dizi oyunculuğu gibi kategorilerde başarılı olma şansı daha yüksektir.

Bir de şu var: Markanın doğal genişlemesi dışında, özellikle sinema ve ses sanatçıları markalarında olduğu gibi salt "şöhretten sonuna kadar istifade etme, kazanın dibini kazıma" kurnazlığı üzerine kurulmuş girişimlerin uyanıklık ve samimiyetsizliği hissedildiği için, bunların başarı şansları iyice azalıyor. Zaten bu anlamda, belki dar segmentler dışında başarılı bir örnek de yok galiba.

Haddini aşıp "Ben artık marka oldum!" diyen kifayetsizler için ne yapabiliriz ki? Merter'de, Osmanbey'de, Kayseri'de, Denizli'de de olmadan oldum diyenler ya da sananlar var. Cahillik işte!


Bir başka konu da ünlülerden marka için yararlanma durumudur. Özellikle reklamlarda ünlü kullanma, “ünlü”nün marka olma gücünü markaya katmak ve yukarıdaki markayla aynı “irtifa”ya yükseltmek amacını da taşır. Böylece "ürün/marka" için bazı mesafaler kısalabilir.

Avantajları ve elbette dezavantajları da vardır.

Aslında bu gibi durumlarda "ürün/marka"yla "ünlü/marka" arasında yapışık ikizler pozisyonu söz konusudur. "Ürün/marka", "ünlü/marka"nın olumlu değerlerini kendi değerlerine kattığı gibi olumsuz değerler de bu ortaklığa karışır. Ben buna birleşik kaplar modeli diyorum. Eğer birleşik kapların "ürün/marka" tarafı boşsa, dolu olan "ünlü/marka" tarafındaki değerler boş tarafa doğru yürümüye başlar. Dikkat edin, "ünlü/marka" tarafında bir boşalma söz konusu olabiliyor. Yani böyle bir uygulamanın "ünlü/marka" için mutlaka bir bedeli var. Eğer "ürün/marka"nın taşıdığı değerler varsa, o değerler de "ünlü/marka" tarafına doğru akabilir.

Tabii, asıl arzu edilen her iki tarafın değerlerinin birleşik kaplar yöntemiyle birbirlerini, temel olarak da "ürün/marka" değerlerini beslemesi ve zenginleştirmesidir.


Demek ki seçim çok önemli... "Ünlü/marka" değerlerinin olumsuz olmaması durumunda bile farklı ve uygun olmayan değerler "ürün/marka"ya zarar verebilir.

Özellikle "ürün/marka"nın "ünlü/marka"dan ayrılma gerekçelerinin oluşması ciddi riskler taşıdığından, böyle bir durumda çok hassas stratejiler ve ciddi bir "yapışık ikizler" operasyonu gerekebilir.

24 Şubat 2006 Cuma

| Reklamın ve reklamcının sağlığı

"Bir reklamcı günde en az 12 saat çalışır. Haftanın 7 günü çalışır. Bir ay içinde ortalama 3 kez sabahlar ve ertesi gün işe her zamanki saatte gelir. Toplantılarda 2 saatten fazla durmaksızın konuştukları olur. Yoğun esinlenme toplantılarında 5 saat masadan kalkmadıkları. Hep problem çözerler. Çok yoğun çalışırlar. Yılda bir hafta izin kullanırlar, bilemediniz iki. Uykusuzluk problemi yaşarlar, ayakta kalmak için bolca kahve tüketirler, uyarıcı haplar, vitaminler alırlar. Düzensiz yaşarlar."


"Bu ülkede sağlıklı reklam yapmak için, kurumlar arası şeffaflık ilkelerini, etik değerleri, mesleki onuru, her anlamda giderek ağırlaşan sektör koşullarını, değişen kuşağı, yozlaşan hayatlarımızı, sadece gerçeklerle uğraşırken gerçeklerden kopuşlarımızı elden geçirmekte yarar var."

Doğan Yarıcı'nın bu yazısını okumayana (varsa) hakkımı helal etmeyebilirim.

| Su: Temizlik, arınma ve marka...

Türkçe’ye de çevrilen Enerji ve Eşitlik, Sağlığın Gaspı, Okulsuz Toplum, Şenlikli Toplum ve Gender adlı kitapların yazarı Ivan Illich’in H2O (H2O and the Waters of Forgetfulness) adlı kitabını 80’lerin sonu ya da 90’ların başında okuduğumu sanıyorum. Kitabı kütüphanemde arayıp bulamadığım için bazı ayrıntıları hatırlamam imkansız, ama Illich, ABD’nin bir eyaletinde, sanırım belediyenin su şebekesiyle ilgili bir tasarrufundan yola çıkarak günümüzde “su” algısının nasıl değiştiğini ve nasıl musluklardan akan H2O’ya indirgendiğini anlatıyordu.


Illich’e göre su, kendisine atfedilen mitsel ögelerden soyutlanıp yalnızca bir temizleme maddesi haline dönüşmüştü. Kitabın arka kapak yazısını kitap satış sitelerinden buldum: “Bir zamanlar “arılığı yansıtan madde olarak algılanan” su, insanların artık “oturmak” yerine “istiflendiği” modern kentlerde, “insan yaşamına ancak arındırıldığı ölçüde fayda sağlayan yeni bir madde”, H2O haline geldi. Ivan Illich, zengin tarihsel, dilbilimsel ve mitolojik malzemeden yola çıkarak kentsel alan ve bu alanda dolaşan sularla ilgili algılamalarımızın nasıl değiştiğini irdeliyor.”


Temizlik, büyük uygarlıkların ürettiği kültürlerde büyük önem taşır. Özellikle kitabi dinler için temizlik vazgeçilmez bir fiildir. İnsanlık tarihi boyunca birçok din ve kültürde temizlik "maddi" ve "manevi" olmak üzere iki boyutlu algılanmıştır.

Birçok din ve kültüre göre temizlik eylemi fiziksel anlamda kirlerden kurtulmak yanında, aynı zamanda bir manevi arınmadır. Hemen bütün dinlerde arınma (purification) ve yenilenmeyi sağlamak için çeşitli şekillerde su kullanıldığı bilinmektedir. Örneğin İslâm’da abdest, birtakım dinî görevlerin yerine getirilmesi için şarttır.


Yine suya girme ya da su serpme şeklinde gerçekleşen vaftiz, Hıristiyanlığa girme alameti ve Hristiyanlığın şartı sayılan yedi merasimden biridir. Hristiyanlığa göre genel anlamda vaftiz, Hz. Adem’le Havva’dan intikal eden ilk (aslî) günahtan arınma olmakla beraber, kişinin yeni bir hüviyete bürünerek Allah’ın krallığına katılmasının takdisi anlamlarına da gelir.

Yahudilerin yıkanma törenleri, Esseniler’in günlük banyoları da kutsal eylemlerdir.

Hindular için Ganj Nehri kutsaldır; burada toplu yıkanma törenleri yapılır.


Kısacası yıkanmayı, temizlenme ve arınma olarak dünyevi ve kutsal bir eylemin bir arada gerçekleştirilmesi olarak görebiliriz. Temizlenmek; kirlerden kurtulmak, yenilenmek, arınmak ve bir yeniden doğuştur. Bu eyleminse en önemli yardımcı maddesi sudur.

Su, insanın doğum ve ölümü arasında, hayatının tüm aşamalarında dünyevi ve uhrevi yıkanma eylemlerinin hepsinde kullanılmaktadır.

Çok fazla uzatmadan sonuca gideyim. Suyun fiziksel (temizleme) ve duygusal (arındırma) özellikleri, markalaşmayla ilgili olarak tartıştığımız “değerler” konusu için çok iyi bir örnek oluşturmuyor mu?

Eğer, yalnızca temizlenmemizi sağlıyorsa ona ürün ya da meta (commodity), aynı zamanda arınmamıza yardımcı oluyorsa ona da marka diyebilir miyiz? Eğer, marka dediğimiz şeyin bir kavramsal bütünü oluşturduğunu kabul ediyorsak, evet!

Bence marka, “ticari” olmasa bile, galiba insanlığın başından bu yana var.

23 Şubat 2006 Perşembe

| “1 liralık kahveyi 7 liraya alanlar salak mıdır?” Soru yanlış, çünkü 7 liralık kahve 1 liralık kahve değildir.

Alper Akcan, Pazarlama Bilimi ve Etik Kurallar başlıklı yazısıyla yine önemli bir konuyu açmış. Uzun bir mesele, ama ben de, çok kısaca görüşümü aktarmak istedim.


Markayla ilgili olarak vaadedilen fiziksel faydalar (physical benefits) konusunda belki tüketici kandırılabilir. Ancak, hiç kimse markanın duygusal faydaları (emotional benefits) konusunda hiç kimseyi kandıramaz. Bunun için de yasalara, yönetmeliklere, tüzüklere falan hiç gerek yoktur. Starbucks’ın 7 YTL’lik kahvesiyle karşı köşedeki Goldenstar Cafe’nin 1 YTL’lik kahvesi arasındaki 6 YTL’lik “fiyat farkı”yla satın aldığınız “değer” sizin için bir anlam ifade ediyorsa ediyordur, etmiyorsa etmiyordur. Ediyorsa gider kahvenizi Starbucks’ta içersiniz, etmiyorsa karşı köşedeki kafede… Herkesin ihtiyacı farklı...

Starbucks reklamı gibi olmasın; ben orada yalnızca bir kez Türk kahvesi içmeyi denedim, belki 6 YTL'min bir bölümünün karşılığını almışımdır, ama galiba 1 YTL boşa gitti. Starbucks’ın size vaadettiği duygusal yararlar, kişilik özellikleri, sloganlar, simgeler ve imgeler, sesler ve renkler, metaforlar, efsaneler ve söylenceler, kısacası Starbucks’ın “gerçek değer”i sizin için 6 YTL ediyorsa niye satın almayasınız ki? Bunlar sizin için üretiliyor. Ve bunların üretim maliyeti 1 YTL’lik kahveyi üretmekten çok daha yüksektir.


Daha da önemlisi, bu “üretim”de markanın sahtekarlık ve hile yapma niyeti olamayacağı gibi, bunu yapma şansı ve imkanı da yoktur.

Damağımız ve midemiz sahtekarlığı yutabilir, ama duygularımız asla yemez!

22 Şubat 2006 Çarşamba

| "Japonlar yazılarını nasıl okuyorlar?" demeyin, biz de aynen onlar gibi okuyoruz.

Türkçe'nin yazıldığı gibi okunduğu, okunduğu gibi yazıldığını söyler, biraz da bununla övünürüz. Bildiğiniz gibi sözcükler, aslında bir veya birden fazla sesin oluşturduğu anlamlı yapılardır. İngilizce'de de, Japonca'da da, Arapça'da da sözcüklerin simge yapıları hiç değişmez. Türkçe'de "kitap" nasıl hep "kitap" biçiminde yazılıyorsa İngilizce'de de "book" hep aynı yazılır. Diğer dillerde de öyle. Ve biz asla "kitap"ı "k-i-t-a-p" biçiminde okumayız, bir bütün form olarak görür, o şekilde "ses"e dönüştürürüz.


Bir dönem okumanın harfleri birbirine vurarak yapıldığı sanılarak okuma eğitimi de öyle verilirdi. O nedenle belli bir kuşağın okuma hızı zayıftır. Neyse ki şimdi bu yanlıştan dönüldü de, okuma eğitiminde "tümdengelim" yöntemi kullanılmaya başlandı. Hızlı okuma kurslarında cümleyi, paragrafı, hatta sayfayı bir bütün olarak okuyabilmenin eğitimi verilmeye çalışılır.


Mesele şu: Sözcüklerin simgeye dönüştürüldüğü dönemlerde "okunduğu gibi yazılmak, yazıldığı gibi okunmak" gibi bir konfor söz konusu olabilir. Ancak telaffuz değiştiğinde imla değişemeyeceği için bu konfor ilelebet sürmez.

Bugün "değil" biçiminde yazar, ama "diil" biçiminde okuruz. Böyle örnek çoktur, zamanla da, özellikle bizim göremeyeceğimiz dönemlerde hep artacaktır. Eğer bu örnekte imlayı değiştirecek olursak "diil" biçiminde yazmamız gerekir. Oysa bunu "diil" biçiminde yazmak da, "değil" biçiminde okumak da yanlıştır.


Sözcüklerle ilgili simgeler hafızalarımızda öyle derin izlerle saklanıyor ki, bu simgelerde belli değişiklikler yapsak bile gördüğünüz gibi "okuma" konusunda ciddi sorunlar oluşturmuyor. Eğer algılar, bu yönde bir işlev görüyorsa, bu, Japon için de, Fransız için de, Arap için de böyledir.

"Zavallı adamlar, ne karmaşık alfabeleri var, yazılarını ne kadar da zor okuyorlardır." diye hiç dert etmeyin. "Ne güzel! Yazdığımız gibi okuyoruz." diye de böbürlenmeyin. Gördüğünüz gibi, okuduğumuz gibi yazsak bile "okuma" eyleminde bir Japon'dan farklı davranmıyoruz.

19 Şubat 2006 Pazar

| Bazı marka “duruş”ları ya da “durum”ları...

Hayatımızda ne kadar çok "ilişki" yaşıyoruz. Markalarla yaşadığımız da bunlardan biri... Her markanın kendine göre bizimle bir ilişki kurma biçimi, birer “kişilik” olarak karşımızda bir “duruş”ları vardır. Birkaç “duruş”a göz atalım mı? Bakınca, siz de hangi markayla ne tür bir ilişki içinde olduğunuzu hemen fark edeceksiniz.


Sadık bir dost

Yediğimiz içtiğimiz, gecemiz gündümüz ayrı geçmez. Sadık birer dost gibidirler. Onlarla hayatımız anlam kazanır, birlikte kendimizi daha güvende hissederiz.

Eski bir arkadaş

Artık çok fazla birlikte olmasak da, hatırladığımızda içimiz cız eder. Alışkanlıklarımız, ilgilerimiz, zevklerimiz, hayat görüşümüz farklılaştığı için bir araya gelmemiz zordur. Ama severiz, sayarız onları hala...

Rahmetli

Güzel anılarımız olmuştur, bazan eski dergilerin sararmış sayfalarında ilanlarına rastlar, birlikte geçirdiğimiz günleri yad ederiz. O, yoktur artık.


Uzak komşu

Sabahları işe giderken ya da pazarları mahallede karşılaşır, şöyle bir selamlaşırız, ama hiç muhabbetimiz olmaz. Kötü biri değilse de kişiliklerimiz farklıdır. Fakat o, diğer komşuyla çok samimidir, her pazar bahçede ızgara yapar, birlikte maça giderler.

Ulaşılmaz

O bir stardır, bir araya gelmemiz rüyalarımıza bile sığmaz. Yalnızca uzaktan hayranlık besleriz, o kadar... Bazan da tam tersi, uzanamadığımız için “murdar” deriz.

Yabancı

Varlığından haberdar bile değilizdir.

Kenar mahalle dilberi

Cilveli, sevimli bi’şeydir, ama hiç güven vermez. Kime yar olacağı, ya da yarın nereye gideceği, ne yapacağı belli değildir.

Maymun

Bizimle yakınlık kurmak için eşimize, dostumuza, arkadaşımıza benzemeye çalışır, onlara öykünür. Ama bu tavırları o kadar sırıtır ki... Oysa kendi doğallığında olsa belki daha fazla saygı duyarız.

Süfli

Zaruretten bir araya geliriz, ama birlikte olmaktan, toplum içinde birlikte görünmekten hoşlanmayız.

Metres

Arada bir kaçamak... Sonra yine eve dönüş.

İş arkadaşı

Bazan kendimiz seçemeyiz. Kimisiyle ilişkimiz 18.00 itibariyle son bulur, kimisiyle ise bazan akşamları da birlikte olur, bi’şeyler yer içeriz.


Sevgili

Aşk ve heyecan... Belki uzun bir ilişkinin başlangıcı, belki kısa sürecek bir serüven... Bir süre birbirimizin kusurlarını görmezden geliriz. İlişki derinleştikçe de sürüp sürmeyeceği belli olmaya başlar.



Nikahlımızdır. Mantık evliliği de olsa, aşk evliliği de olsa belli bir aşamadan sonra anlamlı bir ilişkiye dönüşebilir. Çoluk çocuk ve birçok ortak mahremiyet... Arada küçük tatsızlıklar olsa da yine aynı yastığa baş konur. Yürümüyorsa da yürümez zaten. Biter.

Yine devam ederiz. Veya biraz da siz söyleyin.

Fotoğraflar için, fotoğraf sanatçısı arkadaşım Alp Esin'e teşekkürler... Desteğini her zaman bekliyorum Alp.

17 Şubat 2006 Cuma

| Brev fra et Andet Danmark

Binlerce Danimarkalı bir internet sitesi aracılığıyla, İslam dünyasını rahatsız eden karikatürlerden ötürü Müslümanlardan özür dileyerek, dostluk mesajı gönderiyor. Beş öğrenci tarafından geçen hafta kurulan "www.anotherdenmark.org" adlı web sitesini şu ana kadar 350 bini aşkın kişi ziyaret etmiş. Yaklaşık 14 bin Danimarkalı da, “Bir başka Danimarka” adlı mektubu imzalayarak, Müslümanlar için dostluk mesajı bırakmış.

İnternet sitesinin kurucularından Nikolai Lang, “Bir Başka Danimarka” adlı mektupta, “Dinler arasında daha fazla saygı ve hoşgörü çağrısı yapan ve İslam korkusu olmayan bir Danimarka”dan söz ettiklerini belirtiyor.


Tek yönlü bir enformasyonun etkisi altında olmasına rağmen Danimarka’dan böyle bir sivil girişimin yeşermesini birçok bakımdan anlamlı buluyorum. Gördüğünüz gibi “propaganda” artık eskisi gibi yeterince işe yaramıyor. Protesto amaçlı da olsa elçilik yakma, otomobilleri kundaklama, insanlara zarar verme gibi eylemlerin asıl bu karikatürlerin oluşturmaya çalıştığı “algı”ya hizmet etmesine karşılık, böyle bir sivil hareketin sahici ve gerçekten etkili bir protesto mahiyetinde olacağı kesindir. İnternetin, nasıl sınırları aşıp da barış için dayanışmayı sağlama noktasında işlev görebileceği de almamız gereken başka bir hisse...


Bu siteden başka Forsoning Nu, Sorry Norway and Denmark, Vennebillede, Vilje til nye fælleskaber adlı "We are sorry!" siteleri de var. Mogens, Ahmed ve Jørgen'in, Vibeke ve Mohammad'in yer aldığı yukarıdakiler gibi fotoğraflar ise dayanışma amaçlı olarak bu sitelerden birinde yer alıyor.

Şimdi, çeşitli Müslüman dillerinde yazılan ve “Bir başka Danimarka” sitesinde yer alan mektubu buraya alıyorum:

"Farklı" Bir Danimarka’dan Mektup

Sizlere farklı bir Danimarka’nın var olduğunu göstermek istiyorum. Müslüman dünyasıyla barış içinde yaşamak isteyen bir Danimarka. Dinler ve farklı insan toplulukları arasında saygı ve hoşgörü isteyen farklı bir Danimarka. Bir Danimarkalı olarak tek bir özel Danimarka gazetesinin yayımladıklarından sorumlu değilim. Ancak Jylland-Posten’in dünyadaki bütün Müslümanları inciten eylemlerini şiddetle kınıyorum ve niçin gazetelerden bir özür beklendiğini anlıyorum.

Hepimiz birbirimize, dini inaçlarımıza ve düşüncelerimize saygı duymak ve değer vermekle yükümlüyüz. Jylland-Posten gazetesi, Hz. Muhammed’in karikatürlerini yayınlayarak konuşma özgürlüğünü dikkatle ve karşı tarafı da düşünerek uygulama sorumluluğunu yerine getirmede başarısız olmuştur.

İster Müslümanlara, Yahudilere ve Hristiyanlara, ister toplumdaki diğer gruplara karşı yöneltilmiş olsun, ayrımcılık, önyargı ve ırkçılığın her türlüsünü kınıyorum. Bu nedenle son yıllarda Bazı Danimarka siyasi partilerinin ve medyanın takındığı düşmanca ve önyargılı ifade tarzını reddediyorum.

Bütün tarafların, düşüncelerini ve protestolarını saygıyla ve sakin bir tavır içinde gerçekleştirmelerini rica ediyorum. Bireylere ve mülklere yönelik saldırı ve tehditler hepimiz için durumu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramaz.

Dinlerin, etnik grupların ve çeşitli siyasal ve kültürel düşüncelerin, diyalog, hoşgörü ve karşılıklı saygı atmosferi içinde birlikte var olduğu bir dünya istiyorum.

Kendini böyle heterojen bir dünyanın ve insanlığın bir parçası olarak gören “farklı” bir Danimarka’nın var olduğunu göstermek istiyorum.

En içten hoşgörü ve saygı dileklerimle…


Şimdi buna da Müslümanların gazını almayı ve Danimarka’nın onlara göre nasıl da demokratik ve özgür bir ülke olduğunu göstermeyi hedefleyen bir “komplo” olarak bakan “teorici”ler olacaktır. Sanmıyorum, ama olsun; komplo bile olsa iyi bir komplo!

15 Şubat 2006 Çarşamba

| Opel, otostop ve...

Bu gibi durumlarda tepkisiz kalabildikleri için hanımlara özür dileyerek teessüflerimi bildiriyorum. Opel'in Corsa Silverline reklamını yazacağım.

Hanımların büyük çoğunluğunun bugünlerde "fındık" almaktan imtina ettiklerini duyuyor ve çevremden gözlemliyorum. Peki Atlas Jet'le yolculuk yapıyorlar mı? Opel Corsa Silverline hakkında ne düşünüyorlar?

Şahin Tekgündüz, çok öfkelendiği ya da kendini yetkili ve yetkin hissettiği bir anda, Ortak Defter'de "Gel de öfkelenme..." başlıklı bir yazı kaleme alarak Atlas Jet ve Derby Samurai reklamlarıyla ilgili "feveran"larını dile getirmiş. Silverline'ı nasıl atlamış şaşırdım. Ben, ona göre daha soğukkanlı olabildiğimi düşünüyorum, ama bu reklam beni bile feveran ettirmeye yetti.


Otostopçu bir hanım... 80 model olduğu anlaşılan bir otomobili durduruyor ve biniyor. Kısa bir süre sonra bu nazik beye "Çabuk durdur arabayı... Durdur!" diye avazı çıktığınca bağırmaya başlıyor. Meğer yolda bir Opel Corsa Silverline görmüş, iniyor ve ona biniyor. Hikaye bu kadar...

Filmle ilgili Reklamlar TV'den bir yorum:

İki araba arasında tercih yapılması konusunu anlıyorum, ama bu kadarını hiç beklemiyordum. Öncelikle, ikisi arasında tercih yapılacak arabaların aralarında sınıflarından modellerine kadar dağlar kadar fark var. Ne yani, Opel Corsa'yı ancak 70 model, eski, toz toprak içindeki bir sedan arabaya mı tercih edeceğiz? Acaba "kızın ilk bindiği araba biraz daha yeni olsaydı Opel Corsa'yı seçmezdi" diye mi korkmuşlar:) Bir başka konu da, kızın arkadaki arabayı gördükten sonra bu kadar istekli bir şekilde ilk arabadan inmek istemesi. Bana haddinden fazla abartılı geldi. Arkadaki araba ne kadar güzel olursa olsun, "otostopçu etiği"ne aykırı davrandığını düşünüyorum. Biz de otostop çektik zamanında, ama arabayı beğenmeyip indiğimiz olmadı hiç:) Demek ki bu kızımız biraz acemi. Ya da haddinden fazla tecrübeli :)

Arkadaş çok nazik bir yorum yapmış, bana göre... Bu ne kabalık, bu ne ahlaksızlık, bu ne histeri böyle? Bundan markaya ne gibi bir değer izafe edilebileceğini, kim, nasıl düşünebiliyor? Anlamıyorum. Kimse bana "N'olucek canım, film işte... Türk tüketicisinin zekası bunun bir espriden ibaret olduğunu anlayacak kapasitede değil mi?" falan demesin. Şimdi markayı hatırlamıyorum, düşmek üzere olan boyacıya yardımcı olmak yerine, düşeceği yerden otomobilini kaçıran hanımı konu alan bir reklam filmi vardı da, hakkında buna benzer yorumlar yapılmıştı.


Tepkimi anlamanız için filmden iki kareyi daha büyük veriyorum: Birinci kare kadının o nazik beyefendiye "Çabuk durdur şu arabayı, durdur!" diye bağırışını ve akıl almaz kabalığını, ikinci kare ise Opel Corsa Silverline'a oturduktan sonraki mutlu yüz ifadesini gösteriyor.


Son zamanlarda bunun gibi asgari nezaket kurallarına aykırı ve marjinal davranışların, küfür ve ahlaksızlıkların prim yapacağı inancı mı yaygınlaşıyor ne? Şimdi diyeceksiniz ki "Sana ne? Sen ahlak bekçisi misin?" Doğru, bana ne? Ahlak bekçisi falan da değilim. Benim demek istediğim yalnızca şu: Eğer iletişimde en az estetik kadar etik konusunda da hassasiyet göstermezseniz yalnızca sorumlu olduğunuz markaya zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda mesleğinizin itibarını da ayaklar altına alırsınız.


Bu küçük otomobillere daha çok hanımlar ilgi gösteriyor değil mi? Gerçi Gıdasa'nın çay danışmanı, bizim Muharrem Uzunkavak da markasını şimdi hatırlamadığım böyle minik otomobillerden birini kullanıyor. Uzunkavak dediysem, soyadıyla çok uyumlu bir adamdır. Otomobilinden indiğinde, sanki ayakkabısını çıkarmış da eve giriyor gibi bir görüntü yansır. Bu filmin hedef kitlesi kimdir, tam bilmiyorum. Kadınlara mesajı çok basit: "Silverline'a dayanamaz, onun için her şeyinizi verebilirsiniz." Peki filmimizi izleyen erkeklerde ne gibi bir davranış değişikliği bekliyoruz? "Lan Sülü, bi'tane bu aletten alsak yoldaki bütün otostopçu karıları toplarız oolum!" Bunlardan size müşteri olur mu dersiniz?

Araştırmanın falan rağbet görmediği bir ortamda, bunun gibi yalnızca dikkat çeken ve konuşturan yaklaşımların, işe yaramadığı anlaşılıncaya kadar "pazarlama iletişimi" kapsamında değerlendirildiğini düşündüğünüzde bozucu katkısını daha iyi kavrarsınız.

Kadınlar... Vallahi kendi haklarını kendileri korusunlar. Ben destek vermeye devam ederim.


Edit [ 18 ŞUBAT 2006 ]

Söylediklerimin sonuna kadar arkasında olmakla birlikte, bu reklam karşısında soğukkanlılığımı yitirdiğimi ve biraz fevri davrandığımı düşünüyorum. Kendime daha fazla yakıştıramadığım için eski başlığı değiştirdim.

Edit [ 19 ŞUBAT 2006 ]

Ali Saydam da, 19 Şubat tarihli Sabah gazetesinde bu filmle ilgili bir yazı yazdı. Buraya alıyorum:

Racona ters reklam

Kadın kendisine iyilik yapan erkeği daha iyi bir araba için terk eder mi? Oralarda edermiş demek ki... Ama bizde böyle şeyler 'raconu bozar'. Yani kültür ve değerlerimize uymaz. Bizim kadınımız bir araba için erkeğini satmaz. Satanları da sevmez. Opel umarız bu kez Avrupa'dan ithal reklamlara Türkçe metin yazıp televizyonlara salmanın pek de hayırlı bir iş olmadığını anlamıştır. Çünkü cânım Opel markası, bu tür hataları hak etmiyor. Ekonomik olsun diye yerli yapıma değil, ithal reklama yönelmenin bedeli ağır olabilir.
Coca Cola'nın sokağa atacak çok mu parası var ki, en duygusal yerli reklamlara ağırlık veriyor?
Hele kadının Opel Corsa yüzünden terk ettiği arabada bir davranışı var ki, hiç yenir yutulur gibi değil. Diyeceksiniz ki, absürd bu... Absürd de bir ifade biçimidir ve reklamda oldukça sık kullanılır. Doğru. GİTT diye bir otomobil, Po-Man diye bir kahraman olamaz. Ama Po-Man sırf absürd olsun diye bir vefasızlık veya alçaklık yaparsa, o zaman külahları değişiriz.

14 Şubat 2006 Salı

| Eski albümlerden kalbime düşen kor...

selim tuncerGeçtiğimiz günlerde Ankara'da eski dostlarla bir araya geldik. Önde, ortada oturan üniversiteden hocam Sedat Yaşayan... Hani “Araba üzerine gerilerek içine saman ya da tahıl doldurulan büyük kıl çuval.” gibi kare bulmaca sorularıyla bizi “kıl” eden, Cumhuriyet gazetesi ve eklerinin tüm kare bulmacalarını hazırlayan adam... “Doğuştan iyi” adamlar vardır, ne yapsan bozamazsın... Öyle biridir Sedat Hoca.

selim tuncerSene 80... Eski dostlar... (Üst sıra, soldan sağa) Abbas Tornacı (Şu anda nerdedir, nicedir bilmiyorum. Nerdesin Abbas?), Hasan Ballıktaş (Ankara Sanat Tiyatrosu, Yönetmen-Oyuncu), Muhittin Yılmaz (Konya İl Milli Eğitim Müd. Yrd.), (Orta sıra, soldan sağa) Nesrin Kürklü (Ereğli Lisesi Edebiyat Öğretmeni), Meral Konrad (Biliyorsunuz.), (Alt sıra, soldan sağa) CananYıldırım (Nerelerdedir, bilemiyorum.), ben (Buradayım.), Gülen Temur (Eğitimci, Ankara'da).

selim tuncerSene 84... Özdemir İnce, ortadaki beyi çıkaramadım. Ankara’da bir açılış... Özdemir İnce, genç şairlerle birlikte olmayı, onlarla sohbet etmeyi severdi; Ahmet Erhan, Haydar Ergülen, Adnan Azar, Akif Kurtulmuş... Ahmet Erhan ve Özdemir İnce’yle keyifli gece yarısı sohbetlerini, hatta birkaç şirin macerayı hatırlıyorum.

İçime düşen kor...Görüştüğüm eski dostlar, eski albümlerden bazı fotoğraflar isteyince, belki de yıllardır elimi sürmediğim yıpranmış fotoğraf kartlarını karıştırmaya başladığımda çıkardım bunları... Birkaç fotoğrafı buraya almama neden olan bu son fotoğraf oldu. En solda, yüzünün yarısı görünen, Sıvas’ta Madımak Oteli’nin ateşleri arasında yitirdiğimiz rahmetli Behçet Aysan...

Yine 80’li yılların başları... (Soldan sağa) Behçet Aysan, ben, Muhittin Yılmaz, Bilal İlhan, Ahmet Erhan, iki beyi tanıyamadım, Ali Püsküllüoğlu...

87’den sonra ayrı şehirlerde olduk. Bir dostun, elim bir gazete haberi olarak insanın önüne düşmesi tarif edilmez bir acıdır. Yalnızca bir şair değil, ülkesi için düşünen, ıstırap çeken bir aydındı Behçet Aysan. Şablonlara itibar etmez, beyin duvarlarını çatlatırcasına düşünürdü. Sakin yaratılışlıydı, ama anlatırken heyecanını gizlemezdi. “Doğuştan iyi” adamlardandı. İyiydi. Gittiği yerde de “iyi”lerin arasında olduğuna inanıyorum.

Ankara’da doğdu. Sıvas’ta, “başka bir şehirde” öldü. Madımak’ta... 12 Mart’ta ve öncesinde ara verdiği tıp öğrenimini sonraları tamamlayarak psikiyatrist oldu. Ankara, Yenişehir’de doktordu. İlk şiirleri 79’da dergilerdeydi. İlk kitabı “Karşı Gece” 83’te yayımlandı. Bireyin ve toplumun yaşamından kısa, etkili görüntüler veren şiirleri, Aysan’ın ölümünden sonra “Düello”da bir araya getirildi. Şiir Kitapları: Karşı Gece (1983), Sesler ve Küller (1984), Eylül (1988), Deniz Feneri (1987), Düello (1993-).

Ve ondan bir şiir, “başka bir şehirde öleceğini” haber veren:

Beyaz Bir Gemidir Ölüm

sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde olurum

kötü geçen bir güzü
ve umutsuz bir aşkı anlatan

rüzgarla savrulan
kâğıt parçalarına
yazılmış

dağıtılmamış
bildiriler gibi

uzun bir yolculuğa hazırlanan
yalnız bir yolculuğa.

çünkü beyaz bir gemidir ölüm.

siyah denizlerin hep
çağırdığı
batık bir gemi
sönmüş yıldızlar gibidir

yitik adreslere benzer
ölüm
yanık otlar gibi.

sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde ölürüm.

| Pazar, muhaveredir

Tamam, “eski” oldu. Muhavere, iki kişinin karşılıklı konuşması anlamına gelir. Belki “sohbet” ya da “diyalog” da olabilir. Bu da eski olacak, ama “muhabbet” de diyebiliriz. Hatta daha da uygun düşer. “Pazar(lar), muhaveredir.” cümlesinin İngilizcesi de Markets are conversations.”

13 Şubat 2006 Pazartesi

| Kurtlar Çorbası

Sanki diğerleri gayri ticariymiş gibi “ticari sinema” diye bir tanımlama vardır, ama bu tanımlamanın, bazı filmleri kategorize etmek açısından yine de işe yaradığını düşünebiliriz. Konuya buradan bakınca pek sorun yok. Pazarda bir “talep” var, ve bu talebi çok başarılı bir biçimde değerlendiren bir “arz”.

Kurtlar Vadisi ile ilgili olarak bir şeyler söylemek gerekir. Herkes söylüyor da ben niye söylemeyeyim ki? Diziyi bölük pörçük izledim, belki "gözledim" demek daha doğru olur. Filmi de bugün gördüm.


Çok şey söyleniyor; yapımcıların mafya-tarikat bağlantılarından çeşitli komplo teorilerine, cinayetleri meşrulaştırdığından milliyetçi şövenizm suçlamalarına, derin devlet ilişkilerinden bazı mihraklar adına hareket edildiği iddialarına kadar çok şey… Filmin, “gaz alma operasyonu” olarak ABD’nin amaçlarına hizmet ettiğini, hatta ABD'nin finanse ettiğini bile söyleyenler oldu. Bunların önemli bir kısmı kanıt gerektiren iddialar. Öyle olmasa bile bu konularla ilgili söyleyebilecek çok şeyim yok.

Meselenin “ticari” tarafına bakalım. Kabul etmek gerekir ki, Kurtlar Vadisi ekibinin yaptığı en başarılı şey, satılabileceğini düşündükleri tüm değerleri bu “çuval”a doldurup “arz” etmeleri… Bu nedenle “Kurtlar Çorbası” diyorum.


Asıl konuya geçmeden “Kurtlar Vadisi Irak”la ilgili olarak birkaç kelam edeyim.

Bunun gibi “tutmuş dizi” sonrası kadayıfın kaymağı kabilinden yapılan filmler nedense pek başarılı olmuyor. Bu film de, ticari başarısını bir tarafa koyarsak öyle… Bilmem kaç bölüm sürmüş dizide, etrafında dolaşılan temanın tüm değerlerinin tüketilmiş olmasından mıdır, yoksa başka nedenlerle midir, bilmem. Zaten "Kurtlar Vadisi Irak", diziden bazı yönlerden de uzaklaşıyor.

Ekşi Sözlük’ten bir entry:

“Yoğun beklentiyle gidildiğinde insanın boynunu sola büken , bölgedeki çetrefili bi’nebze idrak ettirmeye çalışıp yoğun mesaj içeriğiyle insanı her kareden bi’ders çıkarmaya iten, senaryoda kopuklukları olmasına rağmen vatan, millet, sakarya temasını başarıyla işleyebilmiş yapıttır. Lakin dizinin devamı niteliğinde değildir. Zira Polat Alemdar “zıplayan fasuyle” gibi ordan oraya atlayarak benim diyen atlete taş çıkarmıştır. Helal olsundur. Gidilip görülesidir.”

Bir başkası:

“Filmin başında Polat Alemdar ve ekibi, o Kürtler’i neden öldürdü? Yani şart mıdır? Bu bir katliam değil midir? Kadiri tarikatının reklamının yapılması şart mıdır? Amerikalılar’ın abartı, kötü doktorun da İsrailli olması şart mıdır? Doktor mesela Macar olamaz mı? Hangi Amerikalı yetkili Türkmen liderini odasına çağırıp temizleyebilir? Polat Alemdar başa çuval geçirmek için Irak 'a gidiyor. Beceremeyince de adamı patlatarak öldürmeye karar veriyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?”


Film, “action” kategorisinde Türk sinemasının Hollywood destekli “primitif” bir örneği olarak görülebilir. Devamı gelecektir. Düğün baskını, pazaryerindeki canlı bomba infilakı ve final, filmin maliyetini yükselten sahneler olarak göz dolduruyor.

Çok fazla mantık, kurgu ve devamlılık sorunu var. İzleme keyfini kaçıracak, hatta çıldırtacak kadar…

TV haberlerinin dramatize edilmiş halleri olarak filme kolaj anlayışıyla serpiştirilen El-Gureyb Hapishanesi işkenceleri, Amerikan askerlerinin kola içer gibi Iraklı öldürmeleri ve ev baskınları gibi sahneler “Amerika’ya hınç besletme” adına bence etkileyici… Bu olayların “haber” olmaktan çıkıp “ete kemiğe” bürünmeleri belli bir işlev icra ediyor.

Oyuncular, Polat Alemdar dışında vasatın üstünde bir performans sergiliyorlar. Polat Alemdar’a (Gerçek adı Necati Şaşmaz mıydı?) gelince… Tabii ki her insan bir değerdir, iyi yapacağı işler olabilir. Ancak oyunculuk en son işi olmalı. Kendisi bilir, ama bu meslekte ısrar ederse Pana Film’in kadrolu oyuncusu olarak belki bir iki projede daha yer alabilir. Ancak insanın şansı her zaman yaver gitmeyebilir.

Film, bir anti-Amerikancı ruh pompalıyor mu? Evet! Peki Amerika, uyguladığı politikalarla bunu fazlasıyla hak ediyor mu? Evet!


Asıl konumuza, yani Kurtlar Çorbası konusuna geçelim ve "satışa sunulan değerler"in bir bölümüne göz atalım:

Kürt düşmanlığı

Kurtlar Vadisi, Kürt düşmanı mı? Film öyle başlıyor. Ama Kürtler de müşteri… Şöyle bir diyalog kurtarabilir:

Memati: Hep bu Kürtler yüzünden...
Abdülhey: Abi ne diyorsun? Ben de Kürt’üm.
Memati: Sen başkasın Abdülhey.
Abdülhey: Abi hep böyle başlıyor işte.

Anti-Amerikancılık, ama… Hem nalına, hem mıhına!

Çuvalın öcü alınacak, bu tamam… Satar. Ama diğer taraftan da bir yumruk atalım. Bu da satabilir. Sam şöyle bir Türkiye eleştirisi yapsın, Polat Alemdar da karşısında salak saçması bir cevap versin mi?

“Dün komünizmden kurtarın bizi diye ağlıyordunuz. Para verdik. Silahlarınızı biz verdik. Donunuzun ipliğine kadar biz verdik. Bunları alırken grurunuz kırılmadı da başınıza çuval geçirince mi kırıldı?”

Tarikat, şeyh…

Bazı tarikatler iyidir. Türkiye coğrafyasının dışında olunca daha da iyidir.

İslam

Bazı dini gerçekleri vaaz ya da nasihat şeklinde verelim. İslamcıların da hoşuna gider. Meclis Başkanı ve Başbakan da övgü dolu sözler söyler.

Milliyetçilik

Her zaman satar. Ergenekon, Manas Destanı, Boğaç Han falan gibi çok eskilerde kalmış değerler aynı etkiyi sağlayamayacağı için dini motiflerle desteklenmesi gerekir. Milliyetçiliğin meşruiyetini sağlayan İslam, pek de dindar takılmamanın gerekçesini oluşturan da milliyetçiliktir. Vaziyeti idare ediyoruz işte!

Mafya

Mafya zalime zulmeder, mazlumunsa dostudur. Kanun tanımazlığının meşru temelini bu oluşturur. Kötü mafya da vardır, ama iyi mafya onu alt eder.

Küresel karanlık örgütlenmeler

Sağda solda konuşulan, komplo teorileri kitaplarında yer alan bazı bilgileri de okültik malzemelerle birlikte boca edersek müşteri küçük dilini yutar ve “Vay be! Dünyada neler oluyor.” der.

Derin devlet

Bunun da iyisi kötüsü vardır. İyisi satılabilir. Doğu Paşa iyidir, ama Batı Paşa olmaz!

Derin devletin adamları

İyi derin devletin adamları da iyidir. Kötü derin devletin adamları vahşidir.

Sufilik

Sufiliği temsil eden, hikmetli sözler söyleyen, geleneksel ebru sanatıyla falan uğraşan nur yüzlü bir amca iyi satar.

Türküler, dini müzik...

Halkın genlerine işlemiş, bir oradan bir buradan halk türkülerinin de müşterisi çoktur. Dini müzikten esinlenmeler, ney falan da fena satmaz.

Okkalı laflar

Örneğin Kemal Tahir’den atasözlerine kadar "İki kişinin bildiği sır değildir.", "Sonunu düşünen kahraman olamaz.", "İntikam soğuk yenildiğinde lezzetli aştır.", "Rüzgar ne kadar sert eserse essin kayadan alıp götüreceği tozdur." gibi satışı olabilecek tüm okkalı laflar diziye serpiştirilsin.

Etkileyici siyasi analizler

Sağda solda konuşulan, ancak kimi zaman ciddiyeti tartışıldığı, kimi zaman da kırmızı çizgilerin arkasında kaldığı için pek yazılmayan Türkiye, bölge ve dünyayla ilgili siyasi analizler "ifşa" yaklaşımıyla aktarılırsa hem itibarımız artar hem de müşterimizin kalitesi...

Liste uzatılabilir. Diyeceğim şu: Kurtlar Vadisi’nin başarısı “çorba” olmasından kaynaklanıyor. Halkın damak tadına uygun bir çorba… Bizim damak tadımıza uymuyorsa, tabii ki eleştirelim. Ama bunu anlayalım. Ve bir “para kazanma” operasyonunu yücelterek ona farklı anlamlar yüklemeyelim. Adamlar, şimdiye kadar yüzüne pek bakılmayan “değerleri” oradan buradan cımbızlayarak zekice satışa sunuyor. Benim baktığım yerden de olay bu kadar yalın görünüyor. Ayrıca, hangi değerlerin “para” edip hangilerinin etmediği de bu kısa listeden belli oluyor. Susurluk'la birlikte karanlık ilişkilerin beli kırıldı derken, gördüğünüz gibi bu ilişkiler nasıl da "değerli bir meta" olarak satılabiliyor. Kimi suçlayalım, "satan"ı mı, "alan"ı mı, yoksa her ikisini mi?


Milliyetçilik kuramları biraz karmaşıktır. Kimi düşünürler milliyetçiliğin icat edildiğini, kimi keşfedildiğini, kimi ise hayal edildiğini söyler. Kapitalizmin, pazarları standardize etmek için ulus ve ulus devletler yaratma çabası sonuçlarının, aynı zamanda milliyetçi ideoloji ve hamasetin doğuşunu sağladığını söyleyenler de var. Her ne olursa olsun, milliyetçi değer ve duygulanımlar, tek başına insana dışarıdan empoze edilebilir şeyler değil; ama tabii ki harekete geçirilebilir.

Yani bana göre, bu olayda ne bir icat ne de bir hayal söz konusu... Tamamen keşif.

İşin başı ve sonu satış... Bunun böyle olması, elbette hiç kimseyi etik ve entelektüel sorumluluğa davet etmemizi engellemez. O başka.

Sadece anlayalım. Özellikle pazarlama ve reklam erbabının buna kafa yorması gerekir. Suçlamalarla geçiştirilemez.

Edit [ 19 ŞUBAT 2006 ]

Ali Saydam da, 19 Şubat 2006 tarihli sabah gazetesinde konuyla ilgili bir yazı yazdı. Buraya alıyorum:

Deşifre için tadımlık 3 tüyo!

Haftalarca, günde ortalama 6 saat 'Kurtlar Vadisi' CD'lerini izledim ve içindeki iletişim kilidini çözdüm; diziyi deşifre ettim dedim ya... Aldığım epostanın haddi hesabı yok. Acaba nasıl deşifre etmişim diziyi? Ben de onlara "Tembellik yok. Siz de izleyin. Sonra tartışalım" diye yanıt veriyordum. Çünkü gördüm ki, bir tek bölümünü bile izlemeden fikir sahibi olmak isteyenlerin haddi hesabı yok.
Yine de bugün üç kilit noktaya değinmeden duramadım. Tadımlık... Birincisi dizide yer alan 'öz deyişler'. Bunların seçimindeki bütünlük. Halkın özlem ve değerlerini bire bir yansıtması. Kemal Tahir'den Şeyh Şamil'e, Mevlana'dan Osman Pamukoğlu'na...
İkinci kilit nokta ise pekçok kişinin gözünden kaçan iki 'kahraman': Ömer Baba ve Deli Hikmet. Ömer Baba kamu vicdanını simgeliyor; Deli Hikmet kamu oyunu... Ömer Baba halkımızın ruhuna sesleniyor; Deli Hikmet aklına...
Gelelim üçüncü kilit noktaya: Orada önceleri Aslan Bey vardı. Sonraları Doğu Bey. Onlar da 'Kerim Devlet' ile ilgili içimizdeki derin izlere ve taleplere sesleniyorlar.
Dördüncü nokta, Konsey. Kötünün simgesi...
Alın bu dört ayağı, bakın diziden ne kalıyor geriye.
Peki Polat neremize sesleniyor?... O da ileride. Dedik ya, tembellik yok!


OKUMA PARÇALARI:
Vadinin Omurgasız Türkleri | Şahin Tekgündüz
Kurtlar Vadisi ve Pazarlama | Mustafa Zeyrek